23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN https://youtu.be/_kU9ZoYJsho
KÖY ENSTİTÜLERİ
Köyde doğmuş köyde büyümüş insanlar, köy bağlantısı olan
insanlar ya da at ile ilgilenen insanlar bilirler. Bir atı dizginlerinden
çekerek istediğiniz yere götürebilirsiniz. Söz gelimi atı çeşmenin başına kadar
zorla götürebilirsiniz. Ama bir ata istemediği sürece asla su içiremezsiniz.
Amacınız ata su içirmekse onda su içme ihtiyacı
duyurmanız gerekir. Bu amaca yönelik ne yapabilirsiniz? Sesli düşünüyorum.
Örneğin bir elinize şeker, bir elinize tuz alırsınız. Ata bir süre tuz ve şeker
yalatırsanız aradan çok zaman geçmeden at da su içme ihtiyacı
oluşturabilirsiniz. Bu uygulamalardan sonra da atı çeşmenin başına götürürseniz
bu kez de hayvan kanmadan sudan başını kaldırmayacaktır. İnsan içinde bilgiye
ulaşmayı ihtiyaç haline getirebilirseniz insan o bilgiye kendi çabaları ile tüm
yolları deneyerek ulaşacaktır. Yine sesli düşünelim. Örneğin, “Hiç su içmeden yaşamını sürdürebilen canlı
var mıdır?” diye bir soru ile karşılaşsanız. Soru sizde bu bilgiye ulaşma
ihtiyacı yaratmışsa ansiklopedilerden, bilgi iletişim araçlarından ya da yapay zekâ
gibi araçları kullanarak bu bilgiye ulaşmaya çalışacağınız neredeyse kesin
gibidir. O zaman şu yargıya varabiliriz. İnsana bir şeyi, bir bilgiyi, bir
beceriyi, davranışı, değer duygusunu öğretmek istiyorsanız ihtiyaç
hissettirmeniz gerekir.
J. Piaget diyor ki: “İnsan kişisel
yaşantı yoluyla öğrenir.” Yani öğreneceği şeyin denemesini yapması gerekir ki
öğrenebilsin. Piaget’e göre bir evde yanan bir soba ve 3 yaşında da bir çocuk
varsa anne baba, evdeki büyükler bu çocuğa ne kadar “Bak elini sobaya dokundurursan
elin yanar.” derlerse desinler. Çocuk ancak sobaya elini değdirir ve eli
yanarsa işte sobanın elini yakacağı bilgisini o an öğrenir. Diye söylüyor. Bu
durumda Piaget e göre bir yargıya varacak olursak “Bireyler kişisel deneyim
yoluyla öğrenirler.” diyebiliriz.
Lev
Semyonoviç Vygotsky, Bir Sovyet psikologdur. Gelişim psikolojisi ve eğitim
psikolojisi alanlarında yaptığı çalışmalarla tanınır. Vygotsky de çocuk “Bir rehber veya çevre desteği
ile çalıştığında çocuktaki öğrenme daha fazla olacak
potansiyel beceri bilgi daha fazla ve rahat biçimde ortaya çıkacaktır.” Diye
söyler. Yani Vygotsky’e göre “Yüzme bilmeyen bir insanı denize atarsanız
boğulur.” Bu bilgiyi insanın öğrenmesi için insanın illa boğulması gerekmez. Bu
çevrede oluşmuş bir bilgidir ve insanlar bu bilgiyi çevreden alırlar. Yine Vygotsky
ye göre “Sel yatağına ev yapılmaz. Yaparsanız o evi sel alır.” İnsanların bu
bilgiye ulaşmaları içinde sel yatağına ev yapmaları ve o evi de selin yıkması
gerekmez. Buradan da şu yargıya varabiliriz. İnsanlara her şey, bilgi beceri
davranış değer duygusu vb. öğretmek için illaki kişisel tecrübe etmelerine
gerek olmayabilir. Çevrede edinilen bilgilerde bu öğrenmeyi sağlayabilirler.
İsmail Mahir Efendi, köylünün eğitilmesi
gerektiğini ilk söyleyen eğitimcilerimizden birisidir.
Pestallozi
, ‘’El ile Bilinci’’ birlikte geliştirmek, “iş ile eğitimi” birleştirerek ve
yaparak yaşayarak eğitmek temel alınırsa yoksul köylü refaha kavuşabilir diyordu.
Kerschensteiner, eğitim toplum yararına
olmalıdır diyor ve iş okulu kavramını geliştirmek lazım diyordu..
John Dewey, aletçilik olarak bilinen
felsefe akımının kurucusu kabul edilir. Mustafa Kemal Atatürk tarafından davet
edilmiş ve kendisinden bir rapor istendiğinde, ülke nüfusunun 13 milyon
olduğunu bu insanların da 11 milyonunun köylerde yaşadığını gören Dewey sunduğu
raporda köylünün eğitilmesine işaret etmiştir.
Tonguç
da, “Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça,
kırk bin köyün kenarına münevver (aydın) insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu
köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak
kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği suyu içmek, yediği bulguru
yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri
yapabilmek gerekir. Bizim köyün ne olduğunu evvela büyük alimler, artistler
değil kahramanlar anlayacaklar, sonra alimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır.”
"Elimden
gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi
adlı bir
ders koyardım." demektedir.
İsmet İnönü, Mustafa Necati, Reşit
Galip, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel gibi isimlerin hepsi de köylünün
eğitilmesi konusuna yürekten inanmış insanlardı.
Bu
konuya yürekten inanmış asıl birisi vardı ki O ta Sakarya meydan savaşı
sırasında çadırında iki gün iki gecede çok etkilenerek Reşat Nuri Güntekin’in
Çalıkuşu adlı kitabını gözlerini ıslattığı mendillerle sile sile bitirmiş, bitirdiğinde
de “Cidden muvaffak olmuş. Şu barış kurulsa da memleketin sosyal yaralarını
tedaviye başlasak.” diyen Mustafa Kemaldir. Mustafa Kemal’i etkileyen
kitaplardan birisi de Grigory Petrov tarafından yazılan Beyaz Zambaklar Ülkesi
adlı kitap olmuştur. Özellikle “ Bataklık mı, Zambaklık mı? Sorusunun da etkili
olduğu düşünülmelidir.
Köy enstitüleri sisteminin kurulmasında
ve uygulamalarından yukarıda sayılan eğitimci ve yöneticilerin hepsi ilerletici
güç olmuştur ve bu güçle 21 merkezde: İzmir Kızılçullu (1937), Eskişehir
Çifteler (1937), Kırklareli Kepirtepe (1938), Kastamonu Gölköy (1938), Malatya
Akçadağ (1940), Samsun Akpınar (1940), Antalya Aksu (1940), Kocaeli Arifiye
(1940), Trabzon Beşikdüzü (1940), Kars Cılavuz (1940), Adana Düziçi (1940),
Isparta Gönen (1940), Kayseri Pazarören (1940), Balıkesir Savaştepe (1940),
Ankara Hasanoğlan (1941), Konya İvriz (1941), Sivas Pamukpınar (1941), Erzurum
Pulur (1942), Diyarbakır Dicle (1944), Aydın Ortaklar (1944), Van Ernis (Erçiş)
(1948). Enstitüler açılmıştır.
Köy Enstitüleri müfredat içeriği, insan
temelli yönetim anlayışı ile liyakatli yönetici, öğretmen, usta öğretici ve tüm
çalışanlarıyla, ortaya konulan eser ve yetiştirdiği binlerce lider özellikli
öğretmenle eğitim tarihimizde önemli
görevler yaparak yerini almış, gururla anmayı sürdüreceğimiz ve aydınlanma
ülküsü açısından da hep örnek alacağımız bir sistemler bütünüdür.
Kuruluşunun
86. Yılı Kutlu olsun. 17.04.2026 Hıfzı Yetgin
HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK
Her şeyin başı
sağlık derlerdi de çok umursamazdık.
Gençtik,
yaştık, diriydik. Tek derdimiz sevdamızdı.
Sanki bize
ait bir vücudumuz yoktu.
Sabah girdik
mi yola 40 km. Durmadan yürür varırdık hedefe.
Ne
ayağımızın farkında olurduk ne bacağımızın.
Ne dağ, ne
düz, ne iniş, ne yokuş takıyorduk, ne merdiven...
Ne çamur
bilirdik, ne bataklık. Ne sıcak. Ne soğuk .
Kalbimiz gece gündüz sağlıkla çarpardı.
Sevdamızı anımsatmasa farkında bile olmazdık.
Kırılınca
bildik kemiğimiz olduğunu.
Ağrıdıkça öğrendik dişimizin yerini.
Böbreğimizin, midemizin olduğunu da.
Dedik ya Ağrımasa
bilmezdik kalbimizin yerini.
Sonra yağlarımız
çoğaldı. Kaslarımızı azaldı.
Kilolar
artarken kurumaya başladı cildimiz.
Yokuşlar mı
çoğaldı… Dikleşmeye mi başladı düzlükler.
Merdiven
basamakları daha mı çoğaldı ne?
Dün sayısını
bile bilmezken artmaya başladı gün gün…
Kütür kütür ederdi
yerken dökme şeker…
Çok
fındıklar kırdık hem de öz dişimizle…
“Mercimekler fırında” nefes aldığımızdan habersizdik.
Şekerin zarar vereceği aklımıza bile gelmezdi.
Ateşin mi
var, alnına iki dilim patates sar.
Göbeğin mi
düştü, kalburu çarşafla sarıp oklava ile
sıktırsın nenen.
Birde iki de bir geğreğimiz batardı da,
köyde parmakları ince bir teyzemiz tutar alt
kaburgalarımızı hırt tan ettirir.
Hadi koş derlerdi. Geçer giderdi.
İlk kez
gripin diye bir şey tanıdık.
Sonra
aspirin denirdi her bakkalda bulunan.
En
“ağır” hastalıkta bile “bi aspirin iç
geçer” denirdi… Geçerdi gerçekten.
Sonra sonra
ilaçlarla tanıştık.
Birken, iki oldular, giderek bir avuç... şimdi
avuç avuç.
Önceden
her şeyi çekincesiz yer içerken, ilk kez bir kaç kaşık bal yiyince anladık balın
bile delisi var.
Sonra sonra yediğimize, içtiğimize dikkat eder
olduk…
Dikkat edin
gerçek şu ki… Şakaya gelmiyor sağlık.
Herkese
sağlık diliyorum.
Her şeyin
başı sağlık. Sağlıkla yaşayın. Sağlıkla kalın.
Hıfzı Yetgin
NOT: Bu yazıyı düz
yazı gibi yazdım. Ama, okuyan pek çok arkadaşım şiir gibi algıladılar. Ben de
uydum dostlara biraz hadi "şiir" niyetine. Hıfzı Yetgin
ÖĞRETMEN CUMHURİYET SAVUNUCUSUDUR
Tarihçiler 1699 yılında imzalanan Karlofça
anlaşması ile Osmanlının gerileme devrinin başladığını kabul ederler. Doğru bir
tespittir. İşte biz Anadolu ve Trakya’yı yurt tutmuş ve bu coğrafyada yaşayan insanlar
1699’dan 1923 yılına kadar. Binlerce kilometre kare toprak kaybımıza, yenilmişliklerimize,
yenik sayılmışlıklarımıza, horlanmışlıklarımıza, tüm aşağılanmışlıklarımıza, yıllarca
yitirdiğimiz on binlerce şehit ve gazimize ve nedenini bilemediğimiz aç kalışlarımıza hep ilaç
arayıp durduk.
Bu ilaç arama süremiz demek ki tam 224 yıl
sürmüş. 224 yıl sonra Mustafa Kemal diye bir dahi çıktı. Bizi biraraya
getirdi. Bize Cumhuriyet ilacını önerdi.
Biz Cumhuriyet ilacını aldıktan sonra iyileşmeye başladık. O ilaçla birlikte kendimize
geldik. Suyumuza, havamıza, toprağımıza demir yollarımıza sahip çıkabildik.
Limon, portakal, arpa, buğday satarak fabrikalar kurduk. Bağımsız bir devlet
olarak 103 yıldır da o ilaç sayesinde ayakta durabiliyoruz. Kim ne yaparsa
yapsın. Kim kiminle ne iş tutarsa tutsun. 224 yıl öncesi 103 yıl da sonrası 437
yıllık bir iyileşme çabasını bu millet unutmaz. Bir çırpıda kenara koymaz. Zor
gününde bir bir hatırlar pir hatırlar. Ama zor günlerde iyi işler yapanlar da
ayrıca bir değerdir. Onlar hiç unutulmaz. Ziya Paşa “ Ayinesi iştir kişinin
lafa bakılmaz. Şahsın görünür rütbeyi
aklı eserinde.” diyor.
İşte hepimizin görünen eseri Cumhuriyete
sahip çıkma ve savunma düzeyimizdir. Okullar olarak uyguladığımız ulusal ve
uluslararası akademik eğitimlerimiz, dil programlarımız, sanat ve spor
programlarımız, ulusal bilinç ve evrensel insani değerleri kazandırma
çabalarımız bizim eserimiz olarak görünecektir. Bu önemli görevleri gerçekleştirme
çabası içerisinde olan her okul bir Cumhuriyet kurumudur.
Bu kurumlarla yolu kesişmiş bu
kurumların Cumhuriyet Kurumu olmasına katkı sağlamış herkes de Cumhuriyet’e
omuz vermiş savunuculardır. İstisnası binlerde bir oranını geçmeyecek sayıda
kişi dışında her öğretmen Cumhuriyet savunucusudur. Öğretmenler olarak da bu
özelliğimizle saygıyı en çok hak eden insanlarız. Hepinize artarak çoğalan
başarılar diliyorum.
Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.
Gözlerinizden öpüyorum.
.03.2026 Hıfzı Yetgin
ÇANAKKALE ZAFERİNDE VE MUSTAFA KEMAL FAKTÖRÜ.
ÇANAKKALE
ZAFERİ ÜZERİNE,
İngilizlerin
amacı Çanakkale Boğazını ele geçirmek, İstanbul’u işgal etmek, Alman - Türk
ittifakını bitirmek ve çarlık Rusya’sına destek olmaktı.
Kumandanlar
toplandı. Ordu kumandanı Alman general Otto Liman Von Sanders, Çanakkale’de çıkarmanın kilit Bahir’den
başlayacağını düşünüyordu. Mustafa Kemal “Hayır!” diyor ve empati yaparak Suvla
Koyundan çıkacaklar diye ısrar ediyordu. Liman von Sanders akıllı bir general. Mustafa Kemal‘in askerî
sezgilerini de çok önemsiyordu.
Mustafa Kemal’e,
- “Suvla koyu tarafına git, bölgeyi
incele. Durumu bana rapor et.” Dedi.
Mustafa Kemal süratle bölgeye intikal etti. Yanında az sayıda asker var. Suvla
koyuna tepeden baktığında Bir de ne
görsün. Anzaklar Suvla koyundan çıkmışlar, Conk Bayırı’na doğru ilerleme hazırlığındalar.
Tüm koy düşman askeri ile dolu ama ortada Türk askeri yok. Mustafa Kemal yanındaki
haberleşme subayına :
-“Derhal haber ver, 57. Alay acil buraya gelsin.” der. Birlikte
getirdiği keşif birliğine yani askerlerine de.
- “Yere yat, siper al,
bekle. Ben kırbacımı şaklattığım an
herkes ateşe başlasın.” Diyor. Askerler
yere yatıyorlar. Kendisi de bir kayanın üzerine çıkıyor elinde kırbacı….
Mustafa
Kemal coğrafyayı biliyor İngilizlerin
kullandığı piyade tüfeklerinin menzilini biliyor. Kendisini görecekler ateş edecekler ama
mermiler kendisine erişmeyecek. Bunu da biliyor. Anzak ateşi başlıyor. Hedef
Mustafa Kemal ama onda hiç telaş yok. Soğukkanlı. Yerde siper almış bekleyen
askerdeki morali düşünebiliyor musunuz? Herkes yere yatmış Kumandan kayanın
üzerinde, elinde kırbaç… Anıt gibi duruyor. Mustafa Kemal aynı zamanda
döneminin en entelektüellerinden birisi çok okuyor, çok tartışıyor.
O yıllarda dünyada bir efsunlanma
söylemi var. Tüm dünyada en çok da Avusturalya ‘da çok yaygın. Mustafa Kemal
bunu da biliyor. Düşman askerleri ateş üstüne ateş ediyorlar. Ama Mustafa Kemal
dimdik kayanın üzerinde. Savaş sanatını bilenler arasında yaygın bir söz vardır,
Welington’un bir sözüdür: “Kumandanı savaş alanında görülen ordu, 60.000 askere
bedel üstünlük sağlar.” der. Bu moral taktiğini Napolyon da çok kullanmıştır.
Şimdi bir de karşıdaki askerin moralini düşün. Ateş edip duruyorsun, ateş ettiğin
kişi dimdik ayakta. “Efsunlu Kumandan“
diyorlar Mustafa Kemal için. Tabii ki bu durum içlerinde moral bozukluğu da yaratıyor. İşte bu anlarda tam burada Mustafa
Kemal de ölçüyü kaçırmış olacak ki bir çat sesi duyuluyor. Mustafa Kemal
sendeliyor. Yaver,
- ‘’ Kumandanım ‘’ derken Mustafa
Kemal ‘’sus’’ işareti yapıyor. Çünkü asker hissederse morali bozulacak. Mustafa
Kemal kayayı kendisine siper ediyor.
İşte bunlar yaşanırken o sırada 57
alay da yetişiyor. Ve Çanakkale’de Destan yazılıyor.
Sevgili okurlar geçtiğimiz temmuz ayında bir
İngiltere seyahatim oldu. Torunumun sınıf arkadaşının babası film
yönetmeniymiş. Daha çok da askeri filmler çekiyormuş. Bizimkilere de Mustafa
Kemal büyük insan, Türkler çok şanslı millet falan diye her gördüğü yerde
iltifatlar ediyormuş. Bizimkilerde ya babam sizi tanısa çok sevinirdi falan
derlermiş. Benim geldiğimi duyunca tanışmak istemiş. Bizimkilerde davet
etmişler. Bahçede oturuyoruz. Torunum tercümanlık yapıyor. Sohbet ilerledi.
Adam bir şeyler söylerken gözlerinden yaş akmaya başladı. Torunum da
duygulandı. Çevirirken yutkunmaya başladı. Ne oluyor dedim? Torunum,
-Dede, Mustafa Kemal Anzak
askerlerinin annelerine bir mektup göndermiş. O mektubu ezberledim. Her yerde
tekrarlıyorum. Diyor ve mektubu okuyor. Dedi. Duygulanma sırası bendeydi. Ben
de sesli olarak
-"
Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! burada dost bir
vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle
yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar,
gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızda huzur içindedirler ve
rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık
bizim de evlatlarımız oldular. “ Mustafa Kemal Atatürk.
Gerçekten çok büyük bir insan ve bu
çok büyük insan iyi ki bizim.
Bugün bize onurla bir tarih armağan
eden başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi
minnetle anıyoruz. Ruhları ŞAD OLSUN. Vatanımız Sağ olsun. 04.03.2026
Hıfzı Yetgin
EĞİTİM İNSANLAŞTIRMA ÇABASIDIR.
Hapşırır birisi. Yanındaki iyi yaşa der. Eğitim iyi yaşamaktır.
Nitelikli yaşamak diyeceğim ama tam karşılamıyor. Kaliteli yaşamak deyince
sanki daha anlamlı oldu gibi. Kısaca yaşamak, mutlu yaşamak, sıkıntısız yaşamak,
sağlıklı yaşamak diyelim.
Tekrar edelim. Gerçekten eğitim kardeşliktir. Sevilmek istiyorsan önce
sevmeyi bileceksin. Demek ki neymiş? Önemli
bir söz: “Sevdiklerin kadar iyisin ve
nefret ettiklerin kadar kötü.” Tercihimiz iyiden yanaysa sevgi gelişir. Orada
eğitim vardır. Hiçbir renk, hiçbir ırk, hiçbir coğrafyada eğitim işiyle uğraşıp da
başkasını ötekileştiren öğretmen olmaz. Biz öğretmenlerin ötekimiz olmaz. Biz
herhangi bir insan değiliz. Öğretmeniz biz. Eğitim işin içindeyse İnsanlardaki insana
yabancı davranışlar giderek azalır ve yok olur. Hoşgörüsüzlük olmaz. Anlayışsızlık
olmaz. Bağnazlık olmaz. Dar kafalılık olmaz. Çünkü eğitim bunların olmaması
için uğraşır. Eğitim yoksa mazaallah cehalet hem elde, hem başta ve hem de baki
kalıverir.
HER
ZAMAN OLDUĞU GİBİ RAMAZAN AYI BOYUNCA DA AŞAĞIDA BELİRTİLEN HUSUSLARA ÖZEN
GÖSTERİLMESİ İNSANSILIKTAN KURTULMAMIZA İNSANLAŞMAMIZA KATKI SAĞLAR,
1-Her tür bedensel ve
psikolojik temizliğe dikkat edilmesi, dedikodu, alaya alma, aşağılama, sözlü ve
fiziki şiddet ile tüm negatif düşüncelerden uzak durulması,
2- Sevgi, yardımlaşma
ve dayanışma sözcüklerinin daha çok kullanılmaya çalışılması, güler yüzlülüğün
asla bırakılmaması, incinsen bile incitilmemesi,
3-Evrensel çevre
bilinciyle hareket edilmesi, din, dil, ırk, siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın insan
haklarına ve tüm canlı haklarına saygı gösterilmesi,
4- Geçmişte bilerek
ya da bilmeyerek kırdığımız, üzdüğümüz zarar verdiğimiz hısım-akraba, arkadaş, komşu
ve her insanın gönlünün alınması, özeleştiri yapılması,
5-Çevremizde yoksul
ve yardıma ihtiyaç duyan komşularımız, arkadaşlarımız varsa onlara onurlarını
zedelemeden gizliliğe özen gösterilerek destek olunması,
6- Aile içinde ulusal
ve dini değerlerimizi öne çıkaran konuşmalara yer verilmesi, ramazan anılarının
paylaşılması, bu konuda örnek olaylara dayalı anlatımlar yapılması,
7- “Hayatta en hakiki
yol gösterici bilimdir” Atatürk .“İlim Çin'de bile olsa gidip onu alınız”
Hz. Muhammet. Bu sözlerin içeriklerinin anlatılması, bu çerçevede evrensel düzeyde
insanlık için önemli buluşlar yapmış insanların hatırlanması,
8- İftar vaktinden
epey önce olacak şekilde yetim ve öksüz çocukların aileleri, şehit ve gazi aileleri,
yaşlıların bulunduğu aileler, engelli vatandaşlarımızın aileleri, anne ve babalarından
ayrı yaşayan öğrenci evleri, yoksul aile ziyaretlerine yer verilmesi, gidilirken aile bütçesi
olanakları içerisinde olası ihtiyaç duyulabileceği öngörülen mütevazı hediyeler
götürülmesi,
9- Kendisi yapıyor
olsun veya olmasın… Herkesin inancına, ibadetine, namazına ve orucuna saygı
duyulması,
10- Başkalarının sözlerine
ve düşüncelerine katılmama özgürlüğümüzün olduğunun bilinmesi, ama başkalarının
da bu özgürlüklerinin olduğunun kabul edilerek saygı gösterilmesi.
11-Her tür aşırılıklardan
uzak durulması,
Olmazsa olmaz önemsediğim önceliklerim ve
önerilerimdir. 18.02.2026
Hıfzı Yetgin
Önbilgi: Geçmişte Antalya İl milli Eğitim Müdürlüğü olarak bir dergi çıkarmıştık. Derginin de yasal olarak çıkmasını istiyorduk. O zamanın Antalya valiliği basın yayın Müdürü sayın Mustafa Uysaldan çıkarılacak dergilerle ilgili açıklama istediğimizde Sayın Uysal da bunu bize dergide yayınlanacak bir yazı şeklinde iletmişti. Biz de hem Milli eğitim Müdürlüğünün dergisini yasal zemine oturtmuştuk. Hem de okullarımızda çıkarılan dergilerin de yasal zeminde çıkarılması için rehberlik etmiştik.
OKUL GAZETE VE DERGİLERİ
Çok kıymeti Öğretmen arkadaşlarım; Sayın Valimizin destekleri ve Milli Eğitim Müdürlüğümüzün özverili çalışmaları ile yayınlanan Milli Eğitim Müdürlüğünün mesleki yayın organı derginin bu sayısında sizlere okullarımızın çıkarmak istedikleri ve çıkarmakta oldukları dergi ve gazetelerden bahsedeceğim.
Okulları adına dergi ve gazete çıkarmak isteyen okul müdürlerimiz Önce okul dergisi ve gazetesi çıkaracaklarına dair karar almaları gerekiyor. Bu aldıkları kararı Milli Eğitim Müdürlüğüne başvurarak onaylatmaları ve bunu takiben Valilik Makamına yazacakları bir dilekçe ile başvurmaları gerekmektedir. Yayın hayatına başlamadan önce aşağıdaki belgeler Valilikten havale ettirtilerek dilekçeler ile birlikte Emniyet Müdürlüğü Basın ve Protokol 5ube Müdürlüğüne vermeleri gerekmektedir.
İSTENİLEN BELGELER
1-Dilekçe (Valilik Makamından Havaleli) Dilekçede Yayının
dili, zamanı
belirtilecek, (örnek: Türkçe-İngilizce- Almanca) gibi.
2-
Basın Kanunu gereğince verilecek
Beyanname.
3- Yayın sahibi için Bilgi Çizelgesi.
4- Yayın sahibi için Nüfus cüzdan sureti.
5- ikametgah ilmühaberi .
6-
Yayın Sorumlu Yazı işleri Müdürünün Bilgi Çizelgesi.
7-
" " " Nüfus Cüzdanı sureti.
8- "
" " İkametgah İlmühaberi.(Muhtar Tasdikli)
9-
" " " Noter tasdikli diploma. :
10-
Yayın Şirketi adına ise Ana Sözleşmesİ.
11-
Yayın Dernek adına ise Dernek
Tüzüğünün tasdikli sureti.
12- Yayın şirketi veya dernek adına
yayınlanacak ise Yönetim Kurulu
Kararı.
13-
Yayın sahip ve Sorumlu Yazı Işlerinin sabıka kayıtları.
14-
Yarım kapak Telli Dosya.
Emniyet Müdürlüğüne bu belgeler teslim edildikten sonra kendilerine 5680 Sayılı Basın Kanunun 9. Maddesi
gereğince bir alındı belgesi verilecektir. Bu işlemden sonra okullarımız dergi ve gazetelerin! çıkarabilirler. 5680
Sayılı Basın Kanununun 12. Maddesi gereğince,
Okul dergi ve gazetelerinin
çıktığı günü takip eden çalışma
gününde çıktığı yerin
Cumhuriyet Savcılığına ve o yerin Mülki Amirliğine ikişer adet vermeleri zorunludur. Halen
çıkarılmakta olan okul dergisi
sahiplerine ve dergi çıkarmak
isteyenlere yardımcı olmak amacıyla
bu yazıyı kaleme aldım.
Bu vesile ile tüm öğretmen arkadaşlarımın Öğretmenler Gününü kutlar, başarılar dilerim.
Mustafa UYSAL Antalya Valiliği Basın Müdürü
GYGES’İN BULDUĞU YÜZÜK VE DEMOKRASİ
Gyges,
Lidya kralının hizmetinde çok dürüst,
adaletli ve çalışkan bir çobandır. Günün birinde
koyunları otlatırken bir deprem olur. Toprakta çatlaklar ve yarıklar oluşur. Büyükçe yarığın içine inen
meraklı Gyges, orada bir altın yüzük bulur. Yüzüğü
parmağına takar. O anda Gyges için bu
yüzük altındır ama sıradan bir yüzüktür. Çobanlar her ay sonunda kralı
bilgilendirmek ve talimatlarını almak için sarayda toplanmaktadırlar. Gyges
toplantıya parmağında yüzükle gider.
Toplantı
sırasında konuşmalar uzadıkça ve sıradanlaştıkça Gyges parmağındaki yüzükle
oynamaya başlar. Gyges oynarken yüzüğün taşını farkına varmadan avucunun içinde
çevirir. Yüzük taşı avucunun içine çevrildiğinde Gyges görünmez olmaktadır. Taş
elinin üzerine geldiğinde ise tekrar görünür duruma gelmektedir. Gyges ve
yanındakiler bu duruma çok şaşırırlar. Gyges yüzüğün tılsımını keşfettikten
sonra üzerinden hem kralın hem toplumun denetiminin kalktığını, bu farklılığın
kendisine pek çok alanda kontrolsüz “hareket özgürlüğü “ sağladığını hisseder.
O dürüst,
adaletli ve çalışkan çobanda hızlı değişiklikler oluşmaya başlar. Yaşantılar
çoğaldıkça Gyges kendisine bir hareket tarzı planlar ve görünmez olarak saraya
girer. Yüzüğün sağladığı bu farklılıkları kullanarak kraliçeyi baştan çıkarır.
Kraliçe ile birlikte olmaya başlarlar. Kraliçenin de desteği ile ikisi birlikte
kralın ölmesini (öldürerek) sağlarlar ve kendisini kral ilan eder.
Gyges
yüzüğün kendisine sağladığı ayrıcalığın yanı sıra gücüne bir de kral gücünü
ekleyince artık 'her istediğin, hiç çekinmeden hiçbir baskı da hissetmeden
ahlak, adalet ve dürüstlük gibi kavramlara da uymak gibi bir zorunluluğu
olmadan pervasızca uygulamalar yapmaya başlamıştır. Ve bunları da hiç kimse
görememektedir.
Görünmez
olununca insan doğası hemen devreye girecek ve doğa gereği üzerine toplum ve
çevre denetimini hissetmemeye, ahlak, hukuk vb. kuralların kendisi için de
uygulanabileceğini düşünmemeye başlarsa acaba neler yapabilir? Bunun
düşünülmesi gerekir.
Yaptıklarımın
sonucuna katlanma zorunluluğum kalmamışsa işlediğim bir kusur, kabahat veya
suçtan bir uyarı, kınama veya ceza almayacaksam hele hele yakalanma diye bir
derdim de kalmamışsa, ayıplanma, dışlanma gibi korkularda ortadan kalkmaktadır.
O zaman da dürüstlük, adalet, hak, hukuk, eşitlik gibi kavramlarda bireyde
karşılık bulmamaktadır. Bu konuda Chris
Horner ve Emrys Westacott insanlar için "Kimse mecbur olmasa ‘ahlâklı’ davranmaz!” diyorlar.
O zaman
bir soru ile şu önermede bulunabiliriz.
O halde
hak, hukuk, adalet, eşitlik, ahlak gibi şeyler oynamak zorunda kaldığımız
roller midir? Bu oyundaki rollerimiz, toplumda yer bularak yaşamak için
ödediğimiz bedeller midir?
Gücü elinde
bulunduranların ahlakı ile güçsüzlerin ahlakı aynı mıdır? Trump ile Demirtaş
aynı ahlak ölçülerinin sahibi midirler? Birisinin sana “enstrüman”
çaldırmayacağım demesi suç oluştururken ötekinin her şeyine el koyacağım demesi
nasıl kabul görmektedir? Gyges örneğine bakarak bu soruya yanıt vereceksek
gücümüz arttıkça görünmezliğimiz de çoğalmaktadır. Görünmezliğimiz ne kadar
çoğalırsa “yakalanma “ riskimiz de o kadar azalmaktadır. Platon, bir yazısında
şöyle söyler: “Haksızlıktan şikâyet
edenler, haksızlığa uğrayanlardır.” Eğer güçleri yetseydi, haksızlık etmek
fırsatını bulan herkes, haksızlık ederdi.” Dünyada bunca yaşanmışlık
gözümüzün önündeyken gel de Platon’a hadi ordan diyebilirsen de bakalım. Bir de
ezilenlerin milletinden olanlara
soralım. 2026 nın dünyasında güçlü mü olmak istersin haklı mı?
Şimdi bir soru ile bir önermede daha bulunma zamanı geldi. Nedir o?
Hak, hukuk, ahlak, yasalar, “gelenekler”… İnsanlara boyun eğdirmek için efendilerin belirlediği bir kurallar bütünü müdür? Ya
da uygulama gücün varsa bu hak, hukuk, adalet ve “gelenekler”…Efendilerin de
istedikleri her şeyi yapmaya kalkışmalarını engellemenin bir yolu olabilir mi?
Özetle
devlet aygıtı, onun kurumları ve kuralları herkesi haksızlık
yapmaktan uzak tuttuğu, eşitlik duygusunu hissettirdiği ve saygınlaştırma
oranları ne kadar insan merkezli ise yani kölenin haklarını ne kadar koruyorsa
her şeye rağmen insan için en iyisi o olacaktır. Çünkü; birisinin sınırını aşıp
ötekisine parmak sallamasına bu kurallar yine de sınır çizer. İşte efendiye
sınır çizebilme gücü ne kadar fazlaysa demokrasiniz de o ölçüde demokrasidir.
02.02.2026 Hıfzı Yetgin