16 Ekim 2026 Cuma

YİTİKLERİ ULAŞTIRAN İYİ İNSANLAR

 Yitikleri Ulaştıran İyi İnsanlar

İki gün önceki yağmur ve sel ortamında eve ulaşırken direksiyon başında kendimi çok kasmışım. Omuz kaslarım iki gündür “Bizi unuttun, buradayız.” diyorlar. Sabah o derecede bir ağrıyla uyandım. Öz bakımlarımla birlikte hafif ısınma hareketleri yaparak omuz kaslarımı eğitmeye çalıştım. Kahvaltımı yapıp evden çıktım.

Dünyanın “en iyi” arabası olan arabama bindim. Kontağı çevirdim.
Isınma bujilerini kontrol ettir, uyarısı aldım.
Arabama,
—O kadar da bilme. Ona da ben karar vereyim, diye bir azar çektim. Kontağı tekrar çevirdim. İkiletmedi bile, hemen homurdanarak çalışmaya başladı. Bu kez de
—Aferin, diyerek gönlünü aldım. Yola çıktık.

Bir kilometre kadar gitmeden yolun sağında genç bir adam iki eliyle arabamın önünü gösteren hareketler yapmaya başladı. Kontrol paneline baktım, yanan bir ışık falan yok. Dikiz aynasından arkayı kontrol ettim, arkadan da çok sayıda araç geliyordu. Adam için “Derdi ne ki?” diyerek yoluma devam ettim. Hafif bir tıngırtı sesi geldi.
—“Tamam ama Türkiye’de, üstelik felaket sayılan bir selden sonra trafiğe çıkmışım. Yolda ben dâhil her şey var. Öyleyse ses de normal. Pencereyi açtım ya, her sesi duyarım.” diye düşünerek devam ettim.

Okula yaklaşıp gidiş gelişli tek yola girdiğimde karşıdan gelen başka bir araç selektör yaptı. Ardından dörtlülerini de yakarak camdan çıkardığı eliyle bana “Dur” işareti yapınca
—“Allah Allah, yine ne oldu?” diyerek durdum.
Karşıdan gelen araç tanıdık bir edayla:
—“Hocam, günaydın. Türkiye’de plakasız araçlar trafiğe çıkamıyor. Haberin olsun.”
—“Ne gibi?” dedim.
Adam arabamın önünü işaret ederek
—“Plakanız düşmüş.” dedi.

Dörtlüleri yakıp arabadan indim. Gerçekten plakam yoktu. Adama teşekkür ettim.
—“Hocam, bir iki gün uğraşırsınız ama çözersiniz” diyerek gitti.

Ben de hafif bir moral bozukluğuyla arabama binerken, otuz dakika önceki adamın da plakanın düştüğünü söylemek istediğini düşünerek sesli şekilde
—“Bunca olumsuzluk içinde ya ne güzel ve duyarlı insanlarımız var” dedim ki… Telefonum çalmaya başladı. Bilmediğim bir numara. Bazen açmadığım oluyor ama hemen açtım. Biraz sinirli bir tonda bir ses:
—“Beyefendi, kırk dakika önce yolda işaret ettim ama durmadınız. Plakanız sallanıyordu. Tam o sırada da zaten düştü. Siz fark etmeden devam ettiniz. Ben plakanız üzerinden telefonunuzu öğrendim. Plakanızı eski sanayideki Mahir Usta’nın tamirhanesine bıraktım. Haberiniz olsun.” diyip kapattı. Teşekkür bile edemedim.

İçimden:
—“Bu ülkede insanlar melekleşmiş. Şu işe bak, bu işlerde model olması gereken kişi olarak ben duyarsız kalıyorum. İnsanlar işlerini bırakıp yardımcı olmak, uyarmak için çırpınıyorlar” diye kendime hayıflanarak yürüdüm…

İlk dönüş noktasından geri dönerek Eski Sanayi’ye yöneldim. Bir iki soruşturmanın ardından Mahir Usta’nın tamirhanesine ulaştım. Önden plakasız aracımı görünce tamirhanedeki ustalardan biri elinde plakamla geldi. Hemen ön tarafa kendi plaka çerçevesiyle plakayı vidaladı.

Ben ustaya dönerek
—“Ya usta size bu plakayı getiren arkadaşa bir çay parası bıraksam ulaştırabilir misiniz?” dedim.
Usta:
—“Amca, biz adamı tanımıyoruz. Buraya kadar plakanızı ulaştıran adam belli ki çok duyarlı birisi. Bana sorarsanız para teklif edilmez, ama teşekkür edilir.”

—“Tamam, peki size borcum nedir?” dedim.
—“Plaka takmayı ücretsiz yapıyoruz. Aracınıza da kendi reklamımız olan plaka çerçevesini taktık. O da reklamımız olur.”

Teşekkür ederek ayrıldım. İlk işim, beni arayıp plakayı haber veren numarayı aramak oldu. Çaldı… Çaldı… Açan olmadı. Gün boyu birkaç kez aradım. Hâlâ açan yok.

İnsanlar hakkında genel olarak hep iyi düşünmüşümdür ama bugün bu duygularım zirvede. İki gün önce yaşadığım sel olayı nerelere evrildi… Bana da yazacak bir hikâye armağan etti. Demek sel suyu vurdukça plakanın vidalarını esnetmiş olmalı ki böylesi bir deneyimi yaşadım. İki gün önceki selin ardından yaşadığım anlamlı zincirleme iyilikler, insanın içini ısıtıyor. Plakamın düştüğünü fark eden ilk genç, selektör yapan tanıdık, plakayı alıp numarama ulaşılması, Mahir Usta’nın yanına bırakılması, para reddedilir “teşekkür edilir” diyen usta… Hepsi üst üste gelince insanın “Bu ülkede hâlâ melekleşmiş insanlar var.” demesi kaçınılmaz oluyor.

Buna benzer iyilik hikâyelerim var. Demek artık onları da yazma zamanım geldi.

Teşekkürler iyi insanlar.

16.10.2026     Hıfzı Yetgin

7 Ekim 2026 Çarşamba

BİLİM HATIR İÇİN DEĞİŞMEZ

 HATIR İÇİN BİLİM DEĞİŞMEZ

Yılların gözlemidir. Tüm yapılanmalar (aile, dernek, kulüp, şirket, siyasi parti vb) için geçerli olan bir kural vardır. Eğer bir yapılanmada holigan bir taban oluşmuşsa o yapılarda kusurlarını görmeyen, düşünmeden yalan söyleyen, ayıplarını hüner, kendilerini de lider zanneden kişiler türer. yetginhoca

27 Eylül 2026 Pazar

CUMHURİYETİ KURAN KASTAMONULU KADINLAR


CUMHURİYETİ KURAN KASTAMONULU KADINLAR

     Cumhuriyet'i kuranlar arasında önemli gruplardan birisi de Kastamonulu kadınlardır. Babamın annesi olan ninem Elif Gadun; "Atatürk Cumhuriyeti kurdu" denildiğinde

    -"Helbetsin Atatürk kurdu.; ama gayınnamgil de çok yardım etti." derdi. Bir gün kendisine

    -"Nine Aşayazı köyden Hanımağa gadun cumhuriyetin kurulmasına nasıl yardım edebilir ki? " dediğimde

    -" Ay oğul " gaptıgaçtıdan (posta görevi yapan arabacı) şehere (Kastamonu) her cüme habar salardı.: "At, öküz, kömüş araba lazımsa habar etsinle, derdi." diye anlatır ve devam ederdi...Diden (deden) İnönü Muharebelerinde gece keşif için çıktıklarında, yanlarındaki arkadaşına top mermisi gelmiş. Birden,  adamın gaburga gemükleri görününce didenin dili tutulmuş. Angara'ya yollamışla. Angara'da bi Allaman doktor bi hap vemiş. Diden o gece gan işemiş. Zabahınan da doktor. Gurtardın git bir iki ay köyünde dinlen, tekrar konuşmaya başlayınca gel demiş. Diden geldi. Gayınnam dideni türbelere filen egitti. Diden yani molla Şükrünün de dini bilgisi guvvetliydi, emme bana sorarsan gayınnam daha bilgülüydü. O da okudu. En sonunda bir ay filen sona diden lafları çöğürmeye başladı. Gonuştu yani. Ben gitmesini istemeyan. Emme bi zabah çorba içiyoz. Diden,

    - Gız benim çorbaya eşi go deyince...Gayınnam,

    - "La sen gonuşyan" dedi. Hepimiz sustuk. Gayınnam "Şükrü hedi oğlum, çorbanı iç eğnini giy. Şubeye gidecüz; ordan da eskere... Bak bıban galdı, Eziz ağan (abisi) galdı, Mehmet ağan (Öğretmen Mehmet Nuri Yetgin) Eskişeher'de yol gözetler. Varıve oğlum" deyince.... ben gıyamet gopardım. Gayınnam gollarımdan duttu  " Gelin bu gitmezse elimizde burla da galmaz " diyerek bana bi bağırdı ki öylece galagaldım... Yani cumhuriyeti gayınnam gil gurdu. Bilin bunları' derdi. Aynı soruyu dedeme sorduğumda  o da;

    - " Anam ecük diktetördü; emme direyetli gadundu. Söylediklerine asla İtiraz edemezdük. demiş ve anlatılanları aynen tekrar etmişti. 25.09.2026 Hıfzı Yetgin

16 Eylül 2026 Çarşamba

ATATÜRKÜN OKUDUĞU KİTAPLARA ERİŞİM

 ATATÜRKÜN OKUDUĞU KİTAPLARA ERİŞİM




14 Eylül 2026 Pazartesi

SEVGİLİ ÖĞRENCİLER, DEĞERLİ ÖĞRETMENLER, ANNELER BABALAR

           SEVGİLİ ÖĞRENCİLER, DEĞERLİ ÖĞRETMENLER, ANNELER BABALAR

Bir Eğitim-Öğretim yılının daha ilk günü. Biz öğretmenler sevgili öğrencilerimizle buluşmanın ve okula başlamanın sevinç ve heyecanını yaşıyoruz.

Herkesin bildiği gibi 21. yüzyılın bu günlerinde, her alanda, büyük keşiflere imzaların atıldığına tanıklık ediyoruz. Yapay zekânın hızla her alanda küresel hareketlerle ve roket hızıyla yayıldığı günleri yaşıyoruz. Çok önemli bir dönüşüm ve değişimin tam içindeyiz. Dünya ülkelerine baktığımızda büyük bir teknoloji yarışı içinde olduklarını görmekteyiz. Hem küresel hem de bölgesel güç dengelerinde de değişmelere tanıklık ediyoruz. Önümüzdeki on yılda eğitim alanında göstereceğimiz başarılar, bizi ya lider ülkelerin içerisine sokacak ya da onların peşinden koşanlar arasında yer almamıza yol açacaktır. Biz lider ülkeler arasında olmak istiyoruz.

Eğitime önem veren ülkeler dün olduğu gibi bugünde dünyaya yön verecek, bu yarışı önde götüreceklerdir. Bu yarışta avantaj sağlayan en önemli unsur yine eğitilmiş, yetişmiş insan gücü olacaktır. Bugün okula başlayan sevgili çocuklarımız gelecekte bugünden daha karmaşık teknolojileri kullanmak zorunda olacaklardır. Eğitim, hedefine bu gerçeği koymak zorundadır. Sevgili öğrencilerimiz de kendilerini bu günden bir sonraki güne hazırlamak zorundadırlar. Türkiye dün kadar olmasa da genç insan nüfusu bakımından diğer ülkelerden biraz daha avantajlı durumda gözükmektedir. Ancak bu avantaj insanlarımıza kaliteli ve iyi bir eğitim vermemiz halinde olumlu sonuçlar verecektir. Bu toprakların öğretmenleri uygun olanaklar sağlandığında ve müfredatta çağa uygun hedefler belirlendiğinde bunu hep başaracaklar.  

    Cumhuriyetimizin kurulduğu günden bu yana sağlanan olanaklara paralel,  misyon- vizyon dengemizi gözeterek hızla büyüyen bir ülke olduk.  Hem bilimsel, hem de sanat ve spor alanlarında birçok başarıya imza attık. Eğitim alanında “Millet Mektepleri”, “ Eğitmen Kursları”, “ Köy Enstitüleri”, “Okuma Yazma Kursları”, ”Ali Okulları”, “Halk Eğitim Çalışmaları”, “ Mektupla Öğretim”, “Sanat ve Teknik Eğitimler…’, vb.  adı başarılarla özdeşleşmiş, pek çok eğitim başarısına imza attık. Bu durum bize daha çok çalışmak, daha nitelikli başarılara ulaşmak gibi bir görev yüklemektedir. Yine tarihe baktığımızda ne zaman gelinen noktayı yeterli gördüysek işte o zaman topun taca çıktığına ve gerilemenin de başladığına tanık olduk. O nedenle biz hep daha iyiye, hep daha ileriye “Yarın için şimdi!” sloganının ruhuna uygun bir yol haritasını izlemek zorundayız.

Bu coğrafyayı vatan edinmiş bu ülkenin insanları, başarı bayrağını daha yukarılara çıkarmak zorundadırlar. Bunu, kendimiz,  ailemiz ve vatanımız için gerçekleştirmemiz gereken ulusal bir görev saymak  zorundayız.

Türkiye coğrafyasında yaşıyorsak bu coğrafyadaki okullarda başarısızlığa, tembelliğe, boş vermişliğe yer yoktur. Herkes görev ve sorumluluğunun farkında olarak kendi rekorunun peşinde koşmalı ve zirvesini yakalamalıdır. Bu anlayışla çalışıldığı, bu bilinçle davranıldığı taktirde hem kendimize hem de gelecek nesillerimize ne büyük olanaklar yarattığımızın da farkında olabiliriz.  

    Örgün eğitimde başarıya ulaşabilmenin bir koşulu da okul-öğrenci ve aile üçlüsünün birbirlerini desteklemesidir. Bu yönüyle örgün eğitimi üç tekerlekli bir arabaya benzetebiliriz. Tekerleklerden birisinin diğerlerinden az dönüyor olması, diğer tekerleklerin hızının düşmesine yol açacaktır. Bu üç unsurda aynı yöne aynı hızla dönerse başarılara da hızlı ulaşılacaktır.

Biz öğretmenler olarak bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da üzerimize düşen görevleri en iyi şekilde yerine getireceğiz. Öğrencilerimizin bilim, kültür, sanat, spor ve akademik alanlarındaki başarılarını geliştirmeleri için onlara keşfetmelerini sağlayıcı çalışmalarımız hem olanakların artırılması yönünde taleplerimizi seslendirerek hem de öğrencilerimizi mevcut olanaklar içerisinde en iyi şekilde hazırlamayı birinci öncelik sayarak devam edecektir. Dünyanın her köşesindeki her öğretmen gibi biz de bilimi önemseyeceğiz. Bilimsel tutumlu insanlar yetiştirmeyi önemseyeceğiz. Sanatı önemseyeceğiz. Sporu önemseyeceğiz. Akademik alanlardaki başarıları önemseyeceğiz. Bu sayılanları önemsediğimizde insanlarımızın hem bedensel ve hem de ruhsal olarak daha dengeli bireyler olacaklarını da gözleyeceğiz.

Sevgili Öğrenciler, ülkemizin hangi ilinde, hangi köşesinde olursanız olun. Okulunuzun olanaklarından, idareci ve öğretmenlerinizin bilgi ve deneyimlerinden en iyi şekilde yararlanmaya çalışmalısınız.  Sevgili anneler ve babalar her koşulda çocuklarınızın yanında olduğunuzu onlara hissettiriniz. Her çocuk annesinin ve babasının kendi yanında olduğunu her koşulda hissetmelidir. Nasıl olacağını soranlar olduğunu biliyorum. Bunun reçetesi yok.  Annelik ve babalık duygusunu içselleştirebilmişseniz. Vereceğiniz sevgi gerisini getirecektir. Şimdi söyleyeceklerimi hamaset sayanlarda olacaktır. Ama olsun söyleyeceğim. Sevgili Çocuklar, sizlerden beklentimiz çalışkan olmanız, başarılı olmanız, okuma alışkanlığı edinmiş, yüksek karakterli, iletişim becerileri yüksek, yurdunu ulusunu, ailesini seven insanlar olmanızdır. Sizlere güveniyoruz.

Sevgili Öğretmen Arkadaşlarım, öğrencilerimizin başarılarını geliştirmek konusunda olanaklarınız içerisinde hepiniz elinizden gelenin en iyisini yaptınız. Yapmaya da devam ediyorsunuz. Bu değerli çabalarınız, emekleriniz ve katkılarınız hep sürsün. Çünkü biliyoruz ki; Dünyayı değiştirebilecek tek güç eğitimdir. Büyük Atatürk'ün dediği gibi yeni nesil sizlerin eseri olacaktır. İyi dersler Türkiye. 14.09.2026         Hıfzı Yetgin                        

27 Ağustos 2026 Perşembe

EL YAZISI VE BİTİŞİK EL YAZISI

           EL YAZISI VE BİTİŞİK EL YAZISI

El ile yazı yazmak becerisi, bir davranış hareketi alışkanlığıdır. İşe, kalemi doğru tutma alışkanlığının kazandırılması ile başlanmalıdır. Çocuk yazı çalışmalarına mutlaka öğretmen denetiminde başlamalıdır. Öğretmen denetimi dışında bu çalışmaları tekrarladıkça, yani yanlış hareketi tekrar ettikçe eli o yanlışa alışır. İşlek bir yazı becerisinin kazanılamamasının en önemli nedeni budur. Yazı çalışmalarına öğretmen denetimi dışında başlayan bu çocuklar, çok yazmasına rağmen yazma hızları yavaş, dağınık ve okunaksız yazı becerisi edinmiş olurlar.

Peki bunu nasıl düzeltebiliriz? Bu hususla ilgili neler yapabiliriz? Pek çok kişi, çocuğa harfi göstermenın yeterli olduğunu düşünürler. Ama bu asla yeterli değildir. İnatla ve ısrarla çocukla birebir ilgilenilmeli; ilk zamanlar çocuğun bizzat elinden tutarak doğru yazma hareketinin çocuğun eline hissettirilmesi sağlanmalıdır. Öğretmen, her öğrencinin defterine örnek harfler yazmalı; öğrenciden de aynı şekilde yazmasını istemeli ve sık sık da kontrol ederek yanlış el hareketleri düzeltilmelidir. Hatta önceleri, birkaç kez öğretmenin yazdığı harf ve cümlelerin üzerinden gitme alıştırmaları yaptırılmalıdır.

Bu çalışmaların sonucunda çocuk, kalemi öğretmen yazısının üzerinde ilerleterek harfin doğru başlangıcını, yönünü ve formunu tekrar eder. Böylelikle doğru yazma alışkanlığı da kazanılmış olur. Yani çocuk, yanlış el hareketlerini değil, doğru hareketleri tekrar etmiş olarak doğru ve güzel yazma konusunda beceri kazanmış olur. Bu şekildeki pekiştirici tekrarlara da ne kadar çok yer verilirse doğru alışkanlıkların kazanılması da o kadar pekişmiş olur. Bu çalışmalarda dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de çocuklarda bıkkınlık yaratılmamasıdır. Kısa aralıklarla yapılan tekrarların daha verimli olacağı bir gerçektir.

Yani sorun çok yazdırmak değil; doğru yazma becerisini kazandırmaktır. Bu da sık tekrarla olanaklıdır. Yazısı dağınık, kendi yazdığını okumakta zorlanan ve yazma çalışmalarına olumsuz tepki veren çocuklarla da mutlaka öğretmen rehberliğinde düzeltici alıştırmalara yer verilmelidir. Bitişik el yazısı çalışmalarına başlangıçta da aynı yol izlenmelidir. Ekim 1982 Burdur

                                                                                                                                         Hıfzı Yetgin

20 Temmuz 2026 Pazartesi

ÇOCUK

Yetginhoca diyor ki:

ÇOCUK

 Yargılanmadan anlaşılmaya çalışılan çocuk anlayışlı olur.

Kıyaslanan çocuk kıyaslamayı öğrenir.

Değer verilerek konuşulan çocuk değerlere saygılı olur.

Dinlenilen çocuk iyi dinleyici olur.

Güvenilen çocuk özgüvenli olur.

Umutları desteklenen çocuk umudunu yitirmez olur.

Doğruluk yaşatılan çocuk adaletli olur.

Saygılı davranılan çocuk saygılı olur.

Sevildiği hissettirilen çocuk seven olur.

Sağlığı önemsenen çocuk sağlıklı olur.

Hijyen hissettirilerek yetiştirilen çocuk temizlik davranışlı olur.

Seçenek hakkı olan çocuk sorumluluk sahibi olur.

Çevresinden iyilik gören çocuk iyi arkadaş olur.

Çok hırpalanan çocuk arsız, aç bırakılan çocuk hırsız olur.

Ve tüm bunlara uygun davranılan çocuk harika bir insan olur.

Eğitim bir günde gerçekleşmez. Zaman alır. Ama sonuçta her zaman amaca ulaşılır.                                                                                                

                                                                                            Hıfzı Yetgin                                                                                      

                                                                                            

EĞER

  EĞER

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse, Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse, Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa, Sıkılıp utanmayı öğrenir.

 Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse, Kendini suçlamayı öğrenir.

 Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse, Sabırlı olmayı öğrenir.

 Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse, Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse, Takdir etmeyi öğrenir.

 Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse, İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse, Kendini sevmeyi öğrenir.

 Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

                         Dorothy Law Nolte    Çeviren: Doğan Cüceloğlu    

17 Temmuz 2026 Cuma

NUMAN YETGİN- BAYRAM SUCU


Yağız (siyah) ata binen Numan Yetgin- Doru (kızıl) ata binen Bayram Sucu 1960 lı yıllar. Orman Muhafaza Memurları

 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

GEÇMİŞİMİZE SAHİP ÇIKARILMADIK

 GEÇMİŞİMİZE SAHİP ÇIKARILMADIK

Bizim dışımızda her Ulus ürettiğine de ortaya koyduğu eserine de sahip çıkıyor. Gittiğim her ülkede canım acıyarak geziyorum. İngiltere’de de eşyalar ve evler dâhil hep koruyorlar. Her taraf tarihi eser gibi. Köyler farklı olabilir diye düşünüyordum oralarda da aynı. Önce ailede küçük yaştan herkes herkese her adımda aile, köy, ilçe il tarihi ile ilgili bilgiler aktarıyorlar. Aile, soy kütüğü ile sık sık çocuklara hikâyeler anlatıyorlar. Anımsıyorum Nenem bizleri köyde her akşam bir eve götürür orada uzannama (masal) dinlettirirdi. Bazı akşamlarda da başka ailelerin çocukları neneleri ile bizim eve gelirlerdi. O akşam da nenem uzannama anlatırdı. Kül çöreği gömülür kızılcık ekşisi, ekşi elma ekşisi ve bazen de pekmez eşliğinde muhteşem anıları biriktirdiğimiz akşamlar yaşardık. Annemin torunlarına bir kaç kez dışında uzannama anlattığına tanık olmadım. Çünkü yaşam koşulları bizleri farklı farklı yerlere konuşlandırmıştı. Ben ve eşim de torunlarımıza uzannama anlatamadık. Ulus olarak bu evrilmelerde biz aile bağlarımızı güçlendiremedik.

İngiltere’de gittiğimiz her yerde dikkatimi çeken hususlar şunlar. Bar ve publardaki masanın üzerine yazmışlar. 1871 de yapılmıştır. Bizde olsa çoktan ya yakmıştık ya çöpün yanına koymuştuk. 1978 de Ankara Sitelerden bir vitrin ve yemek masası ile sekiz sandalye almıştık. Adam o zaman  "hoca bak sandalyelerin sırtlıklarını ve vitrinlerin taçlarını tek tek elimle işledim, oyma kayın ve ceviz" demişti. Biz en son Antalya’ya geldiğimizde bu mobilyamızı sağını solunu desteklemek suretiyle bir iki yıl daha kullandık. En sonunda vermek istediğimiz belediye dâhil kimse almak istemeyince çöpün yanına bırakmıştık. O zamana kadar beş kez il, her ilde de ikişer kere ev taşıyınca güzelim vitrin, masa ve sandalyelerimiz sağa sola sallanmaya başlamışlardı. Buraları görünce içim acıdı. Buralara imrendiğimden değil. Bizim de biraz daha geçmiş bilincimizin olmasına duyduğum özlemden. Darısı başımıza diyeceğim ama boşuna hayal gördüğümü, yerde yatıp minare kadar rüya olamayacağını yaşayarak öğrendim. Artık biliyorum. Bizde taş üstünde taş kalmayacak.

Umut Ege ile sabah sohbetinde Umut Ege,

-Dede biliyor musun? Doğru müzik dinlersen doğru insan yanlış müzik dinlersen de yanlış insan olursun dedi.

-Ya gerçekten doğru, biz klasik müziğin öne çıkarıldığı yıllarda Türk beşlerinin eserlerini dinlerken, Muzaffer Sarısözen, İhsan Ozanoğlu sonraları o güzelim yurttan Sesler korolarını dinlediğimiz zamanlarda mutluyduk. Umutluyduk. Sabahları günaydın programlarında Ahmet Gazi Ayhan, Nezahet Bayram, Nida Tüfekçi, Zehra Bilir, Nuri Sesigüzel sonrasında Arif Sağ, Musa Eroğlu, Yavuz Top, Müzeyyen Senar dinlerken yani kendi müziğimizi yaygın dinlediğimiz zamanlarda siyasal olarak da ekonomik olarak da iyiydik. Ne zaman türedi müzikler yaygınlaştı. Başka başka tabansız temelsiz müzikler türedi. Yani müzik bozuldu. Başımıza ekonomik, siyasi, kültürel sürü sürü kötülükler geldi. Sonra da her adımlarıyla, istemezükçülük, butlancılık ve yuşuşamakcılıklarla… mevcudu destekleyen muhalif liderlerimiz türedi. Kimi dehşetli muhalifmiş gibi görünerek, kimi yan cebime koyculuğa soyunarak ama her koşulda müesses nizamın askerliğini yaparak halkın sürünmesini sağlıyorlar.

“Zavallılaştırılmış” halkımızın da kimisi şucu kimisi bucu, kimileri  de şucucu bucucu çizgilere yürekten inanarak bir birleriyle savaşıp duruyorlar. Neyse geçmiş olsun. Herkes sağlığını korusun.

                                                                  13.07.2026 Brigthon Hıfzı Yetgin


6 Temmuz 2026 Pazartesi

EĞİTİM , İÇ GÜDÜ VE KARAKTER ÜZERİNE AKLIMA GELENLER

        

   

         EĞİTİM , İÇ GÜDÜ VE KARAKTER ÜZERİNE AKLIMA GELENLER- Hıfzı Yetgin 

Hani bir hikaye anlatılır. Şah vezirini çağırmış

- Vezir bey  söyle bakalım, eğitim mi önemlidir, karakter mi önemlidir? Diye sormuş.
Vezir biraz düşündükten sonra çok kesin cevap vermiş:

-Elbette karakter önemli Şahım. Demiş.

Şah yurdun her bir yerine haberler göndermiş. Tellallara bağırtmış.

-Bana ülkemin en iyi hayvan eğiticisini bulun. Eğer kediye servis yaptırmayı öğretebilirse ona yüz altın vereceğim. Demiş. Ülkede herkes seferber olmuş. Adamın birisi çıkıp gelmiş.

-Şahım Ben kediye tepsiyle servis yapmayı öğretebilirim. Demiş. Şah da,

-Ne kadar zamanda öğretebilirsin? Deyince,

-Altı ayda öğretirim Şahım. Cevabını vermiş. Şah adama altı ay süre tanımış. Altı ay dolunca adamı huzura çağırlmış. Şah:
 -Öğrettin mi?
-Öğrettim Şahım.

Ülkenin bütün ileri gelenleri toplanmışlar. Adam vermiş kedinin eline bir tepsi. Kedi elinde tepsi başlamış servis yapmaya… Tam vezirin önüne varınca, Şah, vezire tekrar sormuş,
            -Vezir bey, eğitim mi önemlidir. Karakter mi önemlidir? Vezir padişahın sorusuna hiç beklemeden cevap vermiş.

-Elbette karakter Şahım.  Der demez, cebinde sakladığı fareyi yere bırakmış. Fareyi gören kedi tepsiyi fırlattığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış.

Bir  çıkar hissettiğinde ya da öngördüğünde herşeyi unutan insanlar yok mudur? Elbette vardır. Eline bir fırsat geçtiğinde çıkarı için  eşini dostunu, arkadaşlarını ve hatta ailesini satan insanlara örnek olarak bu hikaye anlatılır. Son zamanlarda da yaşananlar güzel olmamakla, bu kötü davranışlara güzel örnekler yaşadık. Yaşıyoruz. Butlayanlar, butlatanlar, hoplayanlar, hoplatanlar, zıplayanlar  elbirliği ile halkın çilelerini görmezden gelerek salt kendi egoları ve çıkarları için her taklayı atmaktadırlar…

              Bu örneğin bazı  saptamalarına bilimin filtrelerini uyguladığımızda şu itirazları da sıralamak gerekir.  Nedir itirazımız?

Bir kere karakter, doğru kabul edilen davranışları en ağır baskılar altında bile  sürdürebilme gücüdür. Eğitim içinse insanın tercihler karşısında kaldığında seçimlerini daha bilinçli yapabilmesini sağlayan araçlardır denilebilir. Bir itiraz da karakterin doğuştan geldiğinin söylenmesine edilmelidir. Çünkü biliyoruz ki; Yetişilen çevre, yaşanmışlıklar ve rol modeller insanın karakterini zamanla olumlu olumsuz yönlerde etkileyebilir.

Bu Kedi-fare hikayesi elbette düşündürücüdür. İnsanı açıklamaya da kuşkusuz ki yetmemektedir. Şöyle ki; Kedinin fareyi görür görmez  tepsiyi bırakıp farenin peşinden koşması karakterle ilişkilendirilmemelidir. Çünkü orada devreye iç güdüsel hareket girmektedir. Kedi içgüdüsüyle hareket ederken, insan içgüdülerini denetleyebilen bir varlıktır.

3 Temmuz 2026 Cuma

DEDEM İSTİKLAL SAVAŞI GAZİSİ ŞÜKRÜ YETGİN

                                DEDEM İSTİKLAL SAVAŞI GAZİSİ ŞÜKRÜ YETGİN;



28 Haziran 2026 Pazar

HERKESİN BİLMEDİĞİ İKİ ŞEYİ BİLEN BİRİSİ...

 

HERKESİN BİLMEDİĞİ İKİ ŞEYİ BİLEN BİRİSİ...

Herkes biliyordu rüşvetin kirliliğini, kendisi alana kadardı kirlilik.

Herkes biliyordu hırsızlığın utancını, kendisi çalana kadardı utanmak.

Herkes biliyordu yalanın kötülüğünü, kendisi söyleyene kadardı kötülük .

Herkes biliyordu dönekliğin alçaklığını, kendisi dönene kadardı alçaklık.

Herkes biliyordu ikiyüzlülüğün ayıplandığını, kendisi ikiyüzlülük edene kadardı ayıp.

Herkes biliyordu adam kayırmanın terbiyesizlik olduğunu, kendisi yapana kadardı terbiye.

Herkes biliyordu sözünde durmamanın güvenilmezlik sayıldığını, kendisi durmayana kadardı güvensizlik.

Herkes biliyordu kumar oynayana kumarbaz denildiğini, kendisi oynayana kadardı kumarbazlık.

Herkes biliyordu iftiranın hafiflik sayıldığını, kendisi atana kadardı hafiflik.

Herkes biliyordu dedikodunun zehirlediğini, kendisi yapana kadardı zehir.

Herkes biliyordu intikam duygusunun körlüğünü, kendisi yapana kadardı körlük.

Herkes biliyordu alçaklığın çukurunu, kendisi Mariana’ya inene kadardı çukur.

Herkes biliyordu kindarlığın hastalık olduğunu, kendisi yapana kadardı hastalık.

Herkes biliyordu hoşgörüsüzlüğün zorbalık olduğunu, kendisi yapana kadardı zorbalık

Herkes biliyordu halka düşmanlığın ihanet olduğunu, kendisi yapana kadardı ihanet.

Herkes biliyordu vatana ihanetin hainlik olduğunu, kendisi yapıncaya kadardı ihanet.

Herkes biliyordu sorumsuzluğun tükenmişliğini, kendisi yapana kadardı tükenmişlik.

Herkesin bilmediği iki şeyi; Koltuk sevdası ile paranın kulu olmanın gücünü bilen birisi vardı…

Sonra, sonrasında bu bildiği ile  bile bile lades dedirtti  bizim efendilere…

                                                                                      26.06.2026   Hıfzı Yetgin

16 Haziran 2026 Salı

KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS) HAYIRLI OLSUN.

                      KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS)  HAYIRLI OLSUN.

          Eğitimde sistemler çok kolay değişmezdi. Ama kendilerinden öncekilerin yaşadıklarına alâyı valâ ile başlattığımız LGS ve YKS devri de resmen açıklanmadan fiilen bitti. LGS ve YKS’nin fiilen biteceğine işaret edilen yıl olarak düşündükleri için asıl fırtınanın 2028'de kopacağını söyleyen arkadaşlar da şaşkınlıkla yaşadılar ki… LGS fiilen bitti. Bu yıl şıppadak  KAGS olarak uygulandı.

Bu yıl sınava giren öğrencilerimiz de hep olageldiği üzere denekler oldunuz. Kutsal bir işin ilk uygulananlarısınız ama …,bu hizmetiniz asla hatırlanmayacaktır.  Önümüzdeki yıldan itibaren sınava girecek olan sevgili öğrencilerimiz bu yıl flamayı devraldığınız ağabey ve ablalarınıza göre bir azıcık daha şanslısınız. Çünkü KAGS olarak ilk sınava girenler olarak sayın Bakan değişene kadar hep siz anılacaksınız.  Esas oğlan esas kız rollerini itirazsız oynayacaksınız. Bu yıl LGS’ye girdiğini sanan herkese müjde. Siz LGS’ye değil… KAGS’ye girdiniz.  Hayırlı uğurlu olsun. Ezberlediğiniz her şeyi unutun.

Çünkü 2026’da tarih olan bildiğimiz anlamda LGS ve YKS’nin resmen 2028’de tarih olduğu ilan edilecek. Yerine ne mi geliyor? Bu yıl fiilen uygulanmaya başlanan…Kademeler Arası Geçiş Sınavı. (KAGS) Bakın, bu sadece bir isim değişikliği değil. Olay çok başka bir yere evriliyor. Türkiye 100 yılı maarif modeli diyor ki; Ben artık sadece test çözen, şık işaretleyen öğrenci istemiyorum. Ne istiyorsun?  Pisa tarzı, TIMS tarzı sayfa boyu sorular soracağım ve bana anlayıp cevaplar vereceksin.  Yani hadi bakalım bak sana öğrettiklerim var. Bu bilgiyi hayata uygula diyen bir mantık. Tamam, kağıt üzerinde, sohbet esnasında  harika duruyor… Ama sormazlar mı adama biz bu çocukları yıllarca test çöz, hızlan, net çıkar diye yetiştirdik… sonra da bir anda bu yıl “haydi çocuklar…meşe palamut felsefe… şimdi filozof gibi yorumla… diyerek sınavlarda koşturup sınamalara tabi tutuyoruz. 2026’da sınav yıllı tayfa resmen bir denek oldu. Bu deneklik durumu birkaç yıl sürecek. “Eğitim Şart” çare yok… Ne anlama geldiğinin önemi de yok.  “ Eğitim Şart” o kadar. Artık ezber bitti… Kötü mü? Asla. Ama bu sefer de anlamayı öğretmediğimiz çocuklardan okuduklarını anlama beklentisinde olan olan bir sınav canavarı geldi. Kitap okumayan, muhakeme yapamayan öğrenci için bu sınav LGS'den 10 kat daha fazla zor oldu.

Sorular bir öğretmen olarak baktığımda muhteşem güzellikte… Bu soruları cümle yöntemi ile okur-yazar ettiğimiz ve okuma alışkanlığı kazandırarak 8. sınıfa kadar getirdiğimiz öğrencilerimize sorsak, belirtilen sürenin biraz üzerinde bir zaman ayırarak bu soruyu tamamı doğru yanıtlardı. lakin gel gör ki biz bu soruyu harf yöntemi ile okur- yazar edip, okuma alışkanlığı kazandırmak yerine sık sık değiştirerek anlamlı bir “istendik” değişiklikler yaratamadığımız çocuklarımıza sorunca iyiyi de eleştirmek gerekti. Biz bu soruları “EBA” ları, “MEBİ”leri   hazır etmeden devlet eliyle tabletler dağıtarak “digital göçebelere” dönüştürdüğümüz  öğrencilerimize sorunca...İşin izahını mizah ile yapmakla yetinir olduk.  Anneler-babalar çocuklarınıza yüklenmeyin. Ülkemiz için çok iyi ama çocuğunuza “iyi” gelmeyebilecek bir sistemin piyangosu onlara vurdu. Bundan sonra tüm ana-babalar çocuklarınızla birlikte bol bol okuyun. Yoksa hepimizin işi zor.

Peki şimdi dürüst olalım. Okulda gördüğümüz eğitimle bu beceri temelli sınavlar , yani bağlam temelli sorular arasında uçurum yok mu? Bizim çocuklar bu makasa, bu sisteme kurban mı edilecek ? Yoksa gerçekten eğitimde devrim mi yapıyoruz ? Çok göreceli yanıtları olan bir soru sorduğumun farkındayım… Yanıtını hayat gösterecek. Yaşarsak göreceğiz. 14.06.2026                                                      Hıfzı Yetgin        

                                                                                                         

 

 

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

EĞİTİMDE DÖNÜŞÜM: SANAT VE SPORUN YAPILANDIRMACI ROLÜ

 

Eğitimde Dönüşüm: Sanat ve Sporun Yapılandırmacı Rolü

Toplumsal dönüşüm yalnızca siyasal devrimlerle sınırlı değildir; bireyin zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimini kapsayan bütüncül bir eğitim anlayışı bu dönüşümün temel belirleyicisidir. Bu yazıda, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir ögesi durumuna getirilmesinin kişilerin bireysel gelişim ve akademik başarıları üzerindeki etkileri tartışılacak ve bu tartışma eşliğinde eğitim bilimi ve alanda yapılan gözlemler de değerlendirilerek önerilerde de bulunulmaya çalışılacaktır. 

Tarihsel süreçte toplumsal değişim çoğunlukla devrimlerle ilişkilendirilmiştir. Ancak modern eğitim yaklaşımları, kalıcı dönüşümün bireylerin çok yönlü gelişimiyle mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. John Dewey’e göre eğitim, yaşamın kendisidir ve bireyin deneyim yoluyla gelişimini temel almalıdır (Dewey, 1938). 68 kuşağından birisi olarak bu sonuçları deneyimleyerek doğruluğunu onayladığımı itiraf etmeliyim. Bu bağlamda sanat ve spor, bireyin yalnızca bilişsel değil; duygusal ve sosyal yönlerini de geliştiren temel araçlar olarak öne çıkmaktadır. Yani sanat ve spor, eğitimin tamamlayıcı değil ana unsurlarıdır.

Sanat, bireyin kendini ifade etme kapasitesini geliştirirken aynı zamanda empati, estetik duyarlılık ve yaratıcılık gibi insani değerleri güçlendirir. Bu nedenle eğitim kurumlarında sanat eğitimi bir “yan alan” değil, temel bir bileşen olarak ele alınmalıdır. Sanat eğitimi de, bireyin estetik duyarlılığını ve yaratıcı düşünme becerilerini geliştirir. Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı, müziksel ve görsel zekânın bireysel gelişimde temel bir rol oynadığını vurgular (Gardner, 1983). Ayrıca Elliot Eisner, sanatın bireyin düşünme biçimini zenginleştirdiğini ve alternatif bakış açıları geliştirdiğini ,(Eisner, 2002). Enstrüman eğitiminin erken yaşta başlaması bilişsel gelişimi destekler (Schellenberg, 2004).  Görsel sanatlar eğitimi problem çözme ve yaratıcılığı artırır (Winner, Goldstein & Vincent-Lancrin, 2013). Belirtirler..

Bu  saptamalar ışığında Akant deneyimlememlede birleştirdiğim de şunları önerilebilirim.

     -Her okulda en az dört farklı enstrümana yönelik atölye kurulmalıdır.

     -Öğrenciler ilkokul 1.ve 2. Sınıflarında  müfredata bağlı olarak enstrümanları tanımalılar ve 3. sınıftan itibarende bir enstrüman seçerek müzik eğitimlerini bu doğrultuda sürdürmelidirler.

     -Bu öneriden amaç yalnızca yetenekli öğrencileri ilerletmek değil; tüm öğrencilerin temel düzeyde bir enstrümanı çalabilir hale gelmelerini sağlamaktır.

      -Görsel sanatlar alanında da farklı tekniklerin uygulanabileceği atölye ortamları oluşturulmalı ve öğrenciler yine 3. Sınıftan itibaren yeteneklerine göre yönlendirilmelidir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız konu spor alanı için de geçerliliğini korumaktadır. Sporun yalnızca fiziksel değil, bilişsel ve akademik başarıya da katkı sağladığı çok sayıda çalışmayla ortaya konmuştur. World Health Organization, düzenli fiziksel aktivitenin çocuklarda dikkat, öğrenme ve psiko sosyal gelişimi desteklediğini vurgular (WHO, 2018). Fiziksel aktivite ile akademik başarı arasında pozitif ilişki vardır (Singh et al., 2012). Spor, yürütücü işlevleri ve dikkat süresini artırır (Diamond & Lee, 2011). Demektedirler. O zaman şu yargıya varabiliriz.

Spor eğitimi, fiziksel gelişimin yanı sıra disiplin, odaklanma ve takım çalışması gibi becerileri de kazandırır. Bu doğrultuda: Yüzme, jimnastik, atletizm, takım sporları ve dans gibi farklı branşlarda uzman öğretmenler yetiştirilmeli ve atanmaları da bu branşlara göre sağlanmalıdır.

       Sanat eğitimi için önerdiğimiz gibi  spor alanında da öğrenciler 1.2. sınıflarda spor branşlarını tanımalıdırlar, İlgileri ve yetenekleri değerlendirilmeli ve ulaşılan sonuçlara göre de, 3. sınıftan itibaren bir spor dalında bir spor kulüp üyesi  gibi ve hatta lisanslı sporcu olarak çalışmalara katılmalıldırlar. Eğitim yetkililerince de bu durum desteklenmelidir. Özellikle okçuluk gibi branşların dikkat ve odaklanma üzerindeki olumlu etkileri, sporun bilişsel süreçlere katkısını somut biçimde göstermektedir. Özellikle okçuluk ve dikkat gerektiren spor dalları, odaklanma becerisini geliştirmede etkili araçlar olduğu bizatihi kişisel  gözlemlerimle de izlenmiştir.

Türkiye’de 950 öğrencili bir okulda (Akant)  yapılan gözlemde, 530 öğrencinin lisanslı sporcu olduğu belirlenmiştir. Aynı okulun kuruluş yılından itibaren akademik başarıda da üst sıralarda yer alması ve düzenli olarak ulusal düzeyde dereceler elde etmesi dikkat çekicidir. Ve sporun akademik başarıda etkili olduğunu desteklemektedir.

Buna ek olarak  Akant deneyiminde gözlediğim çalışmalar sonucunda;

      -Okuldan bir öğrencinin okçuluk alanında Avrupa şampiyonu olması,

      -Bu öğrencinin uluslararası düzeyde yabancı bir ülkede burs kazanarak eğitimine orada devam etmesi sanat ve sporun yalnızca bireysel gelişime değil, akademik ve uluslararası başarıya da katkı sağladığını göstermektedir. Diyebiliriz.

Tekrar belirtmeliyim ki; yukarıda söz edilen okul gözleminde, önemli sayıda öğrencinin lisanslı sporcu olduğu ve aynı okulun akademik başarıda da üst sıralarda yer aldığının görülmüş olması eğitim başarısında sporun-akademik başarıyı desteklediği açık olarak görülmektedir.

Ayrıca bireysel başarı örnekleri (örneğin Avrupa şampiyonluğu ve uluslararası burs kazanımı), sanat ve sporun öğrencilerin yaşam fırsatlarını genişlettiğini de göstermektedir. Elde edilen bulgular, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda:

        -Müfredatlar sanat ve spor dersleri açısından yeniden yapılandırılmalıdır.

        -Okullarda sanat ve spor çalışmaları açısından altyapı yatırımları artırılmalıdır.

        -Öğrencilerin erken yaşta sanat ve spora yönlendirilmeleri sağlanmalıdır.

         - Türkiye’de aile yapısının artık %100 lere varan ölçüde çekirdek aileden oluşması ve hem anne, hem babanın çalışıyor olmaları da dikkate alınarak resmi mesai saatlerine paralel okul saatleri uygulamasına geçilmesi ve okulda kalma sürelerinin 8 saate çıkarılması, artan bu saatlerde de sanat ve spor eğitimleri için yeterli ders saati tanımlanması mutlaka sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, bireyin bütüncül gelişimini merkeze alan bir eğitim modeli, toplumsal dönüşümün en etkili ve sürdürülebilir yoludur. Sanat ve sporla desteklenmeyen bir eğitim sistemi, bireyin potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkaramaz.

Sanat ve spor, eğitimin “tamamlayıcı” değil, “ana” bileşenleri olarak ele alınmalıdır. Eğitim bilimi ve alan gözlemleri birlikte değerlendirildiğinde:

       -Sanat eğitiminin  bilişsel ve duygusal gelişimi desteklediği, akademik başarıyı artırdığı,

       -Spor eğitiminin de beden sağlığı ve bağışıklığı güçlendirmenin yanında  akademik başarıyı ve disiplin becerilerini artırdığı,

       -Bu alanlara erken yaşta yönlendirmenin, bireysel potansiyelin ortaya çıkmasında önemli rol oynadığı,  yadsınamaz gerçeklerdir.

        Bu nedenlerle de milli eğitim politikaları, sanat ve sporun ana unsurlar olarak müfredata entegre edilmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. 07.06.2026   Hıfzı Yetgin

6 Haziran 2026 Cumartesi

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

 

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

Özet
          Bu çalışmada öğretmen kavramının yalnızca bilgi aktarma ile sınırlı olmadığı, aynı zamanda bilimsel tutumu kazandırma sorumluluğunu da içerdiği ele alınmaktadır. Tarihsel süreçte bilimsel gerçeklerin kabul edilmesinde yaşanan zorluklar, Galileo örneği üzerinden değerlendirilmiş; eğitimin temel amacının bireylerin problem çözme becerilerini geliştirmek olduğu vurgulanmıştır. Okulun, teorik bilgi ile uygulama arasında köprü kurması gerektiği ve deneysel öğrenmenin önemi üzerinde durulmuştur.

        Anahtar Kelimeler: bilimsel tutum, eğitim, öğretmen, problem çözme, deneysel öğrenme, başa çıkabilme.

       1. Giriş
       Bilimsel bilginin günümüzde ulaştığı düzey, uzun ve çoğu zaman zorlu bir tarihsel sürecin sonucudur. Bugün sıradan kabul edilen birçok bilimsel gerçek, geçmişte ciddi tartışmalara ve dirençlere konu olmuştur. Bu bağlamda Galileo Galilei’nin ortaya koyduğu görüşler ve bu görüşler uğruna verdiği mücadele, bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Galileo’nun “Dünya dönüyor” düşüncesi, yalnızca bilimsel bir gerçekliği değil, aynı zamanda bilimsel tutumun kararlılıkla savunulması gerektiğini de simgelemektedir.

       2. Bilimsel Tutum ve Eğitim
      Bilimsel tutum; sorgulama, eleştirel düşünme, kanıta dayalı karar verme ve sistematik çalışma becerilerini kapsar. Bu tutumun bireylere kazandırılması, eğitimin temel hedeflerinden biri olmalıdır. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla kalmamalı; aynı zamanda bu bilgiyi kullanabilme, test edebilme ve yeniden üretebilme becerileriyle de desteklemelidir.

İnsan yaşamı boyunca çeşitli sorunlarla karşılaşır. Bu sorunların çözümünde başarı, büyük ölçüde bireyin metotlu düşünme becerisine bağlıdır. Bu nedenle eğitim, bireyin analitik düşünme ve problem çözme yetilerini geliştirmeye odaklanmalıdır.

        3. Okulun İşlevi ve Uygulama Boyutu
       Okul, bireyin toplumsal yaşamda karşılaşabileceği durumlara hazırlık yaptığı bir ortamdır. Bu nedenle eğitim süreci, yalnızca teorik bilgi aktarımı ile sınırlı kalmamalıdır. Öğrencilere, edindikleri bilgilerin doğruluğunu test edebilecekleri uygulama alanları sunulmalıdır.

Deneysel öğrenme, bilimsel bilginin içselleştirilmesinde kritik bir rol oynar. Ancak uygulamada, laboratuvarların yeterince etkin kullanılmadığı, deney araçlarının atıl durumda kaldığı gözlemlenmektedir. Bu durum, eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Oysa öğrencilerin aktif katılımını sağlayan uygulamalar, onların düşünme ve akıl yürütme becerilerini önemli ölçüde geliştirecektir.

         4. Eğitimde Problem Çözme Yaklaşımı
         Eğitimin başarısı, bireylere kazandırılan problem çözme becerileri ile doğrudan ilişkilidir. Sorunlara çözüm üretebilen bireyler; daha özgüvenli, yaratıcı ve girişken olurlar. Bu özellikler, bireyin hem kişisel hem de toplumsal yaşamda daha etkin rol almasını sağlar.

          Bu bağlamda öğretmenin rolü, bilgiyi aktaran bir figür olmanın ötesine geçmektedir. Öğretmen, öğrenciyi düşünmeye yönlendiren, sorgulayan ve keşfetmeye teşvik eden bir rehber olmalıdır.

         5. Sonuç
         Sonuç olarak, öğretmenlik mesleği bilimsel tutumu benimsemeyi ve bu tutumu öğrencilere kazandırmayı gerektirir. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla yetinmemeli; onları düşünebilen, sorgulayabilen ve problem çözebilen bireyler olarak yetiştirmelidir. Bu hedefe ulaşabilmek için eğitim süreçlerinde uygulamaya dayalı öğrenme yöntemlerine daha fazla yer verilmesi gerekmektedir.

         Bilimsel tutuma sahip bireylerin yetişmesi, yalnızca bireysel gelişim açısından değil, toplumsal ilerleme açısından da büyük önem taşımaktadır.   Hıfzı YETGİN

1 Haziran 2026 Pazartesi

ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM

                 ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM.

 Dedem Şükrü Yetgin, Araç ilçesinin Aşağıyazı köyündendir. Dedemin kökeni Bayat boyu Dulkadiroğulları'na dayanır. Nenem, Bozonun Elif'in soyunun da Bozoklu'dan geldiğini söylerler. Onun köyü de adını babası Bozo’dan (Numan) alan Bozonun köyüdür.

Çocukluğuma ait benim anımsadığım yüzden fazla tiftik keçimiz, onbeş-yirmi aralığında koyunumuz, koşu hayvanı olan bir çift mandamız, süt için iki dişi mandamız (inek kömüşü) ve onların yavruları ile iki çift öküzümüz, yirmi civarı kara sığırımız, iki eşeğimiz, iki atımız en azından bir, çoğu zaman iki çoban köpeğimiz ve iki kedimiz olduğudur.

Keçilerin güdülmesi için çobanımız vardı. (Bu çoban uygulaması bizde babamın koyun ve karasığırları toptan satmasına kadar iki binli yıllara kadar sürdü.) Çoban derken çobanlar hiçbir zaman aile bireylerinden ayırılmaz. Evin bir çocuğu gibi kabul edilirdi.

Karasığır ve koyunları da genellikle nenem güderdi. Ben de küçükken onun omzunda, biraz ayaklanınca da yanında karasığırların ve koyunların güdülmesine “yardım ederdim”. Yardım ederdim’i tırnak içinde söylüyorum. Aslında güzel neneme ne eziyetler etmişim. Omzunda ben, sığırlara yetişmek için koşturur dururdu. Dilerim, hakkını helal etmiştir.

Her sene, kurban bayramına iki ay kala sürüden 2 koç veya 2 teke ayrılır; iki ay onlar için ayrı gümele (yavru besleme alanı) yapılır ve o kurbanlıklar özel beslenirlerdi. Kurbanın birisi dedem, birisi nenem için kesilirdi. Allah kabul etsin. Bazen dana veya kısır düve kurban ettiğimiz de olurdu. O durumda da yine nenem ve dedem ortak keserlerdi. Sonraki yıllarda babam ile anam aynı geleneği sürdürdüler. Kurban -özellikle de karasığır kurban edileceğinde- dedem, nenem ve gelinleri akşamdan hazırlık yaparlardı. Bakır sini, tahta tekne ve fazla derin olmayan “tava” adı verilen bakır kazanlar ile tahıl kalburları kaynar su ile yıkanır ve bu malzemeler evdeki tüm oda kapılarının açıldığı, bir duvarında sürekli kendir kilim, heybe ve çuval dokunan bir tezgâhın yer aldığı çardak denilen bölümün tahta duvarlarına yaslatılırdı.

20x60x80 cm ebatları olan, üzerinde et kıyılan, cevizden yapılmış künde denilen et kesme ağacı da yıkanırdı. Kündenin üzerine nenem eliyle tuz yayardı. Sabah herkes erkenden kalkar; dedem, babam ve amcamlar Araç'a bayram namazına giderlerdi. Hem bizim mahalleden hem yukarı mahalleden namaza gidenler bir konvoy oluştururdu. Ana konu bayram olmak üzere sohbet ede ede ilçeye varılırdı. Beş yaşımdan itibaren ben de bu bayram namazı ritüellerine iştirak ettim; Nenem,

– Oğlum küçüksün, gitmeyiver, deyince hemen tepki gösterirdim. Babam falan kaşlarını çatardı ama dedem:

– Özeniya oğlan gelsin, deyince herkes süngüsünü indirirdi.Ben de büyümüş olmayı kanıtlarcasına hiç sızlanmadan gecenin karanlığında o yolu yürürdüm. Aşağı Araç’taki Kötürüm Beyazıt (Celalettin Bey) Camii’ne geldiğimizde
 - “Vakıt nerelerde?” diye sorulur.
 - “Daha erken” yanıtı gelirse Veznedar Camii’ne yönelinirdi.
 - “Vakıt nerelerde?” sorusuna,
 - “Vakıt daraldı.” Yanıtı gelirse de hemen Kötürüm Beyazıt Camii'ne yönelinir. Abdesti sağlam olan doğrudan camiye girerdi. Abdestinden kuşkusu olan da hızlıca yeniden abdest alır camiye o şekilde girerdi.

       İmam, her bayram namazı öncesi mutlaka bir bayram namazı açıklaması yapardı. Ben de açıklamayı çok dikkatle dinlesem de yine de göz ucuyla mutlaka önümde saf tutmuş bir büyüğü izler, onu taklit ederdim. Şaşırıyorum, ama 5 yaşında “Elemtereye” kadar bütün sureleri ezberlemiştim. Dedem de arada bir,
- “
Hadi oğlum, şu sureyi okuyuver de bi dinlesinler.” der, beni cesaretlendirirdi. Ben yarı yanlış telaffuzlarımla sureyi okuyunca da…
-”Bu benden ileri be” diyerek beni överdi.
Az şey değildi; “Molla Şükrü”, “bu benden ileri” diyor... Kendimle gurur duyardım. Gelelim camiye. Namaz bittikten sonra kapıda imam ve ileri gelenler önde olmak üzere hemen bayramlaşır ve sıraya girerlerdi. Makamına mevkisine bakılmaksızın küçükler mutlaka büyüklerin ellerini öper. Bayramlaşan en son sıradaki kişi ile bayramlaşınca hemen o da onun yanında sıraya girerdi. Böylelikle herkes birbiri ile mutlaka bayramlaşırdı. Dargın oldukları bilinen kişiler varsa “uslular” dan birisi dargın olan küçüğe seslenir.
 -” … öğ varıve “…nın elini öp” der; onun nazlandığını hissederlerse de bütün uslular koro halinde olmasa da devreye girerler.
 -“La yörü denileni yap.” diye hep bir ağızdan azarlarlar ve mutlaka o kişi de gider denilen kişinin elini öper. Sonra da sarılır barışırlardı. Namaz bitiminde dedem öne düşer, babam ve amcamlar da arkasında… Mehmet Nuri Yetgin (Araç’ın hatta Kastamonu’nun ilk muallimlerinden) onun evine gidilir. Orada sıra ile hem onun, hem Ayşe Nene’nin elini öper. Akide şekerimizi alır. Yaş sırasına doğru otururduk. Dedemin hırası olan amcam Niyazi (agamı) sık görmezdim. Daha sonraki yıllarda babama bunun nedenini sorduğumda
 - “O yıllarda Yazıköy’de bayram namazı kılınıyordu.” diye hatırladığını söyleyerek açıklamıştı. Evde kuzenlerim Hamit agam, Satılmış agam, Ahmet agam, Süleyman agam, Babam (Numan) ve Hikmet agamla karşılaşırdık. Birbirleri ile benim anlayamadığım sözcük ve takılmalarla şakalaşırlardı. Kaş göz işmarları da olurdu. Sonra çorba ile başlayan kurban kavurması ile devam edip bal ile biten bir bayram yemeği yenir. Mehmet Nuri amcamın soruları cevaplandırılır. Sonrasında… onun memnuniyet ifade eden nasihatları dinlenirdi. Benim akranım olarak da yine Mehmet Nuri (aga) amcamın kendi adını taşıyan torunu Mehmet de bulunurdu. Biz de o kadar büyüğün yanında kapıya yakın bir yerlerde yan yana gelir fısıltı halinde sohbet eder. Birbirimize oynadığımız oyunları anlatırdık. Met, dikincir, birdirbir, mele göçmesi, yedi kiremit vb.  Dedem de Mehmet Nuri (aga) amcamın sözü üzerine,
 - ”Aga, yapmazlarsa ben de görersem boza enselerinde pişer” der, eller öpülür köylere dönülürdü. Yolda gelirken de Boza ne demek? Boza ensede nasıl pişer? Benim bitmek bilmez sorularım olurdu. Babam sus la gayrı hareketleri yapardı emme dedem hepsini anlatırdı. Köye gelince dedeme her bayram tekbir ile ilgili sorular sorulur, o da cevaplardı.

Bozo'nun evinin önüne gelindiğinde nenem başlarında olarak bütün gelinler ve torunlar (o zaman torunlardan bir Şükriye’yi hatırlıyorum) kısacası herkes öğen kapısının önündeki yük kütüğünün 1x1x2 m ebatlarında yan olarak taşlar üzerine yerleştirilmiş bir ceviz kütüğünün yanında sıralanır ve bir el öpme ritüeli de orada yaşanırdı. Sonra dedem:
 - “Çukur açıldı mı?” diye sorar, amcalarımdan birisi.
 - “Açıldı buba açıldı.” dedikten sonra
 - “Elif Gadun hangisinden başlayoz?” derdi. Nenem Elif gadun da:
 - “Molla Şükrü geçen Bayram senin kurbanı önce kesdüydük. Bu bayram evvela benim gurban der. Veya evvela senin gurban” der sonrasında dedem tekbir getirmeye başlardı. Kurbanın gözü bağlı olarak amcamların yardımıyla koç veya teke yere yatırılır bismillah çekilir ve kurbanı dedem keserdi. Hemen kurban askıya alınır. Arka bacaklarından birisinden “toynağın” üzerindeki “bıynaktan” bir kesi yapılır. İncecik bir kiren (kızılcık) çubuğu ile bir üfleme yolu açılır. Ardından da dedem üfleye üfleye kurbanın derisi ile etini hava gücüyle birbirinden ayırır deri yüzme eylemi gerçekleştirilirdi.
 Ardından ikinci kurban da aynı ritüelle kesilir… pay işlemi başlardı. Dedem babam ve amcamlara,
 - “Eşit üçe bölün. Ortaya yığın.” derdi. Çoğu zaman hem Satılmış amcam hem de Süleyman amcam babama,
 - “Nuğmen hedi la” derlerdi. Babam da elinde bıçak hemen işe girişirdi.
 Kesilip parçalanan kurbanın kellesi, ayakları, karaciğerleri, böbrek, yumurtalık, dalak ve derileri etlerden ayrı bir kazan veya kalbura konulduktan sonra göz kararı ile diğer etler üçe bölünürdü. Sonrasında dedem gelir.
- “Şindi şu kazandakileri yerüz, çardağa çıkarın, şunu köye dağıtın. Şunları da kese kağıtlarına koyun ağzı açık teknede bekletin; hısım akrabaya yollaruz.” derdi. Nenem,
- “Molla Şükrü hangi ara yollacuz. Maazallah et ekşimeşin, gönderemeyüz.” deyince dedem;
 - “Elif gadun hak budur.” der son noktayı koyardı.
 Sonrasında Ciğer ayrı yürek ve böbrekler ayrı hemen bol soğanlı kavrulurdu. Bir gün önceden yapılmış serme (yufka) ekmeğe sarılarak kiren eğşisi eşliğinde yenilirdi...yemek sonunda da,
 - ”Ana, buba Allah gabul etsin” denilir ondan sonra sofradan kalkılırdı.

Bazen de özellikle büyük baş kurban edildiğinde mutlaka “teker kavurma” yapılır; çardağın tahta duvarlarına asılırdı. Çoğu zaman o duvarlardaki teker kavurmaların üzerine yakından bakılınca görülen tozlar birikirdi. Nenem o tozların üzerinden bir maşrapa su döker ve “gız gelinler yudum yıkadım pürüpak ettim. Hedi biriniz ağşam sofrasını hazırlasın” derdi...Bazen hiç kimseden ses çıkmazdı; o zaman nenem
-Behiye bu ağşam nöbet sende değil mi der, o söz üzerine itiraz edilmez, o akşam akşam sofrasını o gelin hazırlardı. Tarhana çorbası, gablıca bulguru pilavı, elma, armut veya kuru üzüm hoşafından birisi de sofrada mutlaka bulunurdu. Bir de çok hayretle hatırlarım. Mutlaka birkaç soğan yumruklanır…. Bir tasa da mutlaka biber turşusu konur ve ekmek tablası (yer sofrasında) bulundurulurdu. Neredeyse her akşam mutlaka bir kül çöreği (Küle gömülerek pişirilen ekmek) yapılırdı. Bir de tayyare cemiyeti veya Kızılay için deri güzelce tuzlanır, toplamaya gelinirse gelen görevliye toplamak için gelen olmazsa Cuma günü Araç’a götürülerek makbuz karşılığı deri teslim edilirdi.

 Neler hatırlıyormuşum meğer? Neyse kurban ile ilgili hiç unutmadığım bir anım da şudur: Rahmetli dedem nenemin
            - “Molla şindi bu beni sırat köprüsünde taşır mı?” Sorusuna biraz da kızmış olarak şu cevabı vermişti. O yıllarda sık tekrar edilirdi. Şimdilerde gerçekten unutturuldu. Söz Molla Şükrü’ye gelince dedi ki: “Bak Gadun… Kurbanda ne keseceğinden evvel… sabahtan ağşama gıybeti kes, gelinlerini birbiri ile yarıştırmayı kes. Kul hakkına girer bunlar… O vakıt kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemezsin bilirim. Ama bazen yanıltırsın….Yanıltmayı kes. Bazen lüzumsuz konuşursun. Lüzumsuz konuşmayı kes. Bazen bildiğinde susarsın, bilir susarsın… susmayı kes. Onu bunu kayırmayı kes. “Allah aşkına şunu yap” lafını çok kullanırsın. Allah’ı şart koşmayı kes. Kahve varken arada çay demlersin… müsrif olma, israfı kes. Birini ötekinden ayırmayı kes. Zengini fakiri ayırmayı kes. Birisinden bir şey yapmasını istemeden yapmalarını beklediğin olur. Yapılmasını istediğini söylemeden yapılmasını beklemeyi kes. Oğullarını seversin tamam ben de severim de…erkeği gadunu ayırmayı kes. Dabaz’a (kapıdaki koyun köpeği) ne yaparsan kediye de aynısını yap. Koyun güden eşeği attan ayırma (bizde oldum olası koyun güden gerçekten bir eşek hep olmuştur). Diyorum ki, hayvanlara işkenceyi, zulmü kes. Kısacası, tüm kötülüklerle alakanı kes.
 
Bunları kesmezsen, ne kesersen kes, nasıl kesersen kes, deve de kessen boş be gadun boş. Allah et yemez. Allah’a ancak iyi hal ve gidiş ile dürüstlük ulaşır. Bunu da herkese deyiver.” demişti.     27.05.2026 Hıfzı Yetgin


 

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes