24 Nisan 2026 Cuma

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN    https://youtu.be/_kU9ZoYJsho

18 Nisan 2026 Cumartesi

KÖY ENSTİTÜLERİ

 

KÖY ENSTİTÜLERİ

Köyde doğmuş köyde büyümüş insanlar, köy bağlantısı olan insanlar ya da at ile ilgilenen insanlar bilirler. Bir atı dizginlerinden çekerek istediğiniz yere götürebilirsiniz. Söz gelimi atı çeşmenin başına kadar zorla götürebilirsiniz. Ama bir ata istemediği sürece asla su içiremezsiniz.

       Amacınız ata su içirmekse onda su içme ihtiyacı duyurmanız gerekir. Bu amaca yönelik ne yapabilirsiniz? Sesli düşünüyorum. Örneğin bir elinize şeker, bir elinize tuz alırsınız. Ata bir süre tuz ve şeker yalatırsanız aradan çok zaman geçmeden at da su içme ihtiyacı oluşturabilirsiniz. Bu uygulamalardan sonra da atı çeşmenin başına götürürseniz bu kez de hayvan kanmadan sudan başını kaldırmayacaktır. İnsan içinde bilgiye ulaşmayı ihtiyaç haline getirebilirseniz insan o bilgiye kendi çabaları ile tüm yolları deneyerek ulaşacaktır. Yine sesli düşünelim. Örneğin,  “Hiç su içmeden yaşamını sürdürebilen canlı var mıdır?” diye bir soru ile karşılaşsanız. Soru sizde bu bilgiye ulaşma ihtiyacı yaratmışsa ansiklopedilerden, bilgi iletişim araçlarından ya da yapay zekâ gibi araçları kullanarak bu bilgiye ulaşmaya çalışacağınız neredeyse kesin gibidir. O zaman şu yargıya varabiliriz. İnsana bir şeyi, bir bilgiyi, bir beceriyi, davranışı, değer duygusunu öğretmek istiyorsanız ihtiyaç hissettirmeniz gerekir.

        J. Piaget diyor ki: “İnsan kişisel yaşantı yoluyla öğrenir.” Yani öğreneceği şeyin denemesini yapması gerekir ki öğrenebilsin. Piaget’e göre bir evde yanan bir soba ve 3 yaşında da bir çocuk varsa anne baba, evdeki büyükler bu çocuğa ne kadar “Bak elini sobaya dokundurursan elin yanar.” derlerse desinler. Çocuk ancak sobaya elini değdirir ve eli yanarsa işte sobanın elini yakacağı bilgisini o an öğrenir. Diye söylüyor. Bu durumda Piaget e göre bir yargıya varacak olursak “Bireyler kişisel deneyim yoluyla öğrenirler.” diyebiliriz.

          Lev Semyonoviç Vygotsky, Bir Sovyet psikologdur. Gelişim psikolojisi ve eğitim psikolojisi alanlarında yaptığı çalışmalarla tanınır. Vygotsky de çocuk “Bir rehber veya çevre desteği ile çalıştığında çocuktaki öğrenme daha fazla olacak potansiyel beceri bilgi daha fazla ve rahat biçimde ortaya çıkacaktır.” Diye söyler. Yani Vygotsky’e göre “Yüzme bilmeyen bir insanı denize atarsanız boğulur.” Bu bilgiyi insanın öğrenmesi için insanın illa boğulması gerekmez. Bu çevrede oluşmuş bir bilgidir ve insanlar bu bilgiyi çevreden alırlar. Yine Vygotsky ye göre “Sel yatağına ev yapılmaz. Yaparsanız o evi sel alır.” İnsanların bu bilgiye ulaşmaları içinde sel yatağına ev yapmaları ve o evi de selin yıkması gerekmez. Buradan da şu yargıya varabiliriz. İnsanlara her şey, bilgi beceri davranış değer duygusu vb. öğretmek için illaki kişisel tecrübe etmelerine gerek olmayabilir. Çevrede edinilen bilgilerde bu öğrenmeyi sağlayabilirler.

       İsmail Mahir Efendi, köylünün eğitilmesi gerektiğini ilk söyleyen eğitimcilerimizden birisidir.

      Pestallozi , ‘’El ile Bilinci’’ birlikte geliştirmek, “iş ile eğitimi” birleştirerek ve yaparak yaşayarak eğitmek temel alınırsa yoksul köylü refaha kavuşabilir diyordu.  

    Kerschensteiner, eğitim toplum yararına olmalıdır diyor ve iş okulu kavramını geliştirmek lazım diyordu..

      John Dewey, aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu kabul edilir. Mustafa Kemal Atatürk tarafından davet edilmiş ve kendisinden bir rapor istendiğinde, ülke nüfusunun 13 milyon olduğunu bu insanların da 11 milyonunun köylerde yaşadığını gören Dewey sunduğu raporda köylünün eğitilmesine işaret etmiştir.

        Tonguç da, “Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver (aydın) insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği suyu içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir. Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler değil kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır.” "Elimden gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım." demektedir.

       İsmet İnönü, Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel gibi isimlerin hepsi de köylünün eğitilmesi konusuna yürekten inanmış insanlardı.

       Bu konuya yürekten inanmış asıl birisi vardı ki O ta Sakarya meydan savaşı sırasında çadırında iki gün iki gecede çok etkilenerek Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu adlı kitabını gözlerini ıslattığı mendillerle sile sile bitirmiş, bitirdiğinde de “Cidden muvaffak olmuş. Şu barış kurulsa da memleketin sosyal yaralarını tedaviye başlasak.” diyen Mustafa Kemaldir. Mustafa Kemal’i etkileyen kitaplardan birisi de Grigory Petrov tarafından yazılan Beyaz Zambaklar Ülkesi adlı kitap olmuştur. Özellikle “ Bataklık mı, Zambaklık mı? Sorusunun da etkili olduğu düşünülmelidir.

      Köy enstitüleri sisteminin kurulmasında ve uygulamalarından yukarıda sayılan eğitimci ve yöneticilerin hepsi ilerletici güç olmuştur ve bu güçle 21 merkezde: İzmir Kızılçullu (1937), Eskişehir Çifteler (1937), Kırklareli Kepirtepe (1938), Kastamonu Gölköy (1938), Malatya Akçadağ (1940), Samsun Akpınar (1940), Antalya Aksu (1940), Kocaeli Arifiye (1940), Trabzon Beşikdüzü (1940), Kars Cılavuz (1940), Adana Düziçi (1940), Isparta Gönen (1940), Kayseri Pazarören (1940), Balıkesir Savaştepe (1940), Ankara Hasanoğlan (1941), Konya İvriz (1941), Sivas Pamukpınar (1941), Erzurum Pulur (1942), Diyarbakır Dicle (1944), Aydın Ortaklar (1944), Van Ernis (Erçiş) (1948).  Enstitüler açılmıştır.

       Köy Enstitüleri müfredat içeriği, insan temelli yönetim anlayışı ile liyakatli yönetici, öğretmen, usta öğretici ve tüm çalışanlarıyla, ortaya konulan eser ve yetiştirdiği binlerce lider özellikli öğretmenle  eğitim tarihimizde önemli görevler yaparak yerini almış, gururla anmayı sürdüreceğimiz ve aydınlanma ülküsü açısından da hep örnek alacağımız bir sistemler bütünüdür.

       Kuruluşunun 86. Yılı Kutlu olsun.   17.04.2026    Hıfzı Yetgin

12 Nisan 2026 Pazar

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

 

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

Her şeyin başı sağlık derlerdi de çok umursamazdık.

Gençtik, yaştık, diriydik. Tek derdimiz sevdamızdı.

Sanki bize ait bir vücudumuz yoktu.

Sabah girdik mi yola 40 km. Durmadan yürür varırdık hedefe.

Ne ayağımızın farkında olurduk ne bacağımızın.

Ne dağ, ne düz, ne iniş, ne yokuş takıyorduk, ne merdiven...

Ne çamur bilirdik, ne bataklık. Ne sıcak. Ne soğuk .

Kalbimiz gece gündüz sağlıkla çarpardı. 

Sevdamızı anımsatmasa farkında bile olmazdık.

Kırılınca bildik kemiğimiz olduğunu.

 Ağrıdıkça öğrendik dişimizin yerini. Böbreğimizin, midemizin olduğunu da.

Dedik ya Ağrımasa bilmezdik kalbimizin yerini.

Sonra yağlarımız çoğaldı. Kaslarımızı azaldı.

Kilolar artarken kurumaya başladı cildimiz.

Yokuşlar mı çoğaldı… Dikleşmeye mi başladı düzlükler.

Merdiven basamakları daha mı çoğaldı ne?

Dün sayısını bile bilmezken artmaya başladı gün gün…

Kütür kütür ederdi yerken dökme şeker…

Çok fındıklar kırdık hem de öz dişimizle…

 “Mercimekler fırında”  nefes aldığımızdan habersizdik.

 Şekerin zarar vereceği aklımıza bile gelmezdi.

Ateşin mi var, alnına iki dilim patates sar.

Göbeğin mi düştü, kalburu çarşafla  sarıp oklava ile sıktırsın nenen.

Birde iki de bir geğreğimiz batardı da,

 köyde parmakları ince bir teyzemiz tutar alt kaburgalarımızı hırt tan ettirir.

 Hadi koş derlerdi. Geçer giderdi.

İlk kez gripin diye bir şey tanıdık.

Sonra aspirin denirdi her bakkalda bulunan.

En “ağır”  hastalıkta bile “bi aspirin iç geçer” denirdi… Geçerdi gerçekten.

Sonra sonra ilaçlarla tanıştık.

 Birken, iki oldular, giderek bir avuç... şimdi avuç avuç.

Önceden her şeyi çekincesiz yer içerken, ilk kez bir kaç kaşık bal yiyince anladık balın bile delisi var.

 Sonra sonra yediğimize, içtiğimize dikkat eder olduk…

Dikkat edin gerçek şu ki… Şakaya gelmiyor sağlık.

Herkese sağlık diliyorum.

Her şeyin başı sağlık. Sağlıkla yaşayın. Sağlıkla kalın.

                                                                                        Hıfzı Yetgin

NOT: Bu yazıyı düz yazı gibi yazdım. Ama, okuyan pek çok arkadaşım şiir gibi algıladılar. Ben de uydum dostlara biraz hadi "şiir" niyetine. Hıfzı Yetgin

6 Nisan 2026 Pazartesi

GÖRÜNEN SİYASET

23 Mart 2026 Pazartesi

ÖĞRETMEN CUMHURİYET SAVUNUCUSUDUR

 

                          ÖĞRETMEN CUMHURİYET SAVUNUCUSUDUR

Tarihçiler 1699 yılında imzalanan Karlofça anlaşması ile Osmanlının gerileme devrinin başladığını kabul ederler. Doğru bir tespittir. İşte biz Anadolu ve Trakya’yı yurt tutmuş ve bu coğrafyada yaşayan insanlar 1699’dan 1923 yılına kadar. Binlerce kilometre kare toprak kaybımıza, yenilmişliklerimize, yenik sayılmışlıklarımıza, horlanmışlıklarımıza, tüm aşağılanmışlıklarımıza, yıllarca yitirdiğimiz on binlerce şehit ve gazimize ve  nedenini bilemediğimiz aç kalışlarımıza hep ilaç arayıp durduk.

            Bu ilaç arama süremiz demek ki tam 224 yıl sürmüş. 224 yıl sonra Mustafa Kemal diye bir dahi çıktı. Bizi biraraya getirdi.  Bize Cumhuriyet ilacını önerdi. Biz Cumhuriyet ilacını aldıktan sonra iyileşmeye başladık. O ilaçla birlikte kendimize geldik. Suyumuza, havamıza, toprağımıza demir yollarımıza sahip çıkabildik. Limon, portakal, arpa, buğday satarak fabrikalar kurduk. Bağımsız bir devlet olarak 103 yıldır da o ilaç sayesinde ayakta durabiliyoruz. Kim ne yaparsa yapsın. Kim kiminle ne iş tutarsa tutsun. 224 yıl öncesi 103 yıl da sonrası 437 yıllık bir iyileşme çabasını bu millet unutmaz. Bir çırpıda kenara koymaz. Zor gününde bir bir hatırlar pir hatırlar. Ama zor günlerde iyi işler yapanlar da ayrıca bir değerdir. Onlar hiç unutulmaz. Ziya Paşa “ Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.  Şahsın görünür rütbeyi aklı eserinde.” diyor.

İşte hepimizin görünen eseri Cumhuriyete sahip çıkma ve savunma düzeyimizdir. Okullar olarak uyguladığımız ulusal ve uluslararası akademik eğitimlerimiz, dil programlarımız, sanat ve spor programlarımız, ulusal bilinç ve evrensel insani değerleri kazandırma çabalarımız bizim eserimiz olarak görünecektir. Bu önemli görevleri gerçekleştirme çabası içerisinde olan her okul bir Cumhuriyet kurumudur.

Bu kurumlarla yolu kesişmiş bu kurumların Cumhuriyet Kurumu olmasına katkı sağlamış herkes de Cumhuriyet’e omuz vermiş savunuculardır. İstisnası binlerde bir oranını geçmeyecek sayıda kişi dışında her öğretmen Cumhuriyet savunucusudur. Öğretmenler olarak da bu özelliğimizle saygıyı en çok hak eden insanlarız. Hepinize artarak çoğalan başarılar diliyorum.  

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Gözlerinizden öpüyorum.        

                                                                                  .03.2026 Hıfzı Yetgin


22 Mart 2026 Pazar

LİDER TV DE HIFZI YETGİN'DEN SÖZ EDİLDİ


 

9 Mart 2026 Pazartesi

ÇANAKKALE ZAFERİNDE VE MUSTAFA KEMAL FAKTÖRÜ.

 ÇANAKKALE ZAFERİNDE  VE MUSTAFA KEMAL FAKTÖRÜ.

ÇANAKKALE ZAFERİ ÜZERİNE,

İngilizlerin amacı Çanakkale Boğazını ele geçirmek, İstanbul’u işgal etmek, Alman - Türk ittifakını bitirmek ve çarlık Rusya’sına destek olmaktı.

          Kumandanlar toplandı. Ordu kumandanı Alman general Otto Liman Von Sanders, Çanakkale’de çıkarmanın kilit Bahir’den başlayacağını düşünüyordu. Mustafa Kemal “Hayır!” diyor ve empati yaparak Suvla Koyundan çıkacaklar diye ısrar ediyordu. Liman von Sanders akıllı bir general. Mustafa Kemal‘in askerî sezgilerini de çok önemsiyordu.

Mustafa Kemal’e,

- “Suvla koyu tarafına git, bölgeyi incele. Durumu bana  rapor et.” Dedi. Mustafa Kemal süratle bölgeye intikal etti. Yanında az sayıda asker var. Suvla koyuna tepeden baktığında  Bir de ne görsün. Anzaklar Suvla koyundan çıkmışlar, Conk Bayırı’na doğru ilerleme hazırlığındalar. Tüm koy düşman askeri ile dolu ama ortada Türk askeri yok. Mustafa Kemal yanındaki haberleşme subayına :

-“Derhal haber ver, 57.  Alay acil buraya gelsin.” der. Birlikte getirdiği  keşif birliğine  yani askerlerine de.

- “Yere yat, siper al, bekle.  Ben kırbacımı şaklattığım an herkes ateşe başlasın.” Diyor.  Askerler yere yatıyorlar. Kendisi de bir kayanın üzerine çıkıyor elinde kırbacı….

Mustafa Kemal coğrafyayı  biliyor İngilizlerin kullandığı piyade  tüfeklerinin  menzilini biliyor.  Kendisini görecekler ateş edecekler ama mermiler kendisine erişmeyecek. Bunu da biliyor. Anzak ateşi başlıyor. Hedef Mustafa Kemal ama onda hiç telaş yok. Soğukkanlı. Yerde siper almış bekleyen askerdeki morali düşünebiliyor musunuz? Herkes yere yatmış Kumandan kayanın üzerinde, elinde kırbaç… Anıt gibi duruyor. Mustafa Kemal aynı zamanda döneminin en entelektüellerinden birisi çok okuyor, çok tartışıyor. 

O yıllarda dünyada bir efsunlanma söylemi var. Tüm dünyada en çok da Avusturalya ‘da çok yaygın. Mustafa Kemal bunu da biliyor. Düşman askerleri ateş üstüne ateş ediyorlar. Ama Mustafa Kemal dimdik kayanın üzerinde. Savaş sanatını bilenler arasında yaygın bir söz vardır, Welington’un bir sözüdür: “Kumandanı savaş alanında görülen ordu, 60.000 askere bedel üstünlük sağlar.” der. Bu moral taktiğini Napolyon da çok kullanmıştır. Şimdi bir de karşıdaki askerin moralini düşün. Ateş edip duruyorsun, ateş ettiğin kişi dimdik ayakta. “Efsunlu Kumandan“ diyorlar Mustafa Kemal için. Tabii ki bu durum içlerinde moral bozukluğu da  yaratıyor. İşte bu anlarda tam burada Mustafa Kemal de ölçüyü kaçırmış olacak ki bir çat sesi duyuluyor. Mustafa Kemal sendeliyor. Yaver,

- ‘’ Kumandanım ‘’ derken Mustafa Kemal ‘’sus’’ işareti yapıyor. Çünkü asker hissederse morali bozulacak. Mustafa Kemal kayayı kendisine siper ediyor.

İşte bunlar yaşanırken o sırada 57 alay da yetişiyor. Ve Çanakkale’de Destan yazılıyor.

 Sevgili okurlar geçtiğimiz temmuz ayında bir İngiltere seyahatim oldu. Torunumun sınıf arkadaşının babası film yönetmeniymiş. Daha çok da askeri filmler çekiyormuş. Bizimkilere de Mustafa Kemal büyük insan, Türkler çok şanslı millet falan diye her gördüğü yerde iltifatlar ediyormuş. Bizimkilerde ya babam sizi tanısa çok sevinirdi falan derlermiş. Benim geldiğimi duyunca tanışmak istemiş. Bizimkilerde davet etmişler. Bahçede oturuyoruz. Torunum tercümanlık yapıyor. Sohbet ilerledi. Adam bir şeyler söylerken gözlerinden yaş akmaya başladı. Torunum da duygulandı. Çevirirken yutkunmaya başladı. Ne oluyor dedim? Torunum,

-Dede, Mustafa Kemal Anzak askerlerinin annelerine bir mektup göndermiş. O mektubu ezberledim. Her yerde tekrarlıyorum. Diyor ve mektubu okuyor. Dedi. Duygulanma sırası bendeydi. Ben de sesli olarak 

-" Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! burada dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızda huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim de evlatlarımız oldular. “ Mustafa Kemal Atatürk. 

Gerçekten çok büyük bir insan ve bu çok büyük insan iyi ki bizim.

Bugün bize onurla bir tarih armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi minnetle anıyoruz. Ruhları ŞAD OLSUN. Vatanımız Sağ olsun.                                                                            04.03.2026 Hıfzı Yetgin


23 Nisan 1973 GÜZELYAYLA

 23 Nisan 1973 GÜZELYAYLA




2 Mart 2026 Pazartesi

KONUŞABİLMEK VE SAVAŞ ÜZERİNE:


        KONUŞABİLMEK VE SAVAŞ ÜZERİNE: 
   Konuşabilmeyi beceremeyen ülkelere savaşmayı yasaklamak lazım.
     Hem konuşabilmenin, hem savaşabilmenin modelini arayanlara... Bizim Kurtuluş Savaşımız, 2. dünya Savaşındaki tutumumuz, Kıbrıs Barış Harekatı ve Ukrayna-Rusya savaşında izlediğimiz yol  model olabilir.  Hıfzı Yetgin 

 

23 Şubat 2026 Pazartesi

EĞİTİM İNSANLAŞTIRMA ÇABASIDIR.

 

         EĞİTİM İNSANLAŞTIRMA ÇABASIDIR.

Hapşırır birisi. Yanındaki iyi yaşa der. Eğitim iyi yaşamaktır. Nitelikli yaşamak diyeceğim ama tam karşılamıyor. Kaliteli yaşamak deyince sanki daha anlamlı oldu gibi. Kısaca yaşamak, mutlu yaşamak, sıkıntısız yaşamak, sağlıklı yaşamak diyelim.

       Yaşamak denilince de akla canlılık geliyor hemen. Yani hayat. Hayat denilen “kavga” ise kavga sözcüğü biraz itici gelse de aslında insana bir armağan. Şimdi biraz bencilleşeceğim. Bence bir o kadar güzel armağan da öğretmen olmaktır. Ama koşulu vardır. Nedir koşul derseniz. Öğretmen olmanın hakkını vermektir koşul. Çünkü yeni sulara, eski haritaları bir kenara bırakarak yeni sulara bizi, sizi, herkesi eğitim götürebilir. İşte o zaman yıldızlara bakabilmeyi bilen insanlara ihtiyacınız olur. O nedenle diyorum ki yıldızlara bakmayı bilen insanlar götürür bizi yeni sulara. İşte o meslek öğretmenlik. Yani yeni sulara açıldığınızda yolunuzu bilebilesiniz diye var. Öğretmenler hep eski haritaları kullanan insanlar değildir. Hep aynı rotalarda gidip dönen insanlar da değildir. Demek öğretmen olmanın bir koşulu da eski harita bağımlısı olmamak öyleyse. Eski haritaları bırakabilmenin bir koşulu da bağımsız ve tarafsız olmaktır. Yönetici tanımında ayrılabilirim. Ama öğretmensen koşul bu. Bu koşul sana uymuyorsa adına eğitimci, öğretmen, eğitmen vb. sözcükleri eklememen gerekir. Demek ki neymiş? Dünyanın her köşesinde eğitim işiyle ilgilenen her öğretmenin en önemli özelliği dünyanın her yerinde bağımsız ve tarafsız olmalarıymış. Eğer bu koşula uyamıyorsan ateist, Şamanist, Musacı, İsacı ve Muhammediler arasında mesafeni ayarlayamazsın.  Tek kafa “idealinle” iğne ile kuyu kazarsın. Farklılıklara saygıyı, canlılara saygıyı özetle saygılı olmayı sağlayamazsın. O zaman da yaptığın iş eğitim olmaz “intihar bombacısı”,  yetiştirmeye dönüşür. Daha da uzatalım. Herkesin bizim gibi düşünmesi gerekmez. Farklı düşünen de düşünmeyen de her insan, insan olduğu için bir kere saygındır. Saygıyı hâk eder. Demek saygı görme de koşul düşüncesi falan değildir. İnsan olması yeterlidir. İnsan diye saygı göstermeye başladığında orada barış gelişir. Orada kardeşlik gelişir. İklim insan yetiştirmeye uygun ortama kavuşur. Dünyada bunun örnekleri çok görülmüştür.

Tekrar edelim. Gerçekten eğitim kardeşliktir. Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin. Demek ki neymiş?  Önemli bir söz: “Sevdiklerin kadar iyisin ve nefret ettiklerin kadar kötü.” Tercihimiz iyiden yanaysa sevgi gelişir. Orada eğitim vardır. Hiçbir renk, hiçbir ırk, hiçbir coğrafyada eğitim işiyle uğraşıp da başkasını ötekileştiren öğretmen olmaz. Biz öğretmenlerin ötekimiz olmaz. Biz herhangi bir insan değiliz. Öğretmeniz biz. Eğitim işin içindeyse İnsanlardaki insana yabancı davranışlar giderek azalır ve yok olur. Hoşgörüsüzlük olmaz. Anlayışsızlık olmaz. Bağnazlık olmaz. Dar kafalılık olmaz. Çünkü eğitim bunların olmaması için uğraşır. Eğitim yoksa mazaallah cehalet hem elde, hem başta ve hem de baki kalıverir.

           Son sözleri söyleyerek toparlayalım. Eğer yaptığınız iş fen, matematik, kimya vb. öğretmekle sınırlı kalıyorsa insansı olarak karşında duran canlıyı insanlaştırman zorlaşır. Halbuki amaç İnsanlaştırmaktır . Erasmus  “hayvan, hayvan olarak doğar. Yaşamak için özel bir şeye ihtiyacı yoktur.” diyor.  Buradan devam edelim. İnsan, insan olarak doğmaz. Doğduğunda bir canlıdır. Eğitimle insanlaştırır ya da başka bir şeye dönüştürürsünüz. 22.02.2026 Hıfzı Yetgin

 

21 Şubat 2026 Cumartesi

ÖĞRETMEN DOĞRUYU SÖYLER



 


19 Şubat 2026 Perşembe

HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ RAMAZAN AYI BOYUNCA DA AŞAĞIDA BELİRTİLEN HUSUSLARA ÖZEN GÖSTERİLMESİ İNSANSILIKTAN KURTULMAMIZA İNSANLAŞMAMIZA KATKI SAĞLAR,

HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ RAMAZAN AYI BOYUNCA DA AŞAĞIDA BELİRTİLEN HUSUSLARA ÖZEN GÖSTERİLMESİ İNSANSILIKTAN KURTULMAMIZA İNSANLAŞMAMIZA KATKI SAĞLAR,

1-Her tür bedensel ve psikolojik temizliğe dikkat edilmesi, dedikodu, alaya alma, aşağılama, sözlü ve fiziki şiddet ile tüm negatif düşüncelerden uzak durulması,

2- Sevgi, yardımlaşma ve dayanışma sözcüklerinin daha çok kullanılmaya çalışılması, güler yüzlülüğün asla bırakılmaması, incinsen bile incitilmemesi,

3-Evrensel çevre bilinciyle hareket edilmesi, din, dil, ırk, siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın insan haklarına ve tüm canlı haklarına saygı gösterilmesi,

4- Geçmişte bilerek ya da bilmeyerek kırdığımız, üzdüğümüz zarar verdiğimiz hısım-akraba, arkadaş, komşu ve her insanın gönlünün alınması, özeleştiri yapılması,

5-Çevremizde yoksul ve yardıma ihtiyaç duyan komşularımız, arkadaşlarımız varsa onlara onurlarını zedelemeden gizliliğe özen gösterilerek destek olunması,

6- Aile içinde ulusal ve dini değerlerimizi öne çıkaran konuşmalara yer verilmesi, ramazan anılarının paylaşılması, bu konuda örnek olaylara dayalı anlatımlar yapılması,

7- “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir” Atatürk .“İlim Çin'de bile olsa gidip onu alınız” Hz. Muhammet. Bu sözlerin içeriklerinin anlatılması, bu çerçevede evrensel düzeyde insanlık için önemli buluşlar yapmış insanların hatırlanması,

8- İftar vaktinden epey önce olacak şekilde yetim ve öksüz çocukların aileleri, şehit ve gazi aileleri, yaşlıların bulunduğu aileler, engelli vatandaşlarımızın aileleri, anne ve babalarından ayrı yaşayan öğrenci evleri, yoksul aile ziyaretlerine yer verilmesi, gidilirken aile bütçesi olanakları içerisinde olası ihtiyaç duyulabileceği öngörülen mütevazı hediyeler götürülmesi,

9- Kendisi yapıyor olsun veya olmasın… Herkesin inancına, ibadetine, namazına ve orucuna saygı duyulması,

10- Başkalarının sözlerine ve düşüncelerine katılmama özgürlüğümüzün olduğunun bilinmesi, ama başkalarının da bu özgürlüklerinin olduğunun kabul edilerek saygı gösterilmesi.

11-Her tür aşırılıklardan uzak durulması,

    Olmazsa olmaz önemsediğim önceliklerim ve önerilerimdir. 18.02.2026

                                                                                       Hıfzı Yetgin

  


15 Şubat 2026 Pazar

ALFABELER

 ALFABELER

https://mahiye.com/index.php/mayana-kitapligi/

https://mahiye.com/index.php/mayana-kitapligi/

5 Şubat 2026 Perşembe

OKUL GAZETE VE DERGİLERİ

   Önbilgi: Geçmişte Antalya İl milli Eğitim Müdürlüğü olarak bir dergi çıkarmıştık. Derginin de yasal olarak çıkmasını istiyorduk. O zamanın Antalya valiliği basın yayın Müdürü sayın Mustafa Uysaldan  çıkarılacak dergilerle ilgili açıklama istediğimizde Sayın Uysal da bunu bize dergide yayınlanacak bir yazı şeklinde iletmişti. Biz de hem Milli eğitim Müdürlüğünün dergisini yasal zemine oturtmuştuk. Hem de okullarımızda çıkarılan  dergilerin de yasal zeminde çıkarılması için rehberlik etmiştik.         

                   OKUL GAZETE VE DERGİLERİ

       Çok kıymeti Öğretmen arkadaşlarım; Sayın Valimizin destekleri ve Milli Eğitim Müdürlüğümüzün özverili çalışmaları ile yayınlanan Milli Eğitim Müdürlüğünün mesleki ya­yın organı derginin bu sayısında sizlere okullarımızın çıkarmak istedikleri ve çıkarmakta ol­dukları dergi ve gazetelerden bahsedeceğim.

     Okulları adına dergi ve gazete çıkarmak isteyen okul müdürlerimiz Önce okul dergisi ve gazetesi çıkaracaklarına dair karar almaları gerekiyor. Bu aldıkları kararı Milli Eği­tim Müdürlüğüne başvurarak onaylatmaları ve bunu takiben Valilik Makamına yazacakları bir dilekçe ile başvurmaları gerekmektedir. Yayın hayatına başlamadan önce aşağıdaki belgeler Valilikten havale ettirtilerek dilekçeler ile birlikte Emniyet Müdürlüğü Basın ve Protokol 5ube Müdürlüğüne vermeleri gerekmektedir.

İSTENİLEN BELGELER                                                

1-Dilekçe (Valilik Makamından Havaleli) Dilekçede Yayının dili, zamanı belirtilecek, (örnek:  Türkçe-İngilizce- Almanca) gibi.

2- Basın Kanunu gereğince verilecek Beyanname.

3- Yayın sahibi için Bilgi Çizelgesi.

4- Yayın sahibi için Nüfus cüzdan sureti.

5- ikametgah ilmühaberi .

6- Yayın Sorumlu Yazı işleri Müdürünün Bilgi Çizelgesi.

7-    "     "            "          Nüfus Cüzdanı sureti.

8-    "     "           "           İkametgah İlmühaberi.(Muhtar Tasdikli)

9-    "     "            "          Noter tasdikli diploma.                          :

10- Yayın Şirketi adına ise Ana Sözleşmesİ.                                         

11- Yayın Dernek adına ise Dernek Tüzüğünün tasdikli sureti.

12- Yayın şirketi veya dernek adına yayınlanacak ise Yönetim Kurulu Kararı.

13- Yayın sahip ve Sorumlu Yazı Işlerinin sabıka kayıtları.

14- Yarım kapak Telli Dosya.

Emniyet Müdürlüğüne bu belgeler teslim edildikten sonra kendilerine 5680 Sayılı Basın Kanunun 9. Maddesi gereğince bir alındı belgesi verilecektir. Bu işlemden sonra okul­larımız dergi ve gazetelerin! çıkarabilirler. 5680 Sayılı Basın Kanununun 12. Maddesi ge­reğince, Okul dergi ve gazetelerinin çıktığı günü takip eden çalışma gününde çıktığı yerin Cumhuriyet Savcılığına ve o yerin Mülki Amirliğine ikişer adet vermeleri zorunludur. Halen çıkarılmakta olan okul dergisi sahiplerine ve dergi çıkarmak isteyenlere yardımcı olmak amacıyla bu yazıyı kaleme aldım.

            Bu vesile ile tüm öğretmen arkadaşlarımın Öğretmenler Gününü kutlar, başarılar dilerim.

Mustafa UYSAL Antalya Valiliği Basın Müdürü

2 Şubat 2026 Pazartesi

GYGES’İN BULDUĞU YÜZÜK VE DEMOKRASİ

       GYGES’İN BULDUĞU YÜZÜK VE DEMOKRASİ

      Gyges, Lidya kralının hizmetinde çok dürüst, adaletli ve çalışkan bir çobandır. Günün birinde koyunları otlatırken bir deprem olur. Toprakta çatlaklar ve yarıklar oluşur. Büyükçe yarığın içine inen meraklı Gyges, orada bir altın yüzük bulur. Yüzüğü parmağına takar. O anda Gyges  için bu yüzük altındır ama sıradan bir yüzüktür. Çobanlar her ay sonunda kralı bilgilendirmek ve talimatlarını almak için sarayda toplanmaktadırlar. Gyges toplantıya parmağında yüzükle gider.

Toplantı sırasında konuşmalar uzadıkça ve sıradanlaştıkça Gyges parmağındaki yüzükle oynamaya başlar. Gyges oynarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde çevirir. Yüzük taşı avucunun içine çevrildiğinde Gyges görünmez olmaktadır. Taş elinin üzerine geldiğinde ise tekrar görünür duruma gelmektedir. Gyges ve yanındakiler bu duruma çok şaşırırlar. Gyges yüzüğün tılsımını keşfettikten sonra üzerinden hem kralın hem toplumun denetiminin kalktığını, bu farklılığın kendisine pek çok alanda kontrolsüz “hareket özgürlüğü “ sağladığını hisseder.

O dürüst, adaletli ve çalışkan çobanda hızlı değişiklikler oluşmaya başlar. Yaşantılar çoğaldıkça Gyges kendisine bir hareket tarzı planlar ve görünmez olarak saraya girer. Yüzüğün sağladığı bu farklılıkları kullanarak kraliçeyi baştan çıkarır. Kraliçe ile birlikte olmaya başlarlar. Kraliçenin de desteği ile ikisi birlikte kralın ölmesini (öldürerek) sağlarlar ve kendisini kral ilan eder.

Gyges yüzüğün kendisine sağladığı ayrıcalığın yanı sıra gücüne bir de kral gücünü ekleyince artık 'her istediğin, hiç çekinmeden hiçbir baskı da hissetmeden ahlak, adalet ve dürüstlük gibi kavramlara da uymak gibi bir zorunluluğu olmadan pervasızca uygulamalar yapmaya başlamıştır. Ve bunları da hiç kimse görememektedir.

Görünmez olununca insan doğası hemen devreye girecek ve doğa gereği üzerine toplum ve çevre denetimini hissetmemeye, ahlak, hukuk vb. kuralların kendisi için de uygulanabileceğini düşünmemeye başlarsa acaba neler yapabilir? Bunun düşünülmesi gerekir.

Yaptıklarımın sonucuna katlanma zorunluluğum kalmamışsa işlediğim bir kusur, kabahat veya suçtan bir uyarı, kınama veya ceza almayacaksam hele hele yakalanma diye bir derdim de kalmamışsa, ayıplanma, dışlanma gibi korkularda ortadan kalkmaktadır. O zaman da dürüstlük, adalet, hak, hukuk, eşitlik gibi kavramlarda bireyde karşılık bulmamaktadır. Bu konuda Chris Horner ve Emrys Westacott insanlar için "Kimse mecbur olmasa ‘ahlâklı’ davranmaz!” diyorlar.

O zaman bir soru ile şu önermede bulunabiliriz.

O halde hak, hukuk, adalet, eşitlik, ahlak gibi şeyler oynamak zorunda kaldığımız roller midir? Bu oyundaki rollerimiz, toplumda yer bularak yaşamak için ödediğimiz bedeller midir?

Gücü elinde bulunduranların ahlakı ile güçsüzlerin ahlakı aynı mıdır? Trump ile Demirtaş aynı ahlak ölçülerinin sahibi midirler? Birisinin sana “enstrüman” çaldırmayacağım demesi suç oluştururken ötekinin her şeyine el koyacağım demesi nasıl kabul görmektedir? Gyges örneğine bakarak bu soruya yanıt vereceksek gücümüz arttıkça görünmezliğimiz de çoğalmaktadır. Görünmezliğimiz ne kadar çoğalırsa “yakalanma “ riskimiz de o kadar azalmaktadır. Platon, bir yazısında şöyle söyler: “Haksızlıktan şikâyet edenler, haksızlığa uğrayanlardır.” Eğer güçleri yetseydi, haksızlık etmek fırsatını bulan herkes, haksızlık ederdi.” Dünyada bunca yaşanmışlık gözümüzün önündeyken gel de Platon’a hadi ordan diyebilirsen de bakalım. Bir de ezilenlerin  milletinden olanlara soralım. 2026 nın dünyasında güçlü mü olmak istersin haklı mı?

Şimdi bir soru ile bir önermede daha bulunma zamanı geldi. Nedir o?

           Hak, hukuk, ahlak, yasalar, “gelenekler”… İnsanlara boyun eğdirmek için efendilerin belirlediği bir kurallar bütünü müdür? Ya da uygulama gücün varsa bu hak, hukuk, adalet ve “gelenekler”…Efendilerin de istedikleri her şeyi yapmaya kalkışmalarını engellemenin bir yolu olabilir mi?

         Özetle devlet aygıtı, onun kurumları ve kuralları herkesi haksızlık yapmaktan uzak tuttuğu, eşitlik duygusunu hissettirdiği ve saygınlaştırma oranları ne kadar insan merkezli ise yani kölenin haklarını ne kadar koruyorsa her şeye rağmen insan için en iyisi o olacaktır. Çünkü; birisinin sınırını aşıp ötekisine parmak sallamasına bu kurallar yine de sınır çizer. İşte efendiye sınır çizebilme gücü ne kadar fazlaysa demokrasiniz de o ölçüde demokrasidir. 02.02.2026 Hıfzı Yetgin

30 Ocak 2026 Cuma

TÜM ZAMANLARIN EN İYİ FİLİMLERİ

 🎬 Tüm Zamanların En İyi Filmleri

1. Baba

2. Esaretin Bedeli

3. Yurttaş Kane

4. Yedi Samuray

5. Schindler'in Listesi

6. 12 Öfkeli Adam

7. Baba Bölüm II

8. Kazablanka

9. Kara Şövalye

10. Arka Pencere

11. Tokyo Hikayesi

12. 2001: Bir Uzay Destanı

13. Bisiklet Hırsızları

14. Yağmurda Şarkı Söylemek

15. Şehir Işıkları

16. Parazit

17. Tanrı Şehri

18. Sinema Cenneti

19. Tatlı Hayat

20. Metropolis

21. Ucuz Roman

22. Vertigo

23. Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü

24. Sapık

25. Kıyamet

26. İyi, Kötü ve Çirkin

27. Gün Batımı Bulvar

28. Çin Mahallesi

29. Rıhtımlar Üzerinde

30. Üçüncü Adam

31. Ruhların Kaçışı

32. Sıkı Dostlar

33. Harika Bir Hayat

34. Rashomon

35. Yedinci Mühür

36. Dövüş Kulübü

37. Başlangıç

38. Forrest Gump

39. Matrix

40. Guguk Kuşu

41. 8½

42. Mulholland Çıkmazı

43. Kuzeye Kuzeye

44. Oz Büyücüsü

45. Persona

46. 400 Darbe

47. Aşk Zamanı

48. Modern Zamanlar

49. Eve Hakkında Her Şey

50. Pather Panchali

51.Potemkin Zırhlısı

52. Che (2008)

53.  Mandela: Long Walk to Freedom (2013)

54. Viva Zapata! (1952)

55.  Cumhuriyet (1998)

56. Mustafa (2008) 

57. Veda (2010)

58. Dersimiz Atatürk (2010)

59. Atatürk (2023)

60. Kurtuluş (1994)

61. Çanakkale 1915 (2012)

62. Zaferin Rengi (2024)



CAHİL OLDUĞUMUZU ANLAYAMAMAK

         CAHİL OLDUĞUMUZU ANLAYAMAMAK

Bilgiyi cezalandırırsanız, küçümserseniz insanların bilinçaltlarına cehaletin iyi olduğunu önermiş olursunuz. Söz gelimi kitapları suç aracı sayar radyo ve televizyonlarda bunları sergilerseniz. Bunu yaparak cehalet iyidir demiş olursunuz. Yine “Biz okumuş insandan korkarız.” derseniz yine bunu insanlara önermiş olursunuz. Yakın tarihimize bakarak bazı saptamalar yapabiliriz.

Köy gençlerini enstitülere alıp oralarda çağın klasiklerini okutursanız. Onları eğitim, tarım, sağlık alanlarında bilimsel bilgi ile buluşturursanız bunun toplumda bir yansıması olur.

Peki, nasıl bir yansıma olur ?

Gençlerde bir uyanış başlar. Aydınlanma gelişir.

        Anayasanıza düşünce ve örgütlenme ile ilgili haklar yazarsanız (61 Anayasası) bunun da bir yansıması olur. Ki olmuştur. Anayasanın sağladığı özgürlükler ve örgütlenme hakları toplumun tüm kesimlerinde karşılık bulmaya başlamıştır. O günün koşullarında çok önemli özgürlükler, halk kitlelerince keşfedildikçe kullanılmaya başlanmıştır. Kitap okuma oranı hızlıca yükselmiştir.

Sendikal örgütlenmeler, gençlik örgütlenmeleri, kooperatifçilik, mesleki örgütlenmeler hızla yükselmiştir. Bu gelişmeler nüfusa göre patlama düzeylerine ulaşmaya başladıkça da bu durumu kendileri için tehlike görenler tıpkı Köy Enstitüleri’ndeki aydınlanmacı gelişmeyi nasıl durdurdularsa yine de boş durmadılar. 12. Mart’la başladıkları hakları kısma ve halkı baskı altına çabaları 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz ve sonrasında yaşadıklarımızla devam etmiştir.

Sonuç ne oldu?

Cahil kalmak iyidir. Demesek de diyorum ama onu bile söyleyen yetkililerimiz oldu. Devamla “taşımalı eğitim” projeleriyle öğretmenlerin köyle ilişkileri kesilerek neredeyse kasabalara kadar uzanan şube ve bölümleri açılan hocasız üniversiteler ile her mahallede birkaç tane olmak üzere açılan din ve mezhep kurslarıyla müfredatımıza seçmeli ders adıyla başlatılıp fiiliyatta zorunlu ders durumuna getirilen Kur’an-ı Kerim, Dini Bilgiler, Peygamberin Hayatı ve Sosyal Bilgiler ile tarih müfredatlarının içi boşaltılarak da oralara eklemlenen mezhepçi “İslâmTarihi” konularıyla cahil  bırakıldık.

 Şimdi son evreye geçiş hazırlıkları yapılmaktadır. Başkanlıklar, Diyanet İşleri ve Bakanlıkların toplu girişimleriyle kendi mahallelerindeki tacizler, tecavüzler ‘’bir kereden bir şey olmaz” sözleri ile açıktan teorileştirilirken çağdaş tüm kurumların okuttukları kitaplardan, giysilerine varana kadar her uygulamalarına müdahale edilerek çağdaş her kurum en ufak olumsuzlukları basın yayın organları ve iletişim araçlarıyla “habbe kubbeleştirilerek” değersizleştirilmeye çalışılacaktır.

Bunun sonucunda da bir süre sonra toplum artık cahil kaldığını bile anlayamaz duruma getirilecektir.

     Çözüm; kalıcı haklar, kamucu kurumlar ve örgütlü toplum için Ülkemizin ve hepimizin güçlü, iyi planlanmış ulusal, halkçı-devrimci bir ittifaklaşmaya ihtiyacımız bulunmaktadır.

Her koşulda etnik köken, mezhep, ırk ve inanç baz alınmaksızın , ezilenlerin birliği temelinde halk güçleri birleşerek ve Cumhuriyet Devrimi’ne sahip çıkarak, birlikte mücadelenin yolları bulunarak bu saldırılar püskürtülebilir. Ardından ulusal, demokratik ve halkçı reformlarla cumhuriyet devrimi geliştirilebilir.

Değilse. Geçmiş olsun. 28.01.2026 Hıfzı Yetgin

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes