16 Haziran 2026 Salı

KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS) HAYIRLI OLSUN.

                      KADEMELER ARASI GEÇİŞ SINAVI (KAGS)  HAYIRLI OLSUN.

          Eğitimde sistemler çok kolay değişmezdi. Ama kendilerinden öncekilerin yaşadıklarına alâyı valâ ile başlattığımız LGS ve YKS devri de resmen açıklanmadan fiilen bitti. LGS ve YKS’nin fiilen biteceğine işaret edilen yıl olarak düşündükleri için asıl fırtınanın 2028'de kopacağını söyleyen arkadaşlar da şaşkınlıkla yaşadılar ki… LGS fiilen bitti. Bu yıl şıppadak  KAGS olarak uygulandı.

Bu yıl sınava giren öğrencilerimiz de hep olageldiği üzere denekler oldunuz. Kutsal bir işin ilk uygulananlarısınız ama …,bu hizmetiniz asla hatırlanmayacaktır.  Önümüzdeki yıldan itibaren sınava girecek olan sevgili öğrencilerimiz bu yıl flamayı devraldığınız ağabey ve ablalarınıza göre bir azıcık daha şanslısınız. Çünkü KAGS olarak ilk sınava girenler olarak sayın Bakan değişene kadar hep siz anılacaksınız.  Esas oğlan esas kız rollerini itirazsız oynayacaksınız. Bu yıl LGS’ye girdiğini sanan herkese müjde. Siz LGS’ye değil… KAGS’ye girdiniz.  Hayırlı uğurlu olsun. Ezberlediğiniz her şeyi unutun.

Çünkü 2026’da tarih olan bildiğimiz anlamda LGS ve YKS’nin resmen 2028’de tarih olduğu ilan edilecek. Yerine ne mi geliyor? Bu yıl fiilen uygulanmaya başlanan…Kademeler Arası Geçiş Sınavı. (KAGS) Bakın, bu sadece bir isim değişikliği değil. Olay çok başka bir yere evriliyor. Türkiye 100 yılı maarif modeli diyor ki; Ben artık sadece test çözen, şık işaretleyen öğrenci istemiyorum. Ne istiyorsun?  Pisa tarzı, TIMS tarzı sayfa boyu sorular soracağım ve bana anlayıp cevaplar vereceksin.  Yani hadi bakalım bak sana öğrettiklerim var. Bu bilgiyi hayata uygula diyen bir mantık. Tamam, kağıt üzerinde, sohbet esnasında  harika duruyor… Ama sormazlar mı adama biz bu çocukları yıllarca test çöz, hızlan, net çıkar diye yetiştirdik… sonra da bir anda bu yıl “haydi çocuklar…meşe palamut felsefe… şimdi filozof gibi yorumla… diyerek sınavlarda koşturup sınamalara tabi tutuyoruz. 2026’da sınav yıllı tayfa resmen bir denek oldu. Bu deneklik durumu birkaç yıl sürecek. “Eğitim Şart” çare yok… Ne anlama geldiğinin önemi de yok.  “ Eğitim Şart” o kadar. Artık ezber bitti… Kötü mü? Asla. Ama bu sefer de anlamayı öğretmediğimiz çocuklardan okuduklarını anlama beklentisinde olan olan bir sınav canavarı geldi. Kitap okumayan, muhakeme yapamayan öğrenci için bu sınav LGS'den 10 kat daha fazla zor oldu.

Sorular bir öğretmen olarak baktığımda muhteşem güzellikte… Bu soruları cümle yöntemi ile okur-yazar ettiğimiz ve okuma alışkanlığı kazandırarak 8. sınıfa kadar getirdiğimiz öğrencilerimize sorsak, belirtilen sürenin biraz üzerinde bir zaman ayırarak bu soruyu tamamı doğru yanıtlardı. lakin gel gör ki biz bu soruyu harf yöntemi ile okur- yazar edip, okuma alışkanlığı kazandırmak yerine sık sık değiştirerek anlamlı bir “istendik” değişiklikler yaratamadığımız çocuklarımıza sorunca iyiyi de eleştirmek gerekti. Biz bu soruları “EBA” ları, “MEBİ”leri   hazır etmeden devlet eliyle tabletler dağıtarak “digital göçebelere” dönüştürdüğümüz  öğrencilerimize sorunca...İşin izahını mizah ile yapmakla yetinir olduk.  Anneler-babalar çocuklarınıza yüklenmeyin. Ülkemiz için çok iyi ama çocuğunuza “iyi” gelmeyebilecek bir sistemin piyangosu onlara vurdu. Bundan sonra tüm ana-babalar çocuklarınızla birlikte bol bol okuyun. Yoksa hepimizin işi zor.

Peki şimdi dürüst olalım. Okulda gördüğümüz eğitimle bu beceri temelli sınavlar , yani bağlam temelli sorular arasında uçurum yok mu? Bizim çocuklar bu makasa, bu sisteme kurban mı edilecek ? Yoksa gerçekten eğitimde devrim mi yapıyoruz ? Çok göreceli yanıtları olan bir soru sorduğumun farkındayım… Yanıtını hayat gösterecek. Yaşarsak göreceğiz. 14.06.2026                                                      Hıfzı Yetgin        

                                                                                                         

 

 

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

EĞİTİMDE DÖNÜŞÜM: SANAT VE SPORUN YAPILANDIRMACI ROLÜ

 

Eğitimde Dönüşüm: Sanat ve Sporun Yapılandırmacı Rolü

Toplumsal dönüşüm yalnızca siyasal devrimlerle sınırlı değildir; bireyin zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimini kapsayan bütüncül bir eğitim anlayışı bu dönüşümün temel belirleyicisidir. Bu yazıda, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir ögesi durumuna getirilmesinin kişilerin bireysel gelişim ve akademik başarıları üzerindeki etkileri tartışılacak ve bu tartışma eşliğinde eğitim bilimi ve alanda yapılan gözlemler de değerlendirilerek önerilerde de bulunulmaya çalışılacaktır. 

Tarihsel süreçte toplumsal değişim çoğunlukla devrimlerle ilişkilendirilmiştir. Ancak modern eğitim yaklaşımları, kalıcı dönüşümün bireylerin çok yönlü gelişimiyle mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. John Dewey’e göre eğitim, yaşamın kendisidir ve bireyin deneyim yoluyla gelişimini temel almalıdır (Dewey, 1938). 68 kuşağından birisi olarak bu sonuçları deneyimleyerek doğruluğunu onayladığımı itiraf etmeliyim. Bu bağlamda sanat ve spor, bireyin yalnızca bilişsel değil; duygusal ve sosyal yönlerini de geliştiren temel araçlar olarak öne çıkmaktadır. Yani sanat ve spor, eğitimin tamamlayıcı değil ana unsurlarıdır.

Sanat, bireyin kendini ifade etme kapasitesini geliştirirken aynı zamanda empati, estetik duyarlılık ve yaratıcılık gibi insani değerleri güçlendirir. Bu nedenle eğitim kurumlarında sanat eğitimi bir “yan alan” değil, temel bir bileşen olarak ele alınmalıdır. Sanat eğitimi de, bireyin estetik duyarlılığını ve yaratıcı düşünme becerilerini geliştirir. Howard Gardner’ın Çoklu Zekâ Kuramı, müziksel ve görsel zekânın bireysel gelişimde temel bir rol oynadığını vurgular (Gardner, 1983). Ayrıca Elliot Eisner, sanatın bireyin düşünme biçimini zenginleştirdiğini ve alternatif bakış açıları geliştirdiğini ,(Eisner, 2002). Enstrüman eğitiminin erken yaşta başlaması bilişsel gelişimi destekler (Schellenberg, 2004).  Görsel sanatlar eğitimi problem çözme ve yaratıcılığı artırır (Winner, Goldstein & Vincent-Lancrin, 2013). Belirtirler..

Bu  saptamalar ışığında Akant deneyimlememlede birleştirdiğim de şunları önerilebilirim.

     -Her okulda en az dört farklı enstrümana yönelik atölye kurulmalıdır.

     -Öğrenciler ilkokul 1.ve 2. Sınıflarında  müfredata bağlı olarak enstrümanları tanımalılar ve 3. sınıftan itibarende bir enstrüman seçerek müzik eğitimlerini bu doğrultuda sürdürmelidirler.

     -Bu öneriden amaç yalnızca yetenekli öğrencileri ilerletmek değil; tüm öğrencilerin temel düzeyde bir enstrümanı çalabilir hale gelmelerini sağlamaktır.

      -Görsel sanatlar alanında da farklı tekniklerin uygulanabileceği atölye ortamları oluşturulmalı ve öğrenciler yine 3. Sınıftan itibaren yeteneklerine göre yönlendirilmelidir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız konu spor alanı için de geçerliliğini korumaktadır. Sporun yalnızca fiziksel değil, bilişsel ve akademik başarıya da katkı sağladığı çok sayıda çalışmayla ortaya konmuştur. World Health Organization, düzenli fiziksel aktivitenin çocuklarda dikkat, öğrenme ve psiko sosyal gelişimi desteklediğini vurgular (WHO, 2018). Fiziksel aktivite ile akademik başarı arasında pozitif ilişki vardır (Singh et al., 2012). Spor, yürütücü işlevleri ve dikkat süresini artırır (Diamond & Lee, 2011). Demektedirler. O zaman şu yargıya varabiliriz.

Spor eğitimi, fiziksel gelişimin yanı sıra disiplin, odaklanma ve takım çalışması gibi becerileri de kazandırır. Bu doğrultuda: Yüzme, jimnastik, atletizm, takım sporları ve dans gibi farklı branşlarda uzman öğretmenler yetiştirilmeli ve atanmaları da bu branşlara göre sağlanmalıdır.

       Sanat eğitimi için önerdiğimiz gibi  spor alanında da öğrenciler 1.2. sınıflarda spor branşlarını tanımalıdırlar, İlgileri ve yetenekleri değerlendirilmeli ve ulaşılan sonuçlara göre de, 3. sınıftan itibaren bir spor dalında bir spor kulüp üyesi  gibi ve hatta lisanslı sporcu olarak çalışmalara katılmalıldırlar. Eğitim yetkililerince de bu durum desteklenmelidir. Özellikle okçuluk gibi branşların dikkat ve odaklanma üzerindeki olumlu etkileri, sporun bilişsel süreçlere katkısını somut biçimde göstermektedir. Özellikle okçuluk ve dikkat gerektiren spor dalları, odaklanma becerisini geliştirmede etkili araçlar olduğu bizatihi kişisel  gözlemlerimle de izlenmiştir.

Türkiye’de 950 öğrencili bir okulda (Akant)  yapılan gözlemde, 530 öğrencinin lisanslı sporcu olduğu belirlenmiştir. Aynı okulun kuruluş yılından itibaren akademik başarıda da üst sıralarda yer alması ve düzenli olarak ulusal düzeyde dereceler elde etmesi dikkat çekicidir. Ve sporun akademik başarıda etkili olduğunu desteklemektedir.

Buna ek olarak  Akant deneyiminde gözlediğim çalışmalar sonucunda;

      -Okuldan bir öğrencinin okçuluk alanında Avrupa şampiyonu olması,

      -Bu öğrencinin uluslararası düzeyde yabancı bir ülkede burs kazanarak eğitimine orada devam etmesi sanat ve sporun yalnızca bireysel gelişime değil, akademik ve uluslararası başarıya da katkı sağladığını göstermektedir. Diyebiliriz.

Tekrar belirtmeliyim ki; yukarıda söz edilen okul gözleminde, önemli sayıda öğrencinin lisanslı sporcu olduğu ve aynı okulun akademik başarıda da üst sıralarda yer aldığının görülmüş olması eğitim başarısında sporun-akademik başarıyı desteklediği açık olarak görülmektedir.

Ayrıca bireysel başarı örnekleri (örneğin Avrupa şampiyonluğu ve uluslararası burs kazanımı), sanat ve sporun öğrencilerin yaşam fırsatlarını genişlettiğini de göstermektedir. Elde edilen bulgular, sanat ve sporun eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda:

        -Müfredatlar sanat ve spor dersleri açısından yeniden yapılandırılmalıdır.

        -Okullarda sanat ve spor çalışmaları açısından altyapı yatırımları artırılmalıdır.

        -Öğrencilerin erken yaşta sanat ve spora yönlendirilmeleri sağlanmalıdır.

         - Türkiye’de aile yapısının artık %100 lere varan ölçüde çekirdek aileden oluşması ve hem anne, hem babanın çalışıyor olmaları da dikkate alınarak resmi mesai saatlerine paralel okul saatleri uygulamasına geçilmesi ve okulda kalma sürelerinin 8 saate çıkarılması, artan bu saatlerde de sanat ve spor eğitimleri için yeterli ders saati tanımlanması mutlaka sağlanmalıdır.

Sonuç olarak, bireyin bütüncül gelişimini merkeze alan bir eğitim modeli, toplumsal dönüşümün en etkili ve sürdürülebilir yoludur. Sanat ve sporla desteklenmeyen bir eğitim sistemi, bireyin potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkaramaz.

Sanat ve spor, eğitimin “tamamlayıcı” değil, “ana” bileşenleri olarak ele alınmalıdır. Eğitim bilimi ve alan gözlemleri birlikte değerlendirildiğinde:

       -Sanat eğitiminin  bilişsel ve duygusal gelişimi desteklediği, akademik başarıyı artırdığı,

       -Spor eğitiminin de beden sağlığı ve bağışıklığı güçlendirmenin yanında  akademik başarıyı ve disiplin becerilerini artırdığı,

       -Bu alanlara erken yaşta yönlendirmenin, bireysel potansiyelin ortaya çıkmasında önemli rol oynadığı,  yadsınamaz gerçeklerdir.

        Bu nedenlerle de milli eğitim politikaları, sanat ve sporun ana unsurlar olarak müfredata entegre edilmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. 07.06.2026   Hıfzı Yetgin

6 Haziran 2026 Cumartesi

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

 

ÖĞRETMEN KAVRAMI VE BİLİMSEL TUTUM: EĞİTİMDE SORUN ÇÖZME ODAKLI YAKLAŞIM

Özet
          Bu çalışmada öğretmen kavramının yalnızca bilgi aktarma ile sınırlı olmadığı, aynı zamanda bilimsel tutumu kazandırma sorumluluğunu da içerdiği ele alınmaktadır. Tarihsel süreçte bilimsel gerçeklerin kabul edilmesinde yaşanan zorluklar, Galileo örneği üzerinden değerlendirilmiş; eğitimin temel amacının bireylerin problem çözme becerilerini geliştirmek olduğu vurgulanmıştır. Okulun, teorik bilgi ile uygulama arasında köprü kurması gerektiği ve deneysel öğrenmenin önemi üzerinde durulmuştur.

        Anahtar Kelimeler: bilimsel tutum, eğitim, öğretmen, problem çözme, deneysel öğrenme, başa çıkabilme.

       1. Giriş
       Bilimsel bilginin günümüzde ulaştığı düzey, uzun ve çoğu zaman zorlu bir tarihsel sürecin sonucudur. Bugün sıradan kabul edilen birçok bilimsel gerçek, geçmişte ciddi tartışmalara ve dirençlere konu olmuştur. Bu bağlamda Galileo Galilei’nin ortaya koyduğu görüşler ve bu görüşler uğruna verdiği mücadele, bilimsel düşüncenin gelişiminde önemli bir dönüm noktasıdır. Galileo’nun “Dünya dönüyor” düşüncesi, yalnızca bilimsel bir gerçekliği değil, aynı zamanda bilimsel tutumun kararlılıkla savunulması gerektiğini de simgelemektedir.

       2. Bilimsel Tutum ve Eğitim
      Bilimsel tutum; sorgulama, eleştirel düşünme, kanıta dayalı karar verme ve sistematik çalışma becerilerini kapsar. Bu tutumun bireylere kazandırılması, eğitimin temel hedeflerinden biri olmalıdır. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla kalmamalı; aynı zamanda bu bilgiyi kullanabilme, test edebilme ve yeniden üretebilme becerileriyle de desteklemelidir.

İnsan yaşamı boyunca çeşitli sorunlarla karşılaşır. Bu sorunların çözümünde başarı, büyük ölçüde bireyin metotlu düşünme becerisine bağlıdır. Bu nedenle eğitim, bireyin analitik düşünme ve problem çözme yetilerini geliştirmeye odaklanmalıdır.

        3. Okulun İşlevi ve Uygulama Boyutu
       Okul, bireyin toplumsal yaşamda karşılaşabileceği durumlara hazırlık yaptığı bir ortamdır. Bu nedenle eğitim süreci, yalnızca teorik bilgi aktarımı ile sınırlı kalmamalıdır. Öğrencilere, edindikleri bilgilerin doğruluğunu test edebilecekleri uygulama alanları sunulmalıdır.

Deneysel öğrenme, bilimsel bilginin içselleştirilmesinde kritik bir rol oynar. Ancak uygulamada, laboratuvarların yeterince etkin kullanılmadığı, deney araçlarının atıl durumda kaldığı gözlemlenmektedir. Bu durum, eğitimin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Oysa öğrencilerin aktif katılımını sağlayan uygulamalar, onların düşünme ve akıl yürütme becerilerini önemli ölçüde geliştirecektir.

         4. Eğitimde Problem Çözme Yaklaşımı
         Eğitimin başarısı, bireylere kazandırılan problem çözme becerileri ile doğrudan ilişkilidir. Sorunlara çözüm üretebilen bireyler; daha özgüvenli, yaratıcı ve girişken olurlar. Bu özellikler, bireyin hem kişisel hem de toplumsal yaşamda daha etkin rol almasını sağlar.

          Bu bağlamda öğretmenin rolü, bilgiyi aktaran bir figür olmanın ötesine geçmektedir. Öğretmen, öğrenciyi düşünmeye yönlendiren, sorgulayan ve keşfetmeye teşvik eden bir rehber olmalıdır.

         5. Sonuç
         Sonuç olarak, öğretmenlik mesleği bilimsel tutumu benimsemeyi ve bu tutumu öğrencilere kazandırmayı gerektirir. Eğitim sistemi, bireyleri yalnızca bilgiyle donatmakla yetinmemeli; onları düşünebilen, sorgulayabilen ve problem çözebilen bireyler olarak yetiştirmelidir. Bu hedefe ulaşabilmek için eğitim süreçlerinde uygulamaya dayalı öğrenme yöntemlerine daha fazla yer verilmesi gerekmektedir.

         Bilimsel tutuma sahip bireylerin yetişmesi, yalnızca bireysel gelişim açısından değil, toplumsal ilerleme açısından da büyük önem taşımaktadır.   Hıfzı YETGİN

1 Haziran 2026 Pazartesi

ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM

                 ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM.

 Dedem Şükrü Yetgin, Araç ilçesinin Aşağıyazı köyündendir. Dedemin kökeni Bayat boyu Dulkadiroğulları'na dayanır. Nenem, Bozonun Elif'in soyunun da Bozoklu'dan geldiğini söylerler. Onun köyü de adını babası Bozo’dan (Numan) alan Bozonun köyüdür.

Çocukluğuma ait benim anımsadığım yüzden fazla tiftik keçimiz, onbeş-yirmi aralığında koyunumuz, koşu hayvanı olan bir çift mandamız, süt için iki dişi mandamız (inek kömüşü) ve onların yavruları ile iki çift öküzümüz, yirmi civarı kara sığırımız, iki eşeğimiz, iki atımız en azından bir, çoğu zaman iki çoban köpeğimiz ve iki kedimiz olduğudur.

Keçilerin güdülmesi için çobanımız vardı. (Bu çoban uygulaması bizde babamın koyun ve karasığırları toptan satmasına kadar iki binli yıllara kadar sürdü.) Çoban derken çobanlar hiçbir zaman aile bireylerinden ayırılmaz. Evin bir çocuğu gibi kabul edilirdi.

Karasığır ve koyunları da genellikle nenem güderdi. Ben de küçükken onun omzunda, biraz ayaklanınca da yanında karasığırların ve koyunların güdülmesine “yardım ederdim”. Yardım ederdim’i tırnak içinde söylüyorum. Aslında güzel neneme ne eziyetler etmişim. Omzunda ben, sığırlara yetişmek için koşturur dururdu. Dilerim, hakkını helal etmiştir.

Her sene, kurban bayramına iki ay kala sürüden 2 koç veya 2 teke ayrılır; iki ay onlar için ayrı gümele (yavru besleme alanı) yapılır ve o kurbanlıklar özel beslenirlerdi. Kurbanın birisi dedem, birisi nenem için kesilirdi. Allah kabul etsin. Bazen dana veya kısır düve kurban ettiğimiz de olurdu. O durumda da yine nenem ve dedem ortak keserlerdi. Sonraki yıllarda babam ile anam aynı geleneği sürdürdüler. Kurban -özellikle de karasığır kurban edileceğinde- dedem, nenem ve gelinleri akşamdan hazırlık yaparlardı. Bakır sini, tahta tekne ve fazla derin olmayan “tava” adı verilen bakır kazanlar ile tahıl kalburları kaynar su ile yıkanır ve bu malzemeler evdeki tüm oda kapılarının açıldığı, bir duvarında sürekli kendir kilim, heybe ve çuval dokunan bir tezgâhın yer aldığı çardak denilen bölümün tahta duvarlarına yaslatılırdı.

20x60x80 cm ebatları olan, üzerinde et kıyılan, cevizden yapılmış künde denilen et kesme ağacı da yıkanırdı. Kündenin üzerine nenem eliyle tuz yayardı. Sabah herkes erkenden kalkar; dedem, babam ve amcamlar Araç'a bayram namazına giderlerdi. Hem bizim mahalleden hem yukarı mahalleden namaza gidenler bir konvoy oluştururdu. Ana konu bayram olmak üzere sohbet ede ede ilçeye varılırdı. Beş yaşımdan itibaren ben de bu bayram namazı ritüellerine iştirak ettim; Nenem,

– Oğlum küçüksün, gitmeyiver, deyince hemen tepki gösterirdim. Babam falan kaşlarını çatardı ama dedem:

– Özeniya oğlan gelsin, deyince herkes süngüsünü indirirdi.Ben de büyümüş olmayı kanıtlarcasına hiç sızlanmadan gecenin karanlığında o yolu yürürdüm. Aşağı Araç’taki Kötürüm Beyazıt (Celalettin Bey) Camii’ne geldiğimizde
 - “Vakıt nerelerde?” diye sorulur.
 - “Daha erken” yanıtı gelirse Veznedar Camii’ne yönelinirdi.
 - “Vakıt nerelerde?” sorusuna,
 - “Vakıt daraldı.” Yanıtı gelirse de hemen Kötürüm Beyazıt Camii'ne yönelinir. Abdesti sağlam olan doğrudan camiye girerdi. Abdestinden kuşkusu olan da hızlıca yeniden abdest alır camiye o şekilde girerdi.

       İmam, her bayram namazı öncesi mutlaka bir bayram namazı açıklaması yapardı. Ben de açıklamayı çok dikkatle dinlesem de yine de göz ucuyla mutlaka önümde saf tutmuş bir büyüğü izler, onu taklit ederdim. Şaşırıyorum, ama 5 yaşında “Elemtereye” kadar bütün sureleri ezberlemiştim. Dedem de arada bir,
- “
Hadi oğlum, şu sureyi okuyuver de bi dinlesinler.” der, beni cesaretlendirirdi. Ben yarı yanlış telaffuzlarımla sureyi okuyunca da…
-”Bu benden ileri be” diyerek beni överdi.
Az şey değildi; “Molla Şükrü”, “bu benden ileri” diyor... Kendimle gurur duyardım. Gelelim camiye. Namaz bittikten sonra kapıda imam ve ileri gelenler önde olmak üzere hemen bayramlaşır ve sıraya girerlerdi. Makamına mevkisine bakılmaksızın küçükler mutlaka büyüklerin ellerini öper. Bayramlaşan en son sıradaki kişi ile bayramlaşınca hemen o da onun yanında sıraya girerdi. Böylelikle herkes birbiri ile mutlaka bayramlaşırdı. Dargın oldukları bilinen kişiler varsa “uslular” dan birisi dargın olan küçüğe seslenir.
 -” … öğ varıve “…nın elini öp” der; onun nazlandığını hissederlerse de bütün uslular koro halinde olmasa da devreye girerler.
 -“La yörü denileni yap.” diye hep bir ağızdan azarlarlar ve mutlaka o kişi de gider denilen kişinin elini öper. Sonra da sarılır barışırlardı. Namaz bitiminde dedem öne düşer, babam ve amcamlar da arkasında… Mehmet Nuri Yetgin (Araç’ın hatta Kastamonu’nun ilk muallimlerinden) onun evine gidilir. Orada sıra ile hem onun, hem Ayşe Nene’nin elini öper. Akide şekerimizi alır. Yaş sırasına doğru otururduk. Dedemin hırası olan amcam Niyazi (agamı) sık görmezdim. Daha sonraki yıllarda babama bunun nedenini sorduğumda
 - “O yıllarda Yazıköy’de bayram namazı kılınıyordu.” diye hatırladığını söyleyerek açıklamıştı. Evde kuzenlerim Hamit agam, Satılmış agam, Ahmet agam, Süleyman agam, Babam (Numan) ve Hikmet agamla karşılaşırdık. Birbirleri ile benim anlayamadığım sözcük ve takılmalarla şakalaşırlardı. Kaş göz işmarları da olurdu. Sonra çorba ile başlayan kurban kavurması ile devam edip bal ile biten bir bayram yemeği yenir. Mehmet Nuri amcamın soruları cevaplandırılır. Sonrasında… onun memnuniyet ifade eden nasihatları dinlenirdi. Benim akranım olarak da yine Mehmet Nuri (aga) amcamın kendi adını taşıyan torunu Mehmet de bulunurdu. Biz de o kadar büyüğün yanında kapıya yakın bir yerlerde yan yana gelir fısıltı halinde sohbet eder. Birbirimize oynadığımız oyunları anlatırdık. Met, dikincir, birdirbir, mele göçmesi, yedi kiremit vb.  Dedem de Mehmet Nuri (aga) amcamın sözü üzerine,
 - ”Aga, yapmazlarsa ben de görersem boza enselerinde pişer” der, eller öpülür köylere dönülürdü. Yolda gelirken de Boza ne demek? Boza ensede nasıl pişer? Benim bitmek bilmez sorularım olurdu. Babam sus la gayrı hareketleri yapardı emme dedem hepsini anlatırdı. Köye gelince dedeme her bayram tekbir ile ilgili sorular sorulur, o da cevaplardı.

Bozo'nun evinin önüne gelindiğinde nenem başlarında olarak bütün gelinler ve torunlar (o zaman torunlardan bir Şükriye’yi hatırlıyorum) kısacası herkes öğen kapısının önündeki yük kütüğünün 1x1x2 m ebatlarında yan olarak taşlar üzerine yerleştirilmiş bir ceviz kütüğünün yanında sıralanır ve bir el öpme ritüeli de orada yaşanırdı. Sonra dedem:
 - “Çukur açıldı mı?” diye sorar, amcalarımdan birisi.
 - “Açıldı buba açıldı.” dedikten sonra
 - “Elif Gadun hangisinden başlayoz?” derdi. Nenem Elif gadun da:
 - “Molla Şükrü geçen Bayram senin kurbanı önce kesdüydük. Bu bayram evvela benim gurban der. Veya evvela senin gurban” der sonrasında dedem tekbir getirmeye başlardı. Kurbanın gözü bağlı olarak amcamların yardımıyla koç veya teke yere yatırılır bismillah çekilir ve kurbanı dedem keserdi. Hemen kurban askıya alınır. Arka bacaklarından birisinden “toynağın” üzerindeki “bıynaktan” bir kesi yapılır. İncecik bir kiren (kızılcık) çubuğu ile bir üfleme yolu açılır. Ardından da dedem üfleye üfleye kurbanın derisi ile etini hava gücüyle birbirinden ayırır deri yüzme eylemi gerçekleştirilirdi.
 Ardından ikinci kurban da aynı ritüelle kesilir… pay işlemi başlardı. Dedem babam ve amcamlara,
 - “Eşit üçe bölün. Ortaya yığın.” derdi. Çoğu zaman hem Satılmış amcam hem de Süleyman amcam babama,
 - “Nuğmen hedi la” derlerdi. Babam da elinde bıçak hemen işe girişirdi.
 Kesilip parçalanan kurbanın kellesi, ayakları, karaciğerleri, böbrek, yumurtalık, dalak ve derileri etlerden ayrı bir kazan veya kalbura konulduktan sonra göz kararı ile diğer etler üçe bölünürdü. Sonrasında dedem gelir.
- “Şindi şu kazandakileri yerüz, çardağa çıkarın, şunu köye dağıtın. Şunları da kese kağıtlarına koyun ağzı açık teknede bekletin; hısım akrabaya yollaruz.” derdi. Nenem,
- “Molla Şükrü hangi ara yollacuz. Maazallah et ekşimeşin, gönderemeyüz.” deyince dedem;
 - “Elif gadun hak budur.” der son noktayı koyardı.
 Sonrasında Ciğer ayrı yürek ve böbrekler ayrı hemen bol soğanlı kavrulurdu. Bir gün önceden yapılmış serme (yufka) ekmeğe sarılarak kiren eğşisi eşliğinde yenilirdi...yemek sonunda da,
 - ”Ana, buba Allah gabul etsin” denilir ondan sonra sofradan kalkılırdı.

Bazen de özellikle büyük baş kurban edildiğinde mutlaka “teker kavurma” yapılır; çardağın tahta duvarlarına asılırdı. Çoğu zaman o duvarlardaki teker kavurmaların üzerine yakından bakılınca görülen tozlar birikirdi. Nenem o tozların üzerinden bir maşrapa su döker ve “gız gelinler yudum yıkadım pürüpak ettim. Hedi biriniz ağşam sofrasını hazırlasın” derdi...Bazen hiç kimseden ses çıkmazdı; o zaman nenem
-Behiye bu ağşam nöbet sende değil mi der, o söz üzerine itiraz edilmez, o akşam akşam sofrasını o gelin hazırlardı. Tarhana çorbası, gablıca bulguru pilavı, elma, armut veya kuru üzüm hoşafından birisi de sofrada mutlaka bulunurdu. Bir de çok hayretle hatırlarım. Mutlaka birkaç soğan yumruklanır…. Bir tasa da mutlaka biber turşusu konur ve ekmek tablası (yer sofrasında) bulundurulurdu. Neredeyse her akşam mutlaka bir kül çöreği (Küle gömülerek pişirilen ekmek) yapılırdı. Bir de tayyare cemiyeti veya Kızılay için deri güzelce tuzlanır, toplamaya gelinirse gelen görevliye toplamak için gelen olmazsa Cuma günü Araç’a götürülerek makbuz karşılığı deri teslim edilirdi.

 Neler hatırlıyormuşum meğer? Neyse kurban ile ilgili hiç unutmadığım bir anım da şudur: Rahmetli dedem nenemin
            - “Molla şindi bu beni sırat köprüsünde taşır mı?” Sorusuna biraz da kızmış olarak şu cevabı vermişti. O yıllarda sık tekrar edilirdi. Şimdilerde gerçekten unutturuldu. Söz Molla Şükrü’ye gelince dedi ki: “Bak Gadun… Kurbanda ne keseceğinden evvel… sabahtan ağşama gıybeti kes, gelinlerini birbiri ile yarıştırmayı kes. Kul hakkına girer bunlar… O vakıt kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemezsin bilirim. Ama bazen yanıltırsın….Yanıltmayı kes. Bazen lüzumsuz konuşursun. Lüzumsuz konuşmayı kes. Bazen bildiğinde susarsın, bilir susarsın… susmayı kes. Onu bunu kayırmayı kes. “Allah aşkına şunu yap” lafını çok kullanırsın. Allah’ı şart koşmayı kes. Kahve varken arada çay demlersin… müsrif olma, israfı kes. Birini ötekinden ayırmayı kes. Zengini fakiri ayırmayı kes. Birisinden bir şey yapmasını istemeden yapmalarını beklediğin olur. Yapılmasını istediğini söylemeden yapılmasını beklemeyi kes. Oğullarını seversin tamam ben de severim de…erkeği gadunu ayırmayı kes. Dabaz’a (kapıdaki koyun köpeği) ne yaparsan kediye de aynısını yap. Koyun güden eşeği attan ayırma (bizde oldum olası koyun güden gerçekten bir eşek hep olmuştur). Diyorum ki, hayvanlara işkenceyi, zulmü kes. Kısacası, tüm kötülüklerle alakanı kes.
 
Bunları kesmezsen, ne kesersen kes, nasıl kesersen kes, deve de kessen boş be gadun boş. Allah et yemez. Allah’a ancak iyi hal ve gidiş ile dürüstlük ulaşır. Bunu da herkese deyiver.” demişti.     27.05.2026 Hıfzı Yetgin


 

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes