16 Haziran 2026 Salı

KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS) HAYIRLI OLSUN.

                      KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS)  HAYIRLI OLSUN.

          Eğitimde sistemler çok kolay değişmezdi. Ama kendilerinden öncekilerin yaşadıklarına alâyı valâ ile başlattığımız LGS ve YKS devri de resmen açıklanmadan fiilen bitti. LGS ve YKS’nin fiilen biteceğine işaret edilen yıl olarak düşündükleri için asıl fırtınanın 2028'de kopacağını söyleyen arkadaşlar da şaşkınlıkla yaşadılar ki… LGS fiilen bitti. Bu yıl şıppadak  KAGS olarak uygulandı.

Bu yıl sınava giren öğrencilerimiz de hep olageldiği üzere denekler oldunuz. Kutsal bir işin ilk uygulananlarısınız ama …,bu hizmetiniz asla hatırlanmayacaktır.  Önümüzdeki yıldan itibaren sınava girecek olan sevgili öğrencilerimiz bu yıl flamayı devraldığınız ağabey ve ablalarınıza göre bir azıcık daha şanslısınız. Çünkü KAGS olarak ilk sınava girenler olarak sayın Bakan değişene kadar hep siz anılacaksınız.  Esas oğlan esas kız rollerini itirazsız oynayacaksınız. Bu yıl LGS’ye girdiğini sanan herkese müjde. Siz LGS’ye değil… KAGS’ye girdiniz.  Hayırlı uğurlu olsun. Ezberlediğiniz her şeyi unutun.

Çünkü 2026’da tarih olan bildiğimiz anlamda LGS ve YKS’nin resmen 2028’de tarih olduğu ilan edilecek. Yerine ne mi geliyor? Bu yıl fiilen uygulanmaya başlanan…Kademeler Arası Geçiş Sınavı. (KAGS) Bakın, bu sadece bir isim değişikliği değil. Olay çok başka bir yere evriliyor. Türkiye 100 yılı maarif modeli diyor ki; Ben artık sadece test çözen, şık işaretleyen öğrenci istemiyorum. Ne istiyorsun?  Pisa tarzı, TIMS tarzı sayfa boyu sorular soracağım ve bana anlayıp cevaplar vereceksin.  Yani hadi bakalım bak sana öğrettiklerim var. Bu bilgiyi hayata uygula diyen bir mantık. Tamam, kağıt üzerinde, sohbet esnasında  harika duruyor… Ama sormazlar mı adama biz bu çocukları yıllarca test çöz, hızlan, net çıkar diye yetiştirdik… sonra da bir anda bu yıl “haydi çocuklar…meşe palamut felsefe… şimdi filozof gibi yorumla… diyerek sınavlarda koşturup sınamalara tabi tutuyoruz. 2026’da sınav yıllı tayfa resmen bir denek oldu. Bu deneklik durumu birkaç yıl sürecek. “Eğitim Şart” çare yok… Ne anlama geldiğinin önemi de yok.  “ Eğitim Şart” o kadar. Artık ezber bitti… Kötü mü? Asla. Ama bu sefer de anlamayı öğretmediğimiz çocuklardan okuduklarını anlama beklentisinde olan olan bir sınav canavarı geldi. Kitap okumayan, muhakeme yapamayan öğrenci için bu sınav LGS'den 10 kat daha fazla zor oldu.

Sorular bir öğretmen olarak baktığımda muhteşem güzellikte… Bu soruları cümle yöntemi ile okur-yazar ettiğimiz ve okuma alışkanlığı kazandırarak 8. sınıfa kadar getirdiğimiz öğrencilerimize sorsak, belirtilen sürenin biraz üzerinde bir zaman ayırarak bu soruyu tamamı doğru yanıtlardı. lakin gel gör ki biz bu soruyu harf yöntemi ile okur- yazar edip, okuma alışkanlığı kazandırmak yerine sık sık değiştirerek anlamlı bir “istendik” değişiklikler yaratamadığımız çocuklarımıza sorunca iyiyi de eleştirmek gerekti. Biz bu soruları “EBA” ları, “MEBİ”leri   hazır etmeden devlet eliyle tabletler dağıtarak “digital göçebelere” dönüştürdüğümüz  öğrencilerimize sorunca...İşin izahını mizah ile yapmakla yetinir olduk.  Anneler-babalar çocuklarınıza yüklenmeyin. Ülkemiz için çok iyi ama çocuğunuza “iyi” gelmeyebilecek bir sistemin piyangosu onlara vurdu. Bundan sonra tüm ana-babalar çocuklarınızla birlikte bol bol okuyun. Yoksa hepimizin işi zor.

Peki şimdi dürüst olalım. Okulda gördüğümüz eğitimle bu beceri temelli sınavlar , yani bağlam temelli sorular arasında uçurum yok mu? Bizim çocuklar bu makasa, bu sisteme kurban mı edilecek ? Yoksa gerçekten eğitimde devrim mi yapıyoruz ? Çok göreceli yanıtları olan bir soru sorduğumun farkındayım… Yanıtını hayat gösterecek. Yaşarsak göreceğiz. 14.06.2026                                                      Hıfzı Yetgin        

                                                                                                         

 

 

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

EĞİTİMDE DÖNÜŞÜM: SANAT VE SPORUN YAPILANDIRMACI ROLÜ

 

Eğitimde Dönüşüm: Sanat ve Sporun Yapılandırmacı Rolü

Toplumsal dönüşüm yalnızca siyasal devrimlerle sınırlı değildir; bireyin zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimini kapsayan bütüncül bir eğitim anlayışı bu dönüşümün temel belirleyicisidir. Bu yazıda, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir ögesi durumuna getirilmesinin kişilerin bireysel gelişim ve akademik başarıları üzerindeki etkileri tartışılacak ve bu tartışma eşliğinde eğitim bilimi ve alanda yapılan gözlemler de değerlendirilerek önerilerde de bulunulmaya çalışılacaktır. 

Tarihsel süreçte toplumsal değişim çoğunlukla devrimlerle ilişkilendirilmiştir. Ancak modern eğitim yaklaşımları, kalıcı dönüşümün bireylerin çok yönlü gelişimiyle mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. John Dewey’e göre eğitim, yaşamın kendisidir ve bireyin deneyim yoluyla gelişimini temel almalıdır (Dewey, 1938). 68 kuşağından birisi olarak bu sonuçları deneyimleyerek doğruluğunu onayladığımı itiraf etmeliyim. Bu bağlamda sanat ve spor, bireyin yalnızca bilişsel değil; duygusal ve sosyal yönlerini de geliştiren temel araçlar olarak öne çıkmaktadır. Yani sanat ve spor, eğitimin tamamlayıcı değil ana unsurlarıdır.

Sanat, bireyin kendini ifade etme kapasitesini geliştirirken aynı zamanda empati, estetik duyarlılık ve yaratıcılık gibi insani değerleri güçlendirir. Bu nedenle eğitim kurumlarında sanat eğitimi bir “yan alan” değil, temel bir bileşen olarak ele alınmalıdır. Sanat eğitimi de, bireyin estetik duyarlılığını ve yaratıcı düşünme becerilerini geliştirir. Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı, müziksel ve görsel zekânın bireysel gelişimde temel bir rol oynadığını vurgular (Gardner, 1983). Ayrıca Elliot Eisner, sanatın bireyin düşünme biçimini zenginleştirdiğini ve alternatif bakış açıları geliştirdiğini ,(Eisner, 2002). Enstrüman eğitiminin erken yaşta başlaması bilişsel gelişimi destekler (Schellenberg, 2004).  Görsel sanatlar eğitimi problem çözme ve yaratıcılığı artırır (Winner, Goldstein & Vincent-Lancrin, 2013). Belirtirler..

Bu  saptamalar ışığında Akant deneyimlememlede birleştirdiğim de şunları önerilebilirim.

     -Her okulda en az dört farklı enstrümana yönelik atölye kurulmalıdır.

     -Öğrenciler ilkokul 1.ve 2. Sınıflarında  müfredata bağlı olarak enstrümanları tanımalılar ve 3. sınıftan itibarende bir enstrüman seçerek müzik eğitimlerini bu doğrultuda sürdürmelidirler.

     -Bu öneriden amaç yalnızca yetenekli öğrencileri ilerletmek değil; tüm öğrencilerin temel düzeyde bir enstrümanı çalabilir hale gelmelerini sağlamaktır.

      -Görsel sanatlar alanında da farklı tekniklerin uygulanabileceği atölye ortamları oluşturulmalı ve öğrenciler yine 3. Sınıftan itibaren yeteneklerine göre yönlendirilmelidir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız konu spor alanı için de geçerliliğini korumaktadır. Sporun yalnızca fiziksel değil, bilişsel ve akademik başarıya da katkı sağladığı çok sayıda çalışmayla ortaya konmuştur. World Health Organization, düzenli fiziksel aktivitenin çocuklarda dikkat, öğrenme ve psiko sosyal gelişimi desteklediğini vurgular (WHO, 2018). Fiziksel aktivite ile akademik başarı arasında pozitif ilişki vardır (Singh et al., 2012). Spor, yürütücü işlevleri ve dikkat süresini artırır (Diamond & Lee, 2011). Demektedirler. O zaman şu yargıya varabiliriz.

Spor eğitimi, fiziksel gelişimin yanı sıra disiplin, odaklanma ve takım çalışması gibi becerileri de kazandırır. Bu doğrultuda: Yüzme, jimnastik, atletizm, takım sporları ve dans gibi farklı branşlarda uzman öğretmenler yetiştirilmeli ve atanmaları da bu branşlara göre sağlanmalıdır.

       Sanat eğitimi için önerdiğimiz gibi  spor alanında da öğrenciler 1.2. sınıflarda spor branşlarını tanımalıdırlar, İlgileri ve yetenekleri değerlendirilmeli ve ulaşılan sonuçlara göre de, 3. sınıftan itibaren bir spor dalında bir spor kulüp üyesi  gibi ve hatta lisanslı sporcu olarak çalışmalara katılmalıldırlar. Eğitim yetkililerince de bu durum desteklenmelidir. Özellikle okçuluk gibi branşların dikkat ve odaklanma üzerindeki olumlu etkileri, sporun bilişsel süreçlere katkısını somut biçimde göstermektedir. Özellikle okçuluk ve dikkat gerektiren spor dalları, odaklanma becerisini geliştirmede etkili araçlar olduğu bizatihi kişisel  gözlemlerimle de izlenmiştir.

Türkiye’de 950 öğrencili bir okulda (Akant)  yapılan gözlemde, 530 öğrencinin lisanslı sporcu olduğu belirlenmiştir. Aynı okulun kuruluş yılından itibaren akademik başarıda da üst sıralarda yer alması ve düzenli olarak ulusal düzeyde dereceler elde etmesi dikkat çekicidir. Ve sporun akademik başarıda etkili olduğunu desteklemektedir.

Buna ek olarak  Akant deneyiminde gözlediğim çalışmalar sonucunda;

      -Okuldan bir öğrencinin okçuluk alanında Avrupa şampiyonu olması,

      -Bu öğrencinin uluslararası düzeyde yabancı bir ülkede burs kazanarak eğitimine orada devam etmesi sanat ve sporun yalnızca bireysel gelişime değil, akademik ve uluslararası başarıya da katkı sağladığını göstermektedir. Diyebiliriz.

Tekrar belirtmeliyim ki; yukarıda söz edilen okul gözleminde, önemli sayıda öğrencinin lisanslı sporcu olduğu ve aynı okulun akademik başarıda da üst sıralarda yer aldığının görülmüş olması eğitim başarısında sporun-akademik başarıyı desteklediği açık olarak görülmektedir.

Ayrıca bireysel başarı örnekleri (örneğin Avrupa şampiyonluğu ve uluslararası burs kazanımı), sanat ve sporun öğrencilerin yaşam fırsatlarını genişlettiğini de göstermektedir. Elde edilen bulgular, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda:

        -Müfredatlar sanat ve spor dersleri açısından yeniden yapılandırılmalıdır.

        -Okullarda sanat ve spor çalışmaları açısından altyapı yatırımları artırılmalıdır.

        -Öğrencilerin erken yaşta sanat ve spora yönlendirilmeleri sağlanmalıdır.

         - Türkiye’de aile yapısının artık %100 lere varan ölçüde çekirdek aileden oluşması ve hem anne, hem babanın çalışıyor olmaları da dikkate alınarak resmi mesai saatlerine paralel okul saatleri uygulamasına geçilmesi ve okulda kalma sürelerinin 8 saate çıkarılması, artan bu saatlerde de sanat ve spor eğitimleri için yeterli ders saati tanımlanması mutlaka sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, bireyin bütüncül gelişimini merkeze alan bir eğitim modeli, toplumsal dönüşümün en etkili ve sürdürülebilir yoludur. Sanat ve sporla desteklenmeyen bir eğitim sistemi, bireyin potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkaramaz.

Sanat ve spor, eğitimin “tamamlayıcı” değil, “ana” bileşenleri olarak ele alınmalıdır. Eğitim bilimi ve alan gözlemleri birlikte değerlendirildiğinde:

       -Sanat eğitiminin  bilişsel ve duygusal gelişimi desteklediği, akademik başarıyı artırdığı,

       -Spor eğitiminin de beden sağlığı ve bağışıklığı güçlendirmenin yanında  akademik başarıyı ve disiplin becerilerini artırdığı,

       -Bu alanlara erken yaşta yönlendirmenin, bireysel potansiyelin ortaya çıkmasında önemli rol oynadığı,  yadsınamaz gerçeklerdir.

        Bu nedenlerle de milli eğitim politikaları, sanat ve sporun ana unsurlar olarak müfredata entegre edilmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. 07.06.2026   Hıfzı Yetgin

6 Haziran 2026 Cumartesi

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

 

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

Özet
          Bu çalışmada öğretmen kavramının yalnızca bilgi aktarma ile sınırlı olmadığı, aynı zamanda bilimsel tutumu kazandırma sorumluluğunu da içerdiği ele alınmaktadır. Tarihsel süreçte bilimsel gerçeklerin kabul edilmesinde yaşanan zorluklar, Galileo örneği üzerinden değerlendirilmiş; eğitimin temel amacının bireylerin problem çözme becerilerini geliştirmek olduğu vurgulanmıştır. Okulun, teorik bilgi ile uygulama arasında köprü kurması gerektiği ve deneysel öğrenmenin önemi üzerinde durulmuştur.

        Anahtar Kelimeler: bilimsel tutum, eğitim, öğretmen, problem çözme, deneysel öğrenme, başa çıkabilme.

       1. Giriş
       Bilimsel bilginin günümüzde ulaştığı düzey, uzun ve çoğu zaman zorlu bir tarihsel sürecin sonucudur. Bugün sıradan kabul edilen birçok bilimsel gerçek, geçmişte ciddi tartışmalara ve dirençlere konu olmuştur. Bu bağlamda Galileo Galilei’nin ortaya koyduğu görüşler ve bu görüşler uğruna verdiği mücadele, bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Galileo’nun “Dünya dönüyor” düşüncesi, yalnızca bilimsel bir gerçekliği değil, aynı zamanda bilimsel tutumun kararlılıkla savunulması gerektiğini de simgelemektedir.

       2. Bilimsel Tutum ve Eğitim
      Bilimsel tutum; sorgulama, eleştirel düşünme, kanıta dayalı karar verme ve sistematik çalışma becerilerini kapsar. Bu tutumun bireylere kazandırılması, eğitimin temel hedeflerinden biri olmalıdır. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla kalmamalı; aynı zamanda bu bilgiyi kullanabilme, test edebilme ve yeniden üretebilme becerileriyle de desteklemelidir.

İnsan yaşamı boyunca çeşitli sorunlarla karşılaşır. Bu sorunların çözümünde başarı, büyük ölçüde bireyin metotlu düşünme becerisine bağlıdır. Bu nedenle eğitim, bireyin analitik düşünme ve problem çözme yetilerini geliştirmeye odaklanmalıdır.

        3. Okulun İşlevi ve Uygulama Boyutu
       Okul, bireyin toplumsal yaşamda karşılaşabileceği durumlara hazırlık yaptığı bir ortamdır. Bu nedenle eğitim süreci, yalnızca teorik bilgi aktarımı ile sınırlı kalmamalıdır. Öğrencilere, edindikleri bilgilerin doğruluğunu test edebilecekleri uygulama alanları sunulmalıdır.

Deneysel öğrenme, bilimsel bilginin içselleştirilmesinde kritik bir rol oynar. Ancak uygulamada, laboratuvarların yeterince etkin kullanılmadığı, deney araçlarının atıl durumda kaldığı gözlemlenmektedir. Bu durum, eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Oysa öğrencilerin aktif katılımını sağlayan uygulamalar, onların düşünme ve akıl yürütme becerilerini önemli ölçüde geliştirecektir.

         4. Eğitimde Problem Çözme Yaklaşımı
         Eğitimin başarısı, bireylere kazandırılan problem çözme becerileri ile doğrudan ilişkilidir. Sorunlara çözüm üretebilen bireyler; daha özgüvenli, yaratıcı ve girişken olurlar. Bu özellikler, bireyin hem kişisel hem de toplumsal yaşamda daha etkin rol almasını sağlar.

          Bu bağlamda öğretmenin rolü, bilgiyi aktaran bir figür olmanın ötesine geçmektedir. Öğretmen, öğrenciyi düşünmeye yönlendiren, sorgulayan ve keşfetmeye teşvik eden bir rehber olmalıdır.

         5. Sonuç
         Sonuç olarak, öğretmenlik mesleği bilimsel tutumu benimsemeyi ve bu tutumu öğrencilere kazandırmayı gerektirir. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla yetinmemeli; onları düşünebilen, sorgulayabilen ve problem çözebilen bireyler olarak yetiştirmelidir. Bu hedefe ulaşabilmek için eğitim süreçlerinde uygulamaya dayalı öğrenme yöntemlerine daha fazla yer verilmesi gerekmektedir.

         Bilimsel tutuma sahip bireylerin yetişmesi, yalnızca bireysel gelişim açısından değil, toplumsal ilerleme açısından da büyük önem taşımaktadır.   Hıfzı YETGİN

1 Haziran 2026 Pazartesi

ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM

                 ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM.

 Dedem Şükrü Yetgin, Araç ilçesinin Aşağıyazı köyündendir. Dedemin kökeni Bayat boyu Dulkadiroğulları'na dayanır. Nenem, Bozonun Elif'in soyunun da Bozoklu'dan geldiğini söylerler. Onun köyü de adını babası Bozo’dan (Numan) alan Bozonun köyüdür.

Çocukluğuma ait benim anımsadığım yüzden fazla tiftik keçimiz, onbeş-yirmi aralığında koyunumuz, koşu hayvanı olan bir çift mandamız, süt için iki dişi mandamız (inek kömüşü) ve onların yavruları ile iki çift öküzümüz, yirmi civarı kara sığırımız, iki eşeğimiz, iki atımız en azından bir, çoğu zaman iki çoban köpeğimiz ve iki kedimiz olduğudur.

Keçilerin güdülmesi için çobanımız vardı. (Bu çoban uygulaması bizde babamın koyun ve karasığırları toptan satmasına kadar iki binli yıllara kadar sürdü.) Çoban derken çobanlar hiçbir zaman aile bireylerinden ayırılmaz. Evin bir çocuğu gibi kabul edilirdi.

Karasığır ve koyunları da genellikle nenem güderdi. Ben de küçükken onun omzunda, biraz ayaklanınca da yanında karasığırların ve koyunların güdülmesine “yardım ederdim”. Yardım ederdim’i tırnak içinde söylüyorum. Aslında güzel neneme ne eziyetler etmişim. Omzunda ben, sığırlara yetişmek için koşturur dururdu. Dilerim, hakkını helal etmiştir.

Her sene, kurban bayramına iki ay kala sürüden 2 koç veya 2 teke ayrılır; iki ay onlar için ayrı gümele (yavru besleme alanı) yapılır ve o kurbanlıklar özel beslenirlerdi. Kurbanın birisi dedem, birisi nenem için kesilirdi. Allah kabul etsin. Bazen dana veya kısır düve kurban ettiğimiz de olurdu. O durumda da yine nenem ve dedem ortak keserlerdi. Sonraki yıllarda babam ile anam aynı geleneği sürdürdüler. Kurban -özellikle de karasığır kurban edileceğinde- dedem, nenem ve gelinleri akşamdan hazırlık yaparlardı. Bakır sini, tahta tekne ve fazla derin olmayan “tava” adı verilen bakır kazanlar ile tahıl kalburları kaynar su ile yıkanır ve bu malzemeler evdeki tüm oda kapılarının açıldığı, bir duvarında sürekli kendir kilim, heybe ve çuval dokunan bir tezgâhın yer aldığı çardak denilen bölümün tahta duvarlarına yaslatılırdı.

20x60x80 cm ebatları olan, üzerinde et kıyılan, cevizden yapılmış künde denilen et kesme ağacı da yıkanırdı. Kündenin üzerine nenem eliyle tuz yayardı. Sabah herkes erkenden kalkar; dedem, babam ve amcamlar Araç'a bayram namazına giderlerdi. Hem bizim mahalleden hem yukarı mahalleden namaza gidenler bir konvoy oluştururdu. Ana konu bayram olmak üzere sohbet ede ede ilçeye varılırdı. Beş yaşımdan itibaren ben de bu bayram namazı ritüellerine iştirak ettim; Nenem,

– Oğlum küçüksün, gitmeyiver, deyince hemen tepki gösterirdim. Babam falan kaşlarını çatardı ama dedem:

– Özeniya oğlan gelsin, deyince herkes süngüsünü indirirdi.Ben de büyümüş olmayı kanıtlarcasına hiç sızlanmadan gecenin karanlığında o yolu yürürdüm. Aşağı Araç’taki Kötürüm Beyazıt (Celalettin Bey) Camii’ne geldiğimizde
 - “Vakıt nerelerde?” diye sorulur.
 - “Daha erken” yanıtı gelirse Veznedar Camii’ne yönelinirdi.
 - “Vakıt nerelerde?” sorusuna,
 - “Vakıt daraldı.” Yanıtı gelirse de hemen Kötürüm Beyazıt Camii'ne yönelinir. Abdesti sağlam olan doğrudan camiye girerdi. Abdestinden kuşkusu olan da hızlıca yeniden abdest alır camiye o şekilde girerdi.

       İmam, her bayram namazı öncesi mutlaka bir bayram namazı açıklaması yapardı. Ben de açıklamayı çok dikkatle dinlesem de yine de göz ucuyla mutlaka önümde saf tutmuş bir büyüğü izler, onu taklit ederdim. Şaşırıyorum, ama 5 yaşında “Elemtereye” kadar bütün sureleri ezberlemiştim. Dedem de arada bir,
- “
Hadi oğlum, şu sureyi okuyuver de bi dinlesinler.” der, beni cesaretlendirirdi. Ben yarı yanlış telaffuzlarımla sureyi okuyunca da…
-”Bu benden ileri be” diyerek beni överdi.
Az şey değildi; “Molla Şükrü”, “bu benden ileri” diyor... Kendimle gurur duyardım. Gelelim camiye. Namaz bittikten sonra kapıda imam ve ileri gelenler önde olmak üzere hemen bayramlaşır ve sıraya girerlerdi. Makamına mevkisine bakılmaksızın küçükler mutlaka büyüklerin ellerini öper. Bayramlaşan en son sıradaki kişi ile bayramlaşınca hemen o da onun yanında sıraya girerdi. Böylelikle herkes birbiri ile mutlaka bayramlaşırdı. Dargın oldukları bilinen kişiler varsa “uslular” dan birisi dargın olan küçüğe seslenir.
 -” … öğ varıve “…nın elini öp” der; onun nazlandığını hissederlerse de bütün uslular koro halinde olmasa da devreye girerler.
 -“La yörü denileni yap.” diye hep bir ağızdan azarlarlar ve mutlaka o kişi de gider denilen kişinin elini öper. Sonra da sarılır barışırlardı. Namaz bitiminde dedem öne düşer, babam ve amcamlar da arkasında… Mehmet Nuri Yetgin (Araç’ın hatta Kastamonu’nun ilk muallimlerinden) onun evine gidilir. Orada sıra ile hem onun, hem Ayşe Nene’nin elini öper. Akide şekerimizi alır. Yaş sırasına doğru otururduk. Dedemin hırası olan amcam Niyazi (agamı) sık görmezdim. Daha sonraki yıllarda babama bunun nedenini sorduğumda
 - “O yıllarda Yazıköy’de bayram namazı kılınıyordu.” diye hatırladığını söyleyerek açıklamıştı. Evde kuzenlerim Hamit agam, Satılmış agam, Ahmet agam, Süleyman agam, Babam (Numan) ve Hikmet agamla karşılaşırdık. Birbirleri ile benim anlayamadığım sözcük ve takılmalarla şakalaşırlardı. Kaş göz işmarları da olurdu. Sonra çorba ile başlayan kurban kavurması ile devam edip bal ile biten bir bayram yemeği yenir. Mehmet Nuri amcamın soruları cevaplandırılır. Sonrasında… onun memnuniyet ifade eden nasihatları dinlenirdi. Benim akranım olarak da yine Mehmet Nuri (aga) amcamın kendi adını taşıyan torunu Mehmet de bulunurdu. Biz de o kadar büyüğün yanında kapıya yakın bir yerlerde yan yana gelir fısıltı halinde sohbet eder. Birbirimize oynadığımız oyunları anlatırdık. Met, dikincir, birdirbir, mele göçmesi, yedi kiremit vb.  Dedem de Mehmet Nuri (aga) amcamın sözü üzerine,
 - ”Aga, yapmazlarsa ben de görersem boza enselerinde pişer” der, eller öpülür köylere dönülürdü. Yolda gelirken de Boza ne demek? Boza ensede nasıl pişer? Benim bitmek bilmez sorularım olurdu. Babam sus la gayrı hareketleri yapardı emme dedem hepsini anlatırdı. Köye gelince dedeme her bayram tekbir ile ilgili sorular sorulur, o da cevaplardı.

Bozo'nun evinin önüne gelindiğinde nenem başlarında olarak bütün gelinler ve torunlar (o zaman torunlardan bir Şükriye’yi hatırlıyorum) kısacası herkes öğen kapısının önündeki yük kütüğünün 1x1x2 m ebatlarında yan olarak taşlar üzerine yerleştirilmiş bir ceviz kütüğünün yanında sıralanır ve bir el öpme ritüeli de orada yaşanırdı. Sonra dedem:
 - “Çukur açıldı mı?” diye sorar, amcalarımdan birisi.
 - “Açıldı buba açıldı.” dedikten sonra
 - “Elif Gadun hangisinden başlayoz?” derdi. Nenem Elif gadun da:
 - “Molla Şükrü geçen Bayram senin kurbanı önce kesdüydük. Bu bayram evvela benim gurban der. Veya evvela senin gurban” der sonrasında dedem tekbir getirmeye başlardı. Kurbanın gözü bağlı olarak amcamların yardımıyla koç veya teke yere yatırılır bismillah çekilir ve kurbanı dedem keserdi. Hemen kurban askıya alınır. Arka bacaklarından birisinden “toynağın” üzerindeki “bıynaktan” bir kesi yapılır. İncecik bir kiren (kızılcık) çubuğu ile bir üfleme yolu açılır. Ardından da dedem üfleye üfleye kurbanın derisi ile etini hava gücüyle birbirinden ayırır deri yüzme eylemi gerçekleştirilirdi.
 Ardından ikinci kurban da aynı ritüelle kesilir… pay işlemi başlardı. Dedem babam ve amcamlara,
 - “Eşit üçe bölün. Ortaya yığın.” derdi. Çoğu zaman hem Satılmış amcam hem de Süleyman amcam babama,
 - “Nuğmen hedi la” derlerdi. Babam da elinde bıçak hemen işe girişirdi.
 Kesilip parçalanan kurbanın kellesi, ayakları, karaciğerleri, böbrek, yumurtalık, dalak ve derileri etlerden ayrı bir kazan veya kalbura konulduktan sonra göz kararı ile diğer etler üçe bölünürdü. Sonrasında dedem gelir.
- “Şindi şu kazandakileri yerüz, çardağa çıkarın, şunu köye dağıtın. Şunları da kese kağıtlarına koyun ağzı açık teknede bekletin; hısım akrabaya yollaruz.” derdi. Nenem,
- “Molla Şükrü hangi ara yollacuz. Maazallah et ekşimeşin, gönderemeyüz.” deyince dedem;
 - “Elif gadun hak budur.” der son noktayı koyardı.
 Sonrasında Ciğer ayrı yürek ve böbrekler ayrı hemen bol soğanlı kavrulurdu. Bir gün önceden yapılmış serme (yufka) ekmeğe sarılarak kiren eğşisi eşliğinde yenilirdi...yemek sonunda da,
 - ”Ana, buba Allah gabul etsin” denilir ondan sonra sofradan kalkılırdı.

Bazen de özellikle büyük baş kurban edildiğinde mutlaka “teker kavurma” yapılır; çardağın tahta duvarlarına asılırdı. Çoğu zaman o duvarlardaki teker kavurmaların üzerine yakından bakılınca görülen tozlar birikirdi. Nenem o tozların üzerinden bir maşrapa su döker ve “gız gelinler yudum yıkadım pürüpak ettim. Hedi biriniz ağşam sofrasını hazırlasın” derdi...Bazen hiç kimseden ses çıkmazdı; o zaman nenem
-Behiye bu ağşam nöbet sende değil mi der, o söz üzerine itiraz edilmez, o akşam akşam sofrasını o gelin hazırlardı. Tarhana çorbası, gablıca bulguru pilavı, elma, armut veya kuru üzüm hoşafından birisi de sofrada mutlaka bulunurdu. Bir de çok hayretle hatırlarım. Mutlaka birkaç soğan yumruklanır…. Bir tasa da mutlaka biber turşusu konur ve ekmek tablası (yer sofrasında) bulundurulurdu. Neredeyse her akşam mutlaka bir kül çöreği (Küle gömülerek pişirilen ekmek) yapılırdı. Bir de tayyare cemiyeti veya Kızılay için deri güzelce tuzlanır, toplamaya gelinirse gelen görevliye toplamak için gelen olmazsa Cuma günü Araç’a götürülerek makbuz karşılığı deri teslim edilirdi.

 Neler hatırlıyormuşum meğer? Neyse kurban ile ilgili hiç unutmadığım bir anım da şudur: Rahmetli dedem nenemin
            - “Molla şindi bu beni sırat köprüsünde taşır mı?” Sorusuna biraz da kızmış olarak şu cevabı vermişti. O yıllarda sık tekrar edilirdi. Şimdilerde gerçekten unutturuldu. Söz Molla Şükrü’ye gelince dedi ki: “Bak Gadun… Kurbanda ne keseceğinden evvel… sabahtan ağşama gıybeti kes, gelinlerini birbiri ile yarıştırmayı kes. Kul hakkına girer bunlar… O vakıt kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemezsin bilirim. Ama bazen yanıltırsın….Yanıltmayı kes. Bazen lüzumsuz konuşursun. Lüzumsuz konuşmayı kes. Bazen bildiğinde susarsın, bilir susarsın… susmayı kes. Onu bunu kayırmayı kes. “Allah aşkına şunu yap” lafını çok kullanırsın. Allah’ı şart koşmayı kes. Kahve varken arada çay demlersin… müsrif olma, israfı kes. Birini ötekinden ayırmayı kes. Zengini fakiri ayırmayı kes. Birisinden bir şey yapmasını istemeden yapmalarını beklediğin olur. Yapılmasını istediğini söylemeden yapılmasını beklemeyi kes. Oğullarını seversin tamam ben de severim de…erkeği gadunu ayırmayı kes. Dabaz’a (kapıdaki koyun köpeği) ne yaparsan kediye de aynısını yap. Koyun güden eşeği attan ayırma (bizde oldum olası koyun güden gerçekten bir eşek hep olmuştur). Diyorum ki, hayvanlara işkenceyi, zulmü kes. Kısacası, tüm kötülüklerle alakanı kes.
 
Bunları kesmezsen, ne kesersen kes, nasıl kesersen kes, deve de kessen boş be gadun boş. Allah et yemez. Allah’a ancak iyi hal ve gidiş ile dürüstlük ulaşır. Bunu da herkese deyiver.” demişti.     27.05.2026 Hıfzı Yetgin


 

15 Mayıs 2026 Cuma

BÜYÜK ÖNDERİ ANIYORUM. GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZI KUTLUYORUM

             MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞIMIZ, İKİ ÖRNEK OLAY VE HİÇ UNUTULMAMASI GEREKEN BİR BÜYÜK ÖNDER

        Ulusal Kurtuluş Savaşımızın önderi Mustafa Kemal ile ilgili iki örnek olay anlatacağım. Ve bu iki olayı anımsayarak da Büyük Önderi Anacağım ve Gençlik ve Spor Bayramımızı da kutlayacağım.

     19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Samsun’da telgraf memur yardımcısı olan Ahmet Remzi Coşkuner anlatıyor:

       “Askerlik görevimi yaparken eğitimim olması nedeniyle telgrafhanede görev verilmişti. 1918 yılı sonlarında Mondros Mütarekesi ile birliğimiz dağıtıldı. Fransız işgali altında olması sebebiyle memleketim Hatay’a gidemedim. Arkadaşlarımın önerileri üzerine Samsun’a gittim. Telgrafhaneye başvurarak maniple denilen aleti ve mors alfabesi bildiğimi ve askerlik sırasında telgrafhanede çalıştığımı söyleyince kadro olmadığı halde ihtiyaç nedeniyle beni telgraf memur yardımcısı olarak görevlendirdiler. O gün Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiğini duyan halktan çok az da olsa bazıları ” Fes kapmaya gelmiş biridir.” diyorlardı. O zamanlar fes kapma deyimi, memleketi düşünmeden bir mevki elde etmeye çalışmak anlamında kullanılıyordu. 19 Mayıs akşamı Samsun telgrafhanesinde nöbetçiydim. Gece hava yağmurlu ve elektrik yüklü idi. O zamanlar paratoner sistemi olmadığı için telleri toprağa vermiştim. Kapı nöbetçisi koşarak geldi ve Mustafa kemal Paşa geliyor dedi. Mustafa Kemal Paşa ciddi ve güven veren bakışları ile odamıza girdi. Ayağa kalktım.

       -Buyurun Paşam! dedim.

       -Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor! dedi.

      -Hava elektrikli. Telleri toprağa verdik. Sizi görüştüremem, dedim.

-Mustafa Kemal Paşa ciddileşti. Kararlı bir ses tonuyla ”Çocuk bu görüşme vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim. Bir elini makineye koy, diğerini ben tutacağım, yıldırım çarparsa seni de çarpar beni de! dedi.

    -Ama Paşam! dedim.

    -Ya ölürüz ya da vatan kurtulur! dedikten sonra ceketinin cebindeki ipek mendili çıkartıp maniplenin üstüne koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka çare kalmamıştı. Elimi bırakması için yaptığım ısrarlara aldırmadı ve elimi bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Hemen cevap geldi. Nöbetçi memur Kemal Paşa’dan emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi. Yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı, alelacele bir şeyler yazdı. Onu da Havza’ya ilettim. Sonra Amasya ile de şifreli bir görüşme yaptı. Sonra elini sırtıma koydu ve ‘’Oh, çok şükür önemli bir görev başardık.” Dedi ve yanındaki arkadaşlarıyla  birlikte gitti.

        Yağmurlu ve o soğuk gecede aptallaşmıştım. Ter içinde kalmıştım. Oturduğum yerden uzun süre kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyuyordu. Fes kapmaya gelmiş birisi olamazdı. O bir vatanperverdi. Herkese olanları anlatmaya başladım. Bakın 19 Mayıs Samsun’da ilk gün yaşanılanlar ve ölümüne kararlı bir komutan.

     İkinci olayda savaşın kazanıldığı günlerde gerçekleşti.

    2 Eylül 1922 Uşak ili Çalköy mevkiinde Yunan Orduları Başkumandanı General Nikolaos Trikopis 300 Subay ve 5000 askeriyle birlikte Dadaylı Albay Halit Bey tarafından esir alındılar. Esirler önce  Kurmay Başkanı Asım Gündüz  Paşa’nın önüne getirildiler.    

     Asım Paşa’nın  Davudi sesi her yerden duyuluyordu.

    -Şimdi ben sizi düzenli bir ordunun subay ve askerleri olarak mı değerlendireceğim, yoksa bir çapulcu grubun eşkıyaları olarak mı değerlendireceğim? Ne işiniz vardı benim yurdumda! diye  esir subay ve askerleri  azarlıyordu.

     Sakallı Nurettin Paşa eli kılıcının kabzasında sinirli olduğu belliydi.

     İsmet Paşa dişlerini sıka sıka fırsat bulsa Trikopisi tokatlayacak  o durumda hızlı hızlı ileri geri yürüyerek sinirlerini yatıştırmaya çalışıyordu.

      Fevzi Paşa, o sakin paşanın ikide bir eli silahına gidip geliyordu. Ordu komuta heyeti çok gergindi. Trikopis ağlamaklı Yunan subay ve askerlerin hepsinin yüzü yerde büyük bir korku ve panik içindeydiler. Derken karargaha Mustafa Kemal Paşa geldi. Doğrudan Trikopis’ in yanına gitti. Elini uzattı.

       -Sizi vicdanınız yargılayacaktır. Vicdanınıza karşı görevimi yaptım, diyebiliyorsanız ona karışamam. Ama tarihte çok büyük kumandanlar da esir düşmüşlerdir. Mesela Napolyon… Tarih bunları yazar. Şimdi artık bizim konuklarımızsınız.  Rahat olun, dedi.  Trikopis’in gözlerinden yaş süzüldü. Ve Mustafa Kemal’e hitaben

      -Beni karargahımdaki yaverlerim bile terk ederek kaçtılar. Bu davranışınız  ne büyük bir yüceliktir, dedi. Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya döndü.

      -İsmet Paşam konukların istirahatlerini sağlayın, dedi. Ve ardından Trikopis’in İstanbul’da bulunan eşine hemen bir telgraf çekilmesini eşinin sağlığının iyi olduğunun bildirilmesini istedi. Telgraf çekildi. Dünya savaş tarihinde ender görülen bir uygulamaydı.

       Nitekim yıllar sonra İngiltere Kralı VIII. Edward'ın 1936 yılında Türkiye ziyareti sonrası Londra'da bilim insanları ve tarihçilere verdiği yemekte, yemeğe katılanlardan Mustafa Kemal ile ilgili ne düşündüklerini sorduğunda psikalizin kurucusu S. Freud söz almış Atatürk hakkında,” Mustafa Kemal insanlığın sanatçısıdır. Gelmiş geçmiş en büyük asker ve devlet adamıdır. Savaştığı komutanlara ve esir askerlere ve ülkesini işgal etmiş bir ülkenin bayrağına bile saygı göstermiş bir büyük insandır. Ayrıca, çağdaşlaşma, kadın hakları, bilimsel tutumu ve emperyalizme karşı duruşuyla da büyüklüğünü pekiştirmiştir.” demiştir.

      Bu iki olayı anımsadığımda Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ile duyduğum gurur her defasında artarak çoğalır.

 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

                                                                            Hıfzı YETGİN

6 Mayıs 2026 Çarşamba

BAZI EDEBİYATÇILARDAN NÜKTELİ ANILAR

  BAZI EDEBİYATÇILARDAN NÜKTELİ ANILAR

KELLIK

Kel kafalı erkeklerin, bazı kadınlarca tercihe sayan bulundugu, ilgili bilim adamlarınca yazılıp söylenmektedir. Ahmet Haşim, ileri derecede bir kel olduğu halde bir kadın tarafından tercih edilme sansı hiç olmamış. Bunun için her fırsatta, "Kellik, yalnız benim basımda beladır!" sözünü tekrarlarmıs.

 EN IYI O BILIR

Yahya Kemal’in en iyi dostlarından birinin Ressam Çallı İbrahim olduğu bilinir. Çallı İbrahim, Yahya Kemal’i bir gün kalmakta olduğu Park Otelde ziyarete gitmiş. Yemek saati olunca birlikte yemeğe çıkmışlar. Çallı İbrahim kendine levrek tava ısmarlamış. Balık gelince Callı balıktan bir lokma almış ve yüzünü ekşitmiş. Garsonu çağırıp çıkışmış:

— Evlat, bu levrek değil, buz gibi palamut!

— Hayır, efendim levrek... Yahya Kemal araya girmiş:

— Garson, boşuna iddia etme! Palamudu Çallı İbrahim kadar kimse tanımaz. Zavallının. ömrü palamut yemekle geçti. Demiş.

 MEZE DE OLUR

Yahya Kemal’e sormuşlar:

— Razakı rakıya kafiye olur mu? . Cevap vermiş.

— Razakı rakıya sadece kafiye değil, meze de olur.

 BIRAZ NEFES

Yahya Kemal’e yakıştırılan esprilerden bir de sudur:

Yahya Kemal iri gövdesiyle çok sevdiği Boğaz içinde bir yokuşu tırmanırken yorulmuş. Hemen yolu üzerindeki bir bakkal dükkânının önündeki tabureye ilişmiş. Bakkal, Yahya Kemal’i yağlı bir müşteri sanarak sormuş:

— Bir sey mi alacaktınız?

— Evet efendim, müsaade ederseniz biraz nefes alacağım.

YUVARLANMAK

Yahya Kemal, aralarında Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük edebiyat hocalarından biri olan Ali Nihat Tarlan’ın da bulunduğu bir mecliste içiyormuş. Bir ara içkinin de etkisiyle Ali Nihat Tarlan Hoca’ya sataşmış:

-“Ey hâce Ali Nihat Tarlan, Birkaç kadeh çek de toparlan!..."

Tarlan Hoca bu sataşmaya kafiyeli bir cevap vermiş:

-"Birkaç kadeh çek de yuvarlan!" deseniz daha isabetli olurdu üstat!

ELEŞTİRİ

Ressam Callı İbrahim’in, can dostu Yahya Kemal’le bir dönem araları bozulmuş, dargın duruyorlarmış. Bu sırada Çallı’ya sormuşlar:

— Niçin dargınsınız?

— Niçin olacak, "Mehter takımı gibi zevki geri adam." dedim, bu yüzden bana darıldı. Zaten Yahya Kemal, hükümetler gibi hep alkış istiyor, teleştiriye ise hiç tahammülü yok.

 YA ILERI YA GERI

Cumhuriyetin onuncu yıldönümü törenleri çerçevesinde yapılan konuşmalardan birinde, bir konuşmacı, hızını alamayıp, "On yılda Avrupa’yı on asır geride bıraktık!" diye bir cümle sarf etmiş. Yahya Kemal bunu duyunca hayıflanmış:

— Yahu nedense su Avrupa’yla bir türlü yan yana olamıyoruz. Ya geri kalıyoruz, ya ileri gidiyoruz.

 BOYNUZ

Mahmut Kemal, zamanında bilimsel sohbetlerin, toplantıların yıldızı imiş. Fakat eğlence toplantılarını da pek kaçırmazmış. Ama her zaman bilim adamı kimliğinde, ciddi edalı, kadınlara da pek yüz yermeyen ve kendine özgü giyiniş ve tavırlarıyla. Mahmut Kemal’i bir defa bir baloya götürmüşler. Belirttiğimiz gibi kendine. Özgü giyiniş ve tavırlarında türü tanıyan tanımayan birçok kimse etrafında halka olmuş. Bu sırada aşırı özgür bir| sosyete hanımı:

— Beyefendi sözüm var, sizi bugün bir defa. Öpeceğim, diyerek Mahmut Kemal’e sarılıp öpmüş. Kadının aşırı boyalı dudaklarında üstadın yanakları al al olmuş. Bu olaya çok kızan Mahmut Kemal kadına sormuş:

— Senin kocan yok mu?

Kadın:

Var efendim, iste arkanızda, diye kocasını göstermiş.

Mahmut Kemal bu defa kocaya dönmüş:

— Beyefendi zaman zaman alnınızın iki yanında bir kasıntı hissettiğiniz olur mu?

— Ne gibi efendim?

— Boynuz çıkacak yerlerde önceden bir kasıntı baslar da.

BIRI SIZ, BİRİ FUAT KÖPRÜLÜ

Bir Alman Türkolog’u, mesleğiyle ilgili incelemelerde bulunmak için Türkiye’ye gelmiş. Bu arada İstanbul’da Türkiye’nin

Yasayan en büyük tarihçisi Mahmut Kemal’le de görüşmüş. Alman Türkolog, bu görüşme sırasında, "Bana Türkiye’de kendilerinden yararlanabileceğim iki isim verildi." demiş. Mahmut Kemal, sık sık kullandığı küfürlü üslubuyla sormuş:

— Hangi pezevenklermis onlar?...

Alman, Türkçe ’deki küfür ve hakaret sözlerini pek ayıramadığı için rahatça cevap vermiş:

— Biri siz, diğeri de Fuat Köprülü efendim. Demiş

24 Nisan 2026 Cuma

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN    https://youtu.be/_kU9ZoYJsho

18 Nisan 2026 Cumartesi

KÖY ENSTİTÜLERİ

 

KÖY ENSTİTÜLERİ

Köyde doğmuş köyde büyümüş insanlar, köy bağlantısı olan insanlar ya da at ile ilgilenen insanlar bilirler. Bir atı dizginlerinden çekerek istediğiniz yere götürebilirsiniz. Söz gelimi atı çeşmenin başına kadar zorla götürebilirsiniz. Ama bir ata istemediği sürece asla su içiremezsiniz.

       Amacınız ata su içirmekse onda su içme ihtiyacı duyurmanız gerekir. Bu amaca yönelik ne yapabilirsiniz? Sesli düşünüyorum. Örneğin bir elinize şeker, bir elinize tuz alırsınız. Ata bir süre tuz ve şeker yalatırsanız aradan çok zaman geçmeden at da su içme ihtiyacı oluşturabilirsiniz. Bu uygulamalardan sonra da atı çeşmenin başına götürürseniz bu kez de hayvan kanmadan sudan başını kaldırmayacaktır. İnsan içinde bilgiye ulaşmayı ihtiyaç haline getirebilirseniz insan o bilgiye kendi çabaları ile tüm yolları deneyerek ulaşacaktır. Yine sesli düşünelim. Örneğin,  “Hiç su içmeden yaşamını sürdürebilen canlı var mıdır?” diye bir soru ile karşılaşsanız. Soru sizde bu bilgiye ulaşma ihtiyacı yaratmışsa ansiklopedilerden, bilgi iletişim araçlarından ya da yapay zekâ gibi araçları kullanarak bu bilgiye ulaşmaya çalışacağınız neredeyse kesin gibidir. O zaman şu yargıya varabiliriz. İnsana bir şeyi, bir bilgiyi, bir beceriyi, davranışı, değer duygusunu öğretmek istiyorsanız ihtiyaç hissettirmeniz gerekir.

        J. Piaget diyor ki: “İnsan kişisel yaşantı yoluyla öğrenir.” Yani öğreneceği şeyin denemesini yapması gerekir ki öğrenebilsin. Piaget’e göre bir evde yanan bir soba ve 3 yaşında da bir çocuk varsa anne baba, evdeki büyükler bu çocuğa ne kadar “Bak elini sobaya dokundurursan elin yanar.” derlerse desinler. Çocuk ancak sobaya elini değdirir ve eli yanarsa işte sobanın elini yakacağı bilgisini o an öğrenir. Diye söylüyor. Bu durumda Piaget e göre bir yargıya varacak olursak “Bireyler kişisel deneyim yoluyla öğrenirler.” diyebiliriz.

          Lev Semyonoviç Vygotsky, Bir Sovyet psikologdur. Gelişim psikolojisi ve eğitim psikolojisi alanlarında yaptığı çalışmalarla tanınır. Vygotsky de çocuk “Bir rehber veya çevre desteği ile çalıştığında çocuktaki öğrenme daha fazla olacak potansiyel beceri bilgi daha fazla ve rahat biçimde ortaya çıkacaktır.” Diye söyler. Yani Vygotsky’e göre “Yüzme bilmeyen bir insanı denize atarsanız boğulur.” Bu bilgiyi insanın öğrenmesi için insanın illa boğulması gerekmez. Bu çevrede oluşmuş bir bilgidir ve insanlar bu bilgiyi çevreden alırlar. Yine Vygotsky ye göre “Sel yatağına ev yapılmaz. Yaparsanız o evi sel alır.” İnsanların bu bilgiye ulaşmaları içinde sel yatağına ev yapmaları ve o evi de selin yıkması gerekmez. Buradan da şu yargıya varabiliriz. İnsanlara her şey, bilgi beceri davranış değer duygusu vb. öğretmek için illaki kişisel tecrübe etmelerine gerek olmayabilir. Çevrede edinilen bilgilerde bu öğrenmeyi sağlayabilirler.

       İsmail Mahir Efendi, köylünün eğitilmesi gerektiğini ilk söyleyen eğitimcilerimizden birisidir.

      Pestallozi , ‘’El ile Bilinci’’ birlikte geliştirmek, “iş ile eğitimi” birleştirerek ve yaparak yaşayarak eğitmek temel alınırsa yoksul köylü refaha kavuşabilir diyordu.  

    Kerschensteiner, eğitim toplum yararına olmalıdır diyor ve iş okulu kavramını geliştirmek lazım diyordu..

      John Dewey, aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu kabul edilir. Mustafa Kemal Atatürk tarafından davet edilmiş ve kendisinden bir rapor istendiğinde, ülke nüfusunun 13 milyon olduğunu bu insanların da 11 milyonunun köylerde yaşadığını gören Dewey sunduğu raporda köylünün eğitilmesine işaret etmiştir.

        Tonguç da, “Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver (aydın) insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği suyu içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir. Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır.” "Elimden gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım." demektedir.

       İsmet İnönü, Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel gibi isimlerin hepsi de köylünün eğitilmesi konusuna yürekten inanmış insanlardı.

       Bu konuya yürekten inanmış asıl birisi vardı ki O ta Sakarya meydan savaşı sırasında çadırında iki gün iki gecede çok etkilenerek Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu adlı kitabını gözlerini ıslattığı mendillerle sile sile bitirmiş, bitirdiğinde de “Cidden muvaffak olmuş. Şu barış kurulsa da memleketin sosyal yaralarını tedaviye başlasak.” diyen Mustafa Kemaldir. Mustafa Kemal’i etkileyen kitaplardan birisi de Grigory Petrov tarafından yazılan Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı kitap olmuştur. Özellikle “ Bataklık mı, Zambaklık mı? Sorusunun da etkili olduğu düşünülmelidir.

      Köy enstitüleri sisteminin kurulmasında ve uygulamalarından yukarıda sayılan eğitimci ve yöneticilerin hepsi ilerletici güç olmuştur ve bu güçle 21 merkezde: İzmir Kızılçullu (1937), Eskişehir Çifteler (1937), Kırklareli Kepirtepe (1938), Kastamonu Gölköy (1938), Malatya Akçadağ (1940), Samsun Akpınar (1940), Antalya Aksu (1940), Kocaeli Arifiye (1940), Trabzon Beşikdüzü (1940), Kars Cılavuz (1940), Adana Düziçi (1940), Isparta Gönen (1940), Kayseri Pazarören (1940), Balıkesir Savaştepe (1940), Ankara Hasanoğlan (1941), Konya İvriz (1941), Sivas Pamukpınar (1941), Erzurum Pulur (1942), Diyarbakır Dicle (1944), Aydın Ortaklar (1944), Van Ernis (Erçiş) (1948).  Enstitüler açılmıştır.

       Köy Enstitüleri müfredat içeriği, insan temelli yönetim anlayışı ile liyakatli yönetici, öğretmen, usta öğretici ve tüm çalışanlarıyla, ortaya konulan eser ve yetiştirdiği binlerce lider özellikli öğretmenle  eğitim tarihimizde önemli görevler yaparak yerini almış, gururla anmayı sürdüreceğimiz ve aydınlanma ülküsü açısından da hep örnek alacağımız bir sistemler bütünüdür.

       Kuruluşunun 86. Yılı Kutlu olsun.   17.04.2026    Hıfzı Yetgin

12 Nisan 2026 Pazar

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

 

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

Her şeyin başı sağlık derlerdi de çok umursamazdık.

Gençtik, yaştık, diriydik. Tek derdimiz sevdamızdı.

Sanki bize ait bir vücudumuz yoktu.

Sabah girdik mi yola 40 km. Durmadan yürür varırdık hedefe.

Ne ayağımızın farkında olurduk ne bacağımızın.

Ne dağ, ne düz, ne iniş, ne yokuş takıyorduk, ne merdiven...

Ne çamur bilirdik, ne bataklık. Ne sıcak. Ne soğuk .

Kalbimiz gece gündüz sağlıkla çarpardı. 

Sevdamızı anımsatmasa farkında bile olmazdık.

Kırılınca bildik kemiğimiz olduğunu.

 Ağrıdıkça öğrendik dişimizin yerini. Böbreğimizin, midemizin olduğunu da.

Dedik ya Ağrımasa bilmezdik kalbimizin yerini.

Sonra yağlarımız çoğaldı. Kaslarımızı azaldı.

Kilolar artarken kurumaya başladı cildimiz.

Yokuşlar mı çoğaldı… Dikleşmeye mi başladı düzlükler.

Merdiven basamakları daha mı çoğaldı ne?

Dün sayısını bile bilmezken artmaya başladı gün gün…

Kütür kütür ederdi yerken dökme şeker…

Çok fındıklar kırdık hem de öz dişimizle…

 “Mercimekler fırında”  nefes aldığımızdan habersizdik.

 Şekerin zarar vereceği aklımıza bile gelmezdi.

Ateşin mi var, alnına iki dilim patates sar.

Göbeğin mi düştü, kalburu çarşafla  sarıp oklava ile sıktırsın nenen.

Birde iki de bir geğreğimiz batardı da,

 köyde parmakları ince bir teyzemiz tutar alt kaburgalarımızı hırt tan ettirir.

 Hadi koş derlerdi. Geçer giderdi.

İlk kez gripin diye bir şey tanıdık.

Sonra aspirin denirdi her bakkalda bulunan.

En “ağır”  hastalıkta bile “bi aspirin iç geçer” denirdi… Geçerdi gerçekten.

Sonra sonra ilaçlarla tanıştık.

 Birken, iki oldular, giderek bir avuç... şimdi avuç avuç.

Önceden her şeyi çekincesiz yer içerken, ilk kez bir kaç kaşık bal yiyince anladık balın bile delisi var.

 Sonra sonra yediğimize, içtiğimize dikkat eder olduk…

Dikkat edin gerçek şu ki… Şakaya gelmiyor sağlık.

Herkese sağlık diliyorum.

Her şeyin başı sağlık. Sağlıkla yaşayın. Sağlıkla kalın.

                                                                                        Hıfzı Yetgin

NOT: Bu yazıyı düz yazı gibi yazdım. Ama, okuyan pek çok arkadaşım şiir gibi algıladılar. Ben de uydum dostlara biraz hadi "şiir" niyetine. Hıfzı Yetgin

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes