1 Mayıs 2025 Perşembe
Mustafa Kemal'in Öğretmenlere Hitabı (KÜTAHYA LİSESİ - 24 MART 1923)
Atatürk\'ün Öğretmenlere Hitabı
(KÜTAHYA LİSESİ - 24 MART 1923)"Muallime hanımlar ve muallim efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.
Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.
Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.
Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.
Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.
Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.
Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk\'a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.
Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.
Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.
Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.\" Mustafa Kemal 24 Mart 1923
26 Nisan 2025 Cumartesi
EKMEĞİN KARNEYE BAĞLANMASI HALKÇI BİR UYGULAMAYDI
Yaşadığımız tarih:
Karne meselesi yine gündemde o günleri yaşamayanlar karne meselesi halka karşı bir uygulamaymış gibi üfürüp üfürüp karneye atıf yapıp duruyorlar. Ama karneyi uygulayan partinin şimdiki yöneticileri de bir türlü asıl söylenmesi gerekenleri halka söylemiyorlar. Olay şudur;
2. Dünya savaşı sırasında ekmeğin karneye bağlanması bir yönetme becerisidir. Halka sahip çıkma duruşudur. Şöyleki; o yıllarda İsdmet paşa partinin başındadır. Ama chp içerisinde mütegallibe iyice ağırlıktadır. Mütegallibe ile yol inşaatında çalışan amele her ikisi de kişi sayısına göre fırından aynı oranda ekmek almak zorunda kalınca, durumdan memnun olmayan mütegallibenin söylemi galebe çaldı. O günün koşullarında eğer ekmek karneye bağlanmasaydı. Mütegallibe her koşulda ekmeği israf derecesinde edinirken, halk ve özellikle kentlerdeki topraksız emeği ile geçinen aileler ekmeğe ulaşmakta çok zorlanacaklar ve hatta açlıktan ölümler bile olabilme olasılığı öngörülüyordu. İşte bu karne meselesi aslında halkçı bir uygulamaydı. Ama uygulama mütegallibenin kötülemesi nedeniyle halka halkçı bakış açısıyla anlatılamadı. Maalesef halkçı bir uygulama halka karşı bir uygulamaymış gibi iz bıraktı. Algı o şekilde oluştu. Halende daha konu doğru dürüst anlatamamaktadır.
Sabah sabah yine birileri karne deyince tarihe karşı görev deyip yazmak zorunluluğu ortaya çıktı. Hörmetler. Hyetgin
Bir ANIM
İlkokula başladığım yıldı. Tüm aile Nenem Dedem, Satılmış amcam, Süleyman amcam ve biz herkes Köydeki eski evdeydik. Nenem çok kolay Araç'a gitmezdi. Ne hal ise o hafta Araç'a gitmiş.İplikçi Ahmet efendi de dedemin asker arkadaşıydı. Dedem de cuma günleri genelde onun dükkanında otururdu. Rahmetli ninemde oradaymış. Bir konu olmuş, iş İsmet paşaya gelmiş. Paşa o zaman sağ ve Chpnin başkanı aslında iplikçilerde chplidirler. Ama orada olanlar arasında i konu bu karne meselesine gelmiş. Oradakiler Paşa'yı ağır eleştirmişler. Nenem de etkilenmiş. Akşam bizim köydeki yıkılan Bozoklu Numan'nın yaptırdığı bilinen evde büyük ocak başılı odaya toplanır orada yemek yenir sonra herkes odasına çekilirdi. İşte öyle bir yemek sırasında Nenem, dedeme hitaben, " Molla Şükrü bize hep altı ok, beş barnak deyip duruyorsun.Baksana Senin sağır ekmeği karneynen dağıtmış" dedi. Dedem elinden kaşığı sofraya attı. "Haaah dedi. Konuşmaya haah diyerek başlardı "Gadun, Sen kaç kere karneynen ekmek aldın" dedi. Nenem ben karneynen ekmek almadım. Şükür ekdük ambara koyduk. Devletede vedük gendümüzde yedük" dedi. Dedem de gız ekmek karneyle verilmeseydi. Araç bazarının yarısı dilenmeye çıkardı. Sen ne bakıyan elin lafına deyince ninem de "öğğ hakkat öyle bee. Niye böyle anatmazlarıki utanma diye bişey de galmamış gayrı "dedi. Bu diyalog Bende iz bırakmış. olmalı ki chp nin ekmeği karneye bağlanmasını hep halk ekmeksiz kalmadı ama şeklinde savunmuşumdur. Sabah sabah karne denildi yine. hyetgin
18 Nisan 2025 Cuma
OKUNAN BİR KİTABIN ETKİSİNİ ARTIRMAK
Herkes okuduğu her kitabı ailesiyle veya çevresindeki birileriyle " kitap kahramanlarını, olay örüntüsünü, yazarın bakış açısını KİTAPTA ADI GEÇEN KAHRAMANLARI VE onların kişilik özelliklerini birlikte konuşarak değerlendirmelidir" ki okunanlar insanda daha etkili ve kalıcı değişim/dönüşüm sağlasın. Bu önerimi bir yere not ediniz. hyetgin
13 Ocak 2025 Pazartesi
ATATÜRK TAKVİMİ GÜN GÜN ATATÜRK'ÜN YAŞADIKLARI
GÜN GÜN ATATÜRK'ÜN YAŞADIKLARI
Herhangi bir tarihin üzerine tıkla. O tarihte Atatürk neler yaşamış göreceksin.
23 Aralık 2024 Pazartesi
BAZAN KUSUR BİZDE DE OLABİLİR
KUSUR BİZDE DE OLABİLİR
Adamın birisi karısının iyi işitmediğinden yakınıp duruyormuş. Bir doktora danışmış. Doktor adama
- Eve git. eşine önce 40 m.den " akşama ne yemek pişirdin ?" diye sor. Cevap alamazsan 30m.den " akşama ne yemek pişirdin ?" diye sor. Yine cevap alamazsan, 10m. den " akşama ne yemek pişirdin ?" diye sor. Cevap aldığın yere kadar soruyu tekrarla demiş. Adam koşarak eve gelmiş. Bakmış eşi mutfakta, mutfağa 40m. uzaklıktan eşine:
- " Karıcığım akşama ne yemek pişiriyorsun?" demiş. cevap yok. 30m.den
- " Karıcığım akşama ne yemek pişiriyorsun?" demiş. cevap yok. 20 m.den
- " Karıcığım akşama ne yemek pişiriyorsun?" demiş. cevap yok. 10m. den
- " Karıcığım akşama ne yemek pişiriyorsun?" demiş. cevap yok. derken karısının yanına kadar varmış ve aynı tonda;
-" Karıcığım akşama ne yemek pişiriyorsun?" deyince ... Karısı,
- "Hayatım beş keredir aynı soruyu soruyorsun beş keredirde akşama tavuk ve pilav pişirdim diyorum. Demiş. Bazan kusur kendimizde de olabilir. Bu seçeneği hiç dışlamayalım. hyetgin
13 Kasım 2024 Çarşamba
7 Kasım 2024 Perşembe
ALEVİ CANLANDIRALIM IŞIĞI PARLATALIM
ALEVİ CANLANDIRALIM IŞIĞI PARLATALIM
Kayyumları
duyunca daha önce yazdığım bir yazımı güncelleme gereği duydum. Karartmaya
çalışanlar hep olacaktır. Biz parlatanlar tarafında olmalıyız. Ateşi parlak
tutanlara selam olsun.
Adamın biri hiç aksatmadan sürekli
olarak bir grubunun toplantılarına katılıyordu. Kimseye haber vermeden
toplantılara katılmaz oldu. Üç beş hafta sonra gruptan bir arkadaşı bir akşam
çat kapı onu ziyarete gitti. Arkadaşını
tek başına ve yanmakta olan ateşli bir ocağın karşısında oturur buldu. Ev
sahibi arkadaşını kabul etti. Huzurlu ve sessiz bir atmosfer vardı. Her ikisi
de ocakta yanmakta olan odunu seyre daldılar. Alevleri, dumanı, isi, pası
seyrediyorlardı. Birkaç dakika sessizlikten sonra gelen konuk, ocakta yanmakta olan
odunların en güzel, en parlak ışığı saçanı seçti ve maşa ile onu ocağın
kenarına aldı. Sonra yerine oturdu. Ev sahibi sessizce olanı biteni izliyordu.
Az bir süre sonra o yanmakta olan güzel ve parlak alevli odun yavaş yavaş
alevini yitirdi ve söndü. Ateşi kalmadı.
Önceden ısı ve ışık saçan nesne kara bir eysiye dönmüştü. Konuk
geldiğinden beri aralarında çok az konuşma geçmişti. Gelen arkadaş gitmeye
hazırlanmadan önce o sönmüş, eysileşmiş odun parçasını maşa yardımı ile yeniden
yanmakta olan ateşin ortasına koydu. Odun yeniden alevlendi. Ateşi hemen
yeniden canlandı. Etrafındaki diğer ateşlerin yardımı ile hızla tutuşarak
tekrar yanmaya başladı.
Konuk
gitmek için ayağa kalktı, ocak başındaki arkadaşına önce akıl olmak üzere sağlıkla
kal, derken… Ev sahibi “Ziyaretinden ve bana ocakla anlattığın güzel dersten
çok etkilendim, sağ ol. Yakında döneceğim.” dedi.
Örgütler
tür ve cinsleri ne olursa olsun hayatımızda önemlidir. İnsan var olduğu günden
bu yana da önemli olmuştur. Aileler de birer örgütlenmedir. Çok basit gibi
gelir ama aileye her yeni katılan üye, diğerlerinden ısı ve ateş alır. Hem
kendi enerjisi artar hem grubun gücünü artırır.
Örgütün üyeleri de ateşin parçalarıdır. Ateşi azaltmak değil çoğaltmak
gerekir ancak kendi ışığımızı da o şekilde çoğaltabiliriz. Aileden başlayarak
tüm örgütlerde öncelikle kendi aramızdaki bağı, birliği ve güveni artırmalıyız.
Gelen eleştirileri yargılamadan anlamaya çalışmalıyız ama bu husus Türkiye toplumunda
çok zordur. Çünkü sıradan insanlar hep yaşadıklarını yaşatırlar. Evde şiddetin,
okulda şiddetin, çocuğa şiddetin, kadına şiddetin, hayvana şiddetin, halka
şiddetin önemli nedeni budur. Herkesten de bunun farkında olmasını
bekleyemezsiniz. Çünkü şiddet ve mobbing bir hastalığın da yansımasıdır. Gelene
tafra, bana itaat etmeyene yafta etki alanımızı da saygınlığımızı da güvenimizi
de sıfıra müncer eder. Bitirir ağam, bitirir. Etki alanımızı güçlendirmenin
yolu önce birlik noktalarımızı öne çıkarmaktan geçer. Anlamaya çalışmaktan
geçer. Üyelerin örgüte zarar vermeyecek hassasiyetlerine hürmet etmekten geçer
ki o zaman etki alanımız gerçekten genişler ve süreklilik kazanır. Sonra
katılımlar çoğalır. Sonra giderek yığınsallaşma başlar. TÖS dönemlerine herkes
iyi bakmalı. Bir ilçeye bir öğretmen geldiğinde ilk karşılayan TÖS üyeleri
olurdu. Sadece ad-soyadı sorulur ihtiyaçlarının giderilmesine odaklanılırdı.
Önderlik de böyle yönlendirirdi.
1968’lerdeki,
1975’lerdeki kitlesel eylemlerdeki nicelik ile bugünü karşılaştırdığımızda
bugün çok gerilere düştüğümüz açıktır. 1969 büyük öğretmen boykotuna katılım
sayısına bir daha ulaşılamamıştır. Görülen odur ki hayal bile edilemez duruma
gelinmiştir. Fakir Baykurt, Ali Bozkurt’un yönetim anlayışları olumlu
örneklerimizdir. Tüm örgütlerin özellikle de öğretmen örgütlerinin bu iki
başkan dönemini iyi incelemeleri gerekir. Timur, savaşacağı ülkeyi önce
yalnızlaştırarak işe başlardı. Ülkesi ve halkı için savaşırdı. O nedenle büyük
komutan sayılır. Emperyalistler ve egemenler ise bu taktiği halka ve halk
örgütlerine onları güçsüzleştirmek amacı için kullanırlar ve o nedenle
alçaktırlar.
Ateşi, ateş
içinde saklayalım. Aykırı gelen düşünceler, eleştiriler ve yanlış anlaşılmalar
bazen bizi üzebilir. Bunları dostça soru ve cevaplarla iletişirsek aşabiliriz. Konuşabilmek
çok önemli bir insan özelliğidir. Bunu başaran aileler güçlüdür. Örgütler de
öyle. Öğrenelim, fikirlerimizi paylaşalım. Önce anlamaya çalışalım. Yargılamayı herkes yapıyor.
Anlaşıldığını hissetmeyen hiç kimse yanındakinin yarasına merhem olamaz. Anlaşıldığını düşünmeyen hiç kimse kendisini
anlamaya çalışmayanın iyi gününe de kötü gününe de sevinç ve üzüntülerine de ortak
olmaz. Bilelim ki on binlerleyken tek başımıza yalnız değiliz. 12
Eylül’de bütün yurtsever, demokrat ve devrimci örgütler ağır yenilgi aldılar.
Bu yenilgiden öğretmen örgütleri de payını aldı. Yenilen örgütlerin
önderlikleri özellikle 12 Eylül’ü iyi değerlendiremediler. Yenildik deyip işin
içinden çıktılar. Örgütler kendi içlerinde dayanışma mekanizmaları
kuramamışlardı. Hayatın her alanında yargılama vardı. Örgütler de bunu dışında
değildi. Binlerce insan ve aileleri
sahipsiz kaldı. Deyim yerindeyse perişan durumdaydılar. Herkes küçük dükkânının
çıkarı ve önderliklerin ağız dolusu konuşabilmeleri için seferberdi. Diktatörlük
koşulları biraz yumuşamaya başlayınca bir şekilde içeriden çıkan yenilmiş örgüt
elemanlarında ne de örgütlerin önderlerinde heyecan kalmamıştı.
Bu heyecanın
tohumları güven duygusu ve dayanışma ruhudur.
Sorunlar
çığ gibi büyürken her köy, kent, fabrikalar, yakası beyaz, yakası mavi alandaki
halk kitleleri toparlanmaya, kitlelerle buluşmaya çalıştıkça büyüyen halk
hareketleri yenilmiş, bezmiş hatta korkmuş “yönetenler” basamağında kendilerini
bulan elamanlarca yönetilemez oldu. Her boya boyanmış da sıra fıstıkiye gelmiş
gibi dünyadan, hayattan, toplumdan, halktan, bilimden, ahlaktan kopuk şekilde
Mustafa Kemal’i değersizleştirme “teorilerini” yarıştırma cahilliği başladı.
Gericiler ve aydınlanma karşıtları yani yıllarca bu işin teorisini yapanlara
gıdım gıdım zehir zerk edenlere “Keşke Yunan
kazansaydı” diyenlere büyük fırsatlar sunuldu. Halk gerici ideolojinin kucağına
itilmiş oldu. Gerici ideoloji fakirliği kutsadıkça kutsadı. Bir lokma bir hırka
anlayışını tüm araçları kullanarak beyinlere kazıdı. Toplumun cahilleştirilmesi
amacının kilometre taşları döşendi. Bu arada halktan itirazlarda geliyordu ama
o yönlü dinamik hareketlerde “provakasyon olur” yaftası ile gün gün bizatihi bu
yönetemeyen ağalarca pasifize edildi. Yurt dışı kaçkınlarına söz bile
söylemiyorum. Gele gele geldik değirmene. Şimdi değirmen buğday değil duman
öğütüyor, duman! Ülkenin sahibi bir ağa, siyasi partilerin her birinin başında
kimi kallavi kimi züğürt hepsi birden ağa… Bari aileler temiz kalmalı derken… Demez
olaydık. Kalamadı. Cesur birkaç gazeteci sayesinde duyduğumuz Narin… Duyulmayan
binlerce “Aylin...” Narin’in okuluna giden, öğretmenleri ile dayanışma içinde
olduklarını oralarda açıklayan hiç öğretmen örgütü duydunuz mu? Ben duymadım.
Gidildi de ben duymadıysam biraz kabahat bendede var derim. Derim de bana duyuramamışlarsa
51 tevkifatında tutuklanan bir “komünistin”
karım bile bilmiyordu. Beni nasıl buldular, demesi gibi değerlendiririm. Küçük
mütevazi “sen”,” ben”, “bizim oğlan”, ”bizim
kız” örgütleri… Bari… Bari onlar temiz
kalmalı. Bizim ailede her biraz büyümüş erkek kişiye ağa diye hitap edilir.
Hiçbir amcama amca diyemedim. Hep adlarıyla ve sonuna ağa sözcüğünü ekleyerek
hitap etmek bir gelenekti. Şimdi iki üç bin kişilik mütevazi örgütlerin
üyesiyim. O sebeple yönetmeye çalışanlarıma sesleniyorum. Ey Ağalarım, bari bu
örgütleri temiz tutalım! Yenilmişliklerimizin öcünü sizlere inanmaya
çalışanlardan almayalım.
Birlikte omuz omuza durursak, birbirimizi
anlamaya çalışırsak birbirimize güç katarız. Hiçbir halka tek başına zincir değildir.
Amacımız zincir oluşturmaksa halkaları birleştirmek tek çaredir.
Yazdıklarım kişiselleştirilmesin ama sesim de hayatın ibriğinden damlayanlardır. Değilse dünya dönüyor. hyetgin 04.11.2024
6 Kasım 2024 Çarşamba
ÇUVALDAKİ FARELER TEORİSİ
"Çuvaldaki Fare Teorisi”
Hikâyenin Mısır’da
geçtiği anlatılır. Bir tarım mühendisi trene biner yanına da elinde çuval
köylü olduğu her halinden belli bir adam oturur. Tarım mühendisi;
köylünün elindeki çuvalı ayakları arasına aldığını ve arada bir de çuvalı ağzı
ile tabanından tutarak sallayıp ters çevirdiğini sonra tekrar
ayakları arasına koyduğunu ilgi ile izlemiş. Köylü bu hareketini her
dokuz on dakikada bir tekrar edip duruyormuş. Bu durum yolculukları
boyunca devam ederken artık iyice meraklanan mühendis, köylüye:
- Ne var çuvalda, neden
ikide bir sallayıp ters çevirip sonra ayaklarının arasına alıyorsun? Köylü,
- Bey ben fareleri
ve sıçanları yakalar sonrada bunları bir araştırma ofisine satıyorum; Onlar da
fareleri laboratuvar deneylerinde kullanılıyorlar.
- Tamam da neden
sallayıp ters çevirip tekrar ayaklarının altına alıyorsun?
- Bey eğer çuvalı dokuz
on dakikada bir sallamaz ve ters çevirmezsem fareler rahatlarlar ve
ortama uyum sağlarlar sonrasında da çuvalı kemirip çuval esaretinden
kaçarak kurtulurlar. Kaçıp kurtulmayı düşünmelerini engellemek için fareleri
sürekli korkutup gerginliklerini artırmak gerekir. O zaman bu
sallanmanın ve ters çevirmenin nedeni olarak birbirlerini suçlarlar ve sürekli
çatışırlar, içgüdüsel olarak da çuvalda olduklarını unuturlar. Ben de onları
kaçırmadan araştırma ofisine rahatlıkla götürebilir ve paramı
alırım.
Mühendis bey, köylünün
bu keşfi ve düşünce şekline bir hayli şaşırdı ve uzun süre kalakaldı. Sonra
dehşetle emperyalist ülkelerin de geri bıraktıkları ülkelerin halklarına
benzer bir uygulamayı yaptıklarını düşündü... Bu uygulamaya da " çuvaldaki
fareler" teorisi denildi.
Şimdi Türkiye
açısından düşünüyorum da Kurtuluş Savaşımızdan sonra uzun süre hızlı
kalkınmamızın ve portakal, limon paraları ile uçak, lokomotif, dokuma,
şeker, çelik, çimento, silah, kağıt ve ayakkabı fabrikaları kurabilmemizin
nedeni "Tam Bağımsız Türkiye" olabilmemizmiş meğer. Yani
ülkemizi sallamalarına ve halkımızı strese sokmalarına izin verilmeyince
neler başarılıyormuş bunu iyice anladım. Bir anladığım da şu: Mustafa
Kemal Atatürk'ten sonra bize ve bizim gibi ülkelere uygulanan bu çuvaldaki
fareler teorisi ile hazırlanan siyasi tuzakları hem anlayarak hem de
halkımıza anlatarak yol yürümemiz gerekiyor. Ne zaman ülkemiz azıcık
kendisini toparlasa, halkımız huzur hissetmeye başlasa hemen içeriden ve
dışarıdan hassasiyetlerimiz de kaşınarak sallama, korkutma, karışıklık kargaşa
faaliyetleri yoğunluk kazanıyor. İşbirlikçi rengarenk ihanet de bunların
zeminini hazırlıyor. İşte laik-anti laik, alevi-sünni, türk- kürt-arap
kavgaları kızıştırılıyor. Vekalet alanlar terör dahil her yolu mubah görerek
sağlıklı düşünmemizin ve birlik sağlayabilmemizin, halkımızın refah
düzeyinin yükselmesinin ve üretmesinin önüne geçiyorlar. Zincirlerimizi kırmayı
düşünebilmemizi unutturuyorlar. Halkımızı çuvaldan çıkmayı düşünemez duruma
getiriyorlar. Kayyumlar devreye giriyor, terör azıyor !.. Sonra …"makber
ve her yer karanlık". Celladımıza olan aşkımızı tazeleyip duruyoruz. Eeey
halkım bu olanlar sana da çok tanıdık ve yaşanmış gelmiyor mu?
Emperyalistlerin ve
onların maşalarının çirkin ve ahlaksız amaçlarına ulaşmak için salladıkları,
aşımıza geçirdikleri çuvallardan kurtulmamız gerekiyor. Yurtta ve dünyada
barışı sağlamamız gerekiyor. Bunun yolu çoklu düşünebilmek, kardeşliğimize
karşı yapılan her eyleme tepki vermek, aymak, uyanmak, uyarmak ve uyandırmaktan
hiç vazgeçmeden gece gündüz çalışmak diyorum... 06.11.2024 hyetgin
3 Kasım 2024 Pazar
1 Kasım 2024 Cuma
9 Eylül 2024 Pazartesi
31 Ağustos 2024 Cumartesi
BAROMETREYİ KULLANARAK BİR BİNANIN YÜKSEKLİĞİNİ NASIL ÖLÇERSİNİZ?
BAROMETREYİ KULLANARAK BİR BİNANIN YÜKSEKLİĞİNİ NASIL ÖLÇERSİNİZ? 

Niels Bohr, Fizikte Nobel ödülü aldı
Yüksek lisans öğrencilerine ders
veren bir fizik hocası ile bir öğrencisi arasında sınav sorusuna verilen cevap
konusunda anlaşmazlık yaşanır. Fizik hocası sınavda öğrencilerine “ Kentin en
yüksek binasının yüksekliğini barometre kullanarak nasıl ölçersiniz?” sorusunu sorar. Öğrencilerin birisi hariç
tümü “ çatıda ve yerdeki hava basıncını ölçerek aradaki farktan binanın
yüksekliğini ölçebileceklerini yazarlar.”
Ama içlerinden bir öğrenci de; “Barometreye bir ip bağlar, binanın
çatısındaki en yüksek noktasından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği
noktada ipe işaret koyar. Sonra ipi toplar ve uzunluğunu ölçerim. Sonuçta
binanın yüksekliğini ölçmüş olurum “ şeklinde yazarak cevap verir. Fizik
hocasına cevap mantıklı gelmekle birlikte kendisinden daha deneyimli durumda
olan başka bir öğretmenin hakemliğine başvurur.
Deneyimli öğretmen aykırı cevabı veren öğrenciyi karşısına alır ve
öğrenciye,
-Bak sana yine aynı soruyu
soracağım. Ama bu kez fizik eğitimi aldığını hissettirecek cevap yaz diye söyler.
Ve soruyu “ bir barometrenin yardımı ile bir binanın yüksekliğini nasıl
bulursunuz?” diyerek tekrarlar. Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir
ip bağlar, binanın çatısından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği
noktada ipi ölçerim” yanıtını önce yazmıştım. O yanıtım doğru ama bu kez başka
yanıt yazmam gerekecek dedikten sonra düşünmeye başlar. Deneyimli öğretmen,
-“ oğlum yazsana yazacak şeyin
yok mu ? der. Öğrenci,
- “Hocam yazacak yanıtlarım çok
ama hangisini yazacağıma karar veremedim” der. Öğretmen,
- “Birisini yaz öyleyse der.
Öğrenci:“ Masanın
yüksekliğini ölçerim. Masanın üzerinden barometreyi yere bırakırken
kronometreye de basarım. Yere kaç saniyede düştüğünü belirlerim. Sonra da
binanın en yüksek noktasına çıkar oradan barometreyi yere bırakır aynı anda
kronometreye basarım. Sonra … saniyede 90 cm. İndiğine göre … saniyede kaç
metre iner orantısını kurar ve = binanın yüksekliğini hesaplarım. Diye yazar.
Yanıt yine doğrudur. Deneyimli öğretmen,
-Yazacak çok yanıtın olduğunu
söylemiştin. Başka hangi yanıtların var? Deyince öğrenci,
- “Güneşli bir günde gölgem tam
boyum uzunluğuna ulaştığında binanın yanına gider. Barometreyi yere dik koyar
gölgesini ölçerim. Sonrada binanın gölgesini ölçerim “.Çünkü Miletli (Söke) Tales
de piramitlerin yüksekliğini bu yöntemle hesaplamıştı “ yazar. Ayrıca, “Yangın Merdivenlerinden
tepeye çıkarken her basamağın kaç barometre yüksekliğinde olduğunu
işaretleyerek belirler çıkan sayıyı yazarım. En sonunda elde ettiğim sayı ile
barometre yüksekliğini çarpar ve binanın yüksekliğini bir de bu şekilde
hesaplarım. Der. Öğretmen yanıtlardan ikna olmuştur. Son bir kez,
- Başkaca bir yöntem de kalmadı herhalde?
Deyince. Öğrenci,
- Var efendim, hiçbir şey
yapamazsam kapıcıya giderim. Binanın yüksekliğini ölç gel sana bu barometreyi
vereceğim” derim bir de böyle ölçerim der. Öğretmen,
-Basınç farkı ile ölçeceğini de
bildiğin, hocanız da o şekilde öğrettiği halde neden farklı cevaplara yöneldin?
Deyince öğrenci,
- “Çünkü ezberden ve dar
kafalılıktan bıktım.” Yanıtını verir.
Bu öğrencinin Nobel fizik ödülü sahibi Niels David Bohr olduğu
söylenmektedir. Bohr’un şu sözü de unutulmaz sözler arasındadır. “Yaşamda
soruların pek çoğunun birden çok cevabı vardır.”
21 Haziran 2024 Cuma
BUGÜN 21 HAZİRAN KUZEY YARI KÜREDE YILIN EN UZUN GÜNDÜZÜNÜ YAŞIYORUZ
BUGÜN 21 HAZİRAN KUZEY YARI KÜREDE YILIN EN UZUN GÜNDÜZÜNÜ YAŞIYORUZ
İlköğretim okullarımızın
1.2.3 sınıflarında öğrencilerimize zaman ve yıl kavramı kazandırma amacıyla
kullanmakta olduğumuz araçların en önemlilerinden birisi, “ Mevsim Şeritleridir”.
Okullarımızın büyük çoğunluğunda mevsim şeridi kullanılmadığı, kullananların
çoğunda da eylül ayında başlayıp ağustos ayında biten düz mevsim şeritlerinin
kullanıldığı görülmektedir.
1- “
Mevsim Şeritleri” ile çalışırken öğrencilerimize birinci ayın ocak ayı olduğunu
söylediğimizde işitme organı kulak, ocak ayını birinci ay olarak algılamakta iken,
görme organı olan göz eylül ayını
birinci ay olarak algılamaktadır. 6-9 yaş grubundaki öğrencilerin bu farklılığı
sezebilmeleri ve doğru algılayabilmelerinde doğal olarak güçlükler
yaşanmaktadır. Duyu organlarının dışarıdan gelen uyarıcıları birbirlerini
destekler biçimde ve aynı şekilde algılayıp, aynı nitelikte duyum olarak beyine
iletmelerinin sağlanması gerekmektedir. Konuya bu yüzü ile baktığımızda hâlihazırda
kullanmakta olduğumuz düz “Mevsim Şeritleri” öğretmen ve eğitimcilerimizce de
bilindiği üzere “ ayanilik” yeni adıyla “ açıklık” ilkesine uygun
düşmemektedir. Oysaki diyagram şeklinde yapılacak olan “ Mevsim Şeritleri” nde
ise birinci ay olarak ocak ayı söylendiğinde duyu organlarınca ( hem göz hem
kulak) aynı şekilde ocak ayı birinci ay olarak algılanacak öğrenme daha
sağlıklı gerçekleşecektir.
2- Düz
mevsim şeritleri ile mevsimlerin birbirini izlemesi ve mevsimlerdeki münavebeyi
(sıralı değişim, dönüşüm) de 6-9 yaş grubundaki öğrencilerimize sağlıklı kavratmada
güçlüklerin olduğu konuya duyarlı öğretmenlerimizin pek çoğunun yakındığı bir
konudur. Mevsimlerdeki münavebenin (sıralı değişimin) kavratılmasındaki güçlüğü
önlemek açısından da, diyagram şeklindeki şeritler daha çocuk dostu bir araç
olarak görülmektedir.
3-
Düz mevsim şeritlerinde “gün dönümleri” olarak
adlandırılan (21 Mart-21 Haziran-23 Eylül -21 Aralık ) tarihlerinin ve mevsim
geçişlerinin gün dönümlerinin belirtilmesi de çok sağlıklı yapılamamaktadır. Bu
sakıncaları önlemek ve 1.2.3 Sınıf öğrencilerinin özelliklerine uygun ders
aracı kullanmaları hususlarında, tüm yönetici ve öğretmenlerimize gerekli
rehberlik yapılmalı, ilköğretim okullarımızda mevsim şeritlerinin daire çapı en
az 90 cm. olacak şekilde yapılması sağlanmalı önemli gün, olay ve haftaların
öğrencilerle birlikte, öğrencilerde “ hatıra bilgi” bırakıcı nitelikte
işlenmesi yoluna gidilmelidir.
4- Son söz ; Ders aracı olarak mevsim şeridi
önemli bir ders aracıdır. Gün, hafta, ay, mevsim ve yıl kavramı bu araç
kullanılarak öğretilmelidir. Bilginin yapılanıp içselleşebilmesi için
öğretmenimizin bu aracın yanına giderek şerit üzerinde ilk zamanlar her gün
giderek önemli gün ve haftalarda ; “ Çocuklar bugün 2024 yılının yaz mevsiminin, eylül ayının, ikinci haftasında şerit üzerine
yelkovanı 6 mart gününün üzerine getirdikten sonra “6 Mart Atatürk’ün
Antalya’ya geliş günüdür” 9 eylül
tarihimiz açısından önemli bir gündür. Çünkü İzmir 9 Eylül günü düşman
işgalinden kurtarılmıştır.”vb. şeklinde bütünden parçaya inecek şekilde bir söylemle
güne dikkat çekilmeli ve önceden hazırladığımız “ İzmir 9 eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılmıştır” cümlesi
9 eylül gününün karşısına sonradan çıkarılabilecek şekilde yapıştırılmalıdır. Bu çalışma her gün ve aynı şekilde
sürdürüldüğünde sağlıklı bir zaman kavramı kazandırma çalışmamız başarıyla gerçekleşecektir.
5 Haziran 2024 Çarşamba
SORUNSUZ ERGENLİK DE SORUNDUR
Çok yaygın olarak kızlarda 11-12, erkeklerde 12-13 yaşında başlayan, 14-15-16 yaşlarında zirve yapıp 18-19’lu yaşlar dahil süren bu dönemlerinde ergen kız/erkek bireylerin ailesiyle çatışmalarında normal olanla normal dışı olan nedir ? Anlaşılır cümlelerle anlatmaya çalışalım .
ZOR BİR SÜREÇ
“Ergenlik öncesinde insan yavrusu özellikle 6-11 yaş ergenlik
arasında bir konuda iyi olmak, o konuda derinleşmek bireysel gelişimlerine ivme
kazandırmak en geniş anlamıyla sosyalleşmek amacı taşır. Bu durum ergenlik kapısını
çalana kadar onun normalidir. Ama ergenlik kapısını çalınca o güne kadar zevk aldığı, odağına koyduğu öncelikleri beğenileri ve
keyif aldığı konular değişivermeye başlar. O güne gelene değin aileleriyle gurur duyan,
ailesine hayranlık besleyen çocuk birdenbire ailelerini küçümsemeye,
aşağılamalara varacak derecede bile olabilir, onları hor görmeye biraz da
onlardan utanmaya başlarlar. Ailelere düşen tek sorumluluk o dönemlerinde
onlara hak vermeden olanları sindirmeye çalışmak en “akıllı” ve doğru hareket
tarzıdır.
Ergen-ebeveyn çatışması...Sadece komşunun
değil ergene sahip her ailenin sorunudur. Aileler çoğu zaman bu
noktada hep hafızalarını tazelerler. Annem bana neler yapmıştı, babam bana
nasıl davranıyordu? Bunlarla işe başlarsanız. Sonuç hep hüsran olacaktır. Temel
soru şu.” Ben bir ergenin annesi/ babasıyım. Benim beklentilerim ve
ihtiyaçlarım mı, ergenimin beklentileri ve ihtiyaçları mı?” Koşulsuz
teslimiyete de çatışmanın şiddetini artırmaya da hayır.
Cevap : Kantarın ayarını bozmadan kontrollü
bir çatışma.”
Çocuğunuz küçükken yaptığınız yatırımlar değerlere ne ölçüde dokunabildiyse
ergenlikte de o oranda hem siz hem çocuğunuz daha az sorun yaşayacaksınız. Ergenlikte
kontrollü ve dozajında çatışma aslında yaşanması da gerekir. Çünkü gençliğe
adım atan çocuğun kendisini savunma becerisi ve özgüvenini kazanması da
gerçekleşmiş olur. Bazı konularda fikir sahibi olması ve o fikirleri de sahiplenip savunabilmesi değerlidir. O nedenle
ergenlikte kontrollü çatışmalar ve tartışmalar aslında olması istenen
davranışlar olarak kabul edilmelidir.
ÖFKE KONTROLÜ SAĞLANMALIDIR?
Dünyada öfkeden daha tatlı şeyler az bulunur. Ama kontrolden
çıktığı anda da artık öfkenin sahibi insansı bir varlığa dönüşür. O durumlarda
ilk yapılabilecek şeylerden birisi ortamda olanların her birisini ortamdan ve
birbirlerinden uzaklaştırmak olmalıdır.
Derin nefes alınması normalleşmeye katkı sağlayabilir. Yeni ortamda olanların da önceki ortamla
ilgili söz söylememeleri, değerlendirme yapmamaları ve anımsatıcı tavır ve hareketlerde
bulunmamaları işe yarar.
Her insana hayatının herhangi bir anında öfkelendiğinde yapması gerekenler konusunda bir eğitim verilmesi ve bu eğitimde edinilen bilgilerinde sık sık tekrarlatılması yine işe yarar. Bu eğitimde unutulmayacak en önemli ik
1- Asla fiziksel bir
eylem içinde olmayın.
2- Sesiniz yükselebilir
ama sözlerinizde kalıcı yıkıcılık asla olmamalıdır.
Nimet külfet dengesi içerisinde çözümler aramak doğru olandır. Hemen kafadan olmaz demeden konuyu dinledikten sonra üzgünüm şu nedenle yapamam şeklinde cümleler de kurmalıyız.
Dikkat çekmek istediğim bir başka husus da ergen'in mahremiyeti korunmalıdir. Çok ince bir çizgi de şudur. Senin önerilerine itirazımı söyledim. Sen beyaz derken ben de siyah diye diretmeyeceğim. Seninle bir gri alan belirleyelim ve orada buluşalım. Senin ödünlerin olsun. Ben de sana yapabileceklerimi belirteyim. Müzakere sürecimiz sürsün. Şeklinde olmalıdır. Tekrar etmek gerekirse teslim de olunmamalı ama katı tutumlar takınılarak ergenin güveni de sarsılmamalıdır. 04.06.2023 hyetgin
1.5.25
yetginhoca1



