ÇOCUKLUK YILLARIM VE KURBAN ÜZERİNE HATIRLADIKLARIM.
Dedem Şükrü Yetgin, Araç
ilçesinin Aşağıyazı köyündendir. Dedemin kökeni Bayat boyu Dulkadiroğulları'na
dayanır. Nenem, Bozonun Elif'in soyunun da Bozoklu'dan geldiğini söylerler.
Onun köyü de adını babası Bozo’dan (Numan) alan Bozonun köyüdür.
Çocukluğuma ait benim anımsadığım yüzden fazla tiftik keçimiz,
onbeş-yirmi aralığında koyunumuz, koşu hayvanı olan bir çift mandamız, süt için
iki dişi mandamız (inek kömüşü) ve onların yavruları ile iki çift öküzümüz,
yirmi civarı kara sığırımız, iki eşeğimiz, iki atımız en azından bir, çoğu
zaman iki çoban köpeğimiz ve iki kedimiz olduğudur.
Keçilerin güdülmesi için çobanımız vardı. (Bu çoban uygulaması
bizde babamın koyun ve karasığırları toptan satmasına kadar iki binli yıllara
kadar sürdü.) Çoban derken çobanlar hiçbir zaman aile bireylerinden ayırılmaz.
Evin bir çocuğu gibi kabul edilirdi.
Karasığır ve koyunları da genellikle nenem güderdi. Ben de
küçükken onun omzunda, biraz ayaklanınca da yanında karasığırların ve
koyunların güdülmesine “yardım ederdim”. Yardım ederdim’i tırnak içinde
söylüyorum. Aslında güzel neneme ne eziyetler etmişim. Omzunda ben, sığırlara
yetişmek için koşturur dururdu. Dilerim, hakkını helal etmiştir.
Her sene, kurban bayramına iki ay kala sürüden 2 koç veya 2 teke
ayrılır; iki ay onlar için ayrı gümele (yavru besleme alanı) yapılır ve o
kurbanlıklar özel beslenirlerdi. Kurbanın birisi dedem, birisi nenem için
kesilirdi. Allah kabul etsin. Bazen dana veya kısır düve kurban ettiğimiz de
olurdu. O durumda da yine nenem ve dedem ortak keserlerdi. Sonraki yıllarda
babam ile anam aynı geleneği sürdürdüler. Kurban -özellikle de karasığır kurban
edileceğinde- dedem, nenem ve gelinleri akşamdan hazırlık yaparlardı. Bakır
sini, tahta tekne ve fazla derin olmayan “tava” adı verilen bakır kazanlar ile
tahıl kalburları kaynar su ile yıkanır ve bu malzemeler evdeki tüm oda
kapılarının açıldığı, bir duvarında sürekli kendir kilim, heybe ve çuval
dokunan bir tezgâhın yer aldığı çardak denilen bölümün tahta duvarlarına
yaslatılırdı.
20x60x80 cm ebatları olan, üzerinde et kıyılan, cevizden yapılmış
künde denilen et kesme ağacı da yıkanırdı. Kündenin üzerine nenem eliyle tuz
yayardı. Sabah herkes erkenden kalkar; dedem, babam ve amcamlar Araç'a bayram
namazına giderlerdi. Hem bizim mahalleden hem yukarı mahalleden namaza gidenler
bir konvoy oluştururdu. Ana konu bayram olmak üzere sohbet ede ede ilçeye
varılırdı. Beş yaşımdan itibaren ben de bu bayram namazı ritüellerine iştirak ettim;
Nenem,
–
Oğlum küçüksün, gitmeyiver, deyince hemen tepki gösterirdim. Babam falan
kaşlarını çatardı ama dedem:
–
Özeniya oğlan gelsin, deyince herkes süngüsünü indirirdi.Ben de büyümüş olmayı
kanıtlarcasına hiç sızlanmadan gecenin karanlığında o yolu yürürdüm. Aşağı
Araç’taki Kötürüm Beyazıt (Celalettin Bey) Camii’ne geldiğimizde
- “Vakıt nerelerde?” diye sorulur.
- “Daha erken” yanıtı gelirse Veznedar Camii’ne
yönelinirdi.
- “Vakıt nerelerde?” sorusuna,
- “Vakıt daraldı.” Yanıtı gelirse de
hemen Kötürüm Beyazıt Camii'ne yönelinir. Abdesti sağlam olan doğrudan camiye
girerdi. Abdestinden kuşkusu olan da hızlıca yeniden abdest alır camiye o
şekilde girerdi.
İmam, her bayram namazı öncesi mutlaka
bir bayram namazı açıklaması yapardı. Ben de açıklamayı çok dikkatle dinlesem
de yine de göz ucuyla mutlaka önümde saf tutmuş bir büyüğü izler, onu taklit
ederdim. Şaşırıyorum, ama 5 yaşında “Elemtereye” kadar bütün sureleri
ezberlemiştim. Dedem de arada bir,
- “Hadi oğlum,
şu sureyi okuyuver de bi dinlesinler.” der, beni
cesaretlendirirdi. Ben yarı
yanlış telaffuzlarımla sureyi okuyunca da…
-”Bu benden ileri be” diyerek beni överdi. Az şey
değildi; “Molla Şükrü”, “bu benden ileri”
diyor... Kendimle gurur duyardım. Gelelim camiye. Namaz bittikten sonra kapıda
imam ve ileri gelenler önde olmak üzere hemen bayramlaşır ve sıraya girerlerdi.
Makamına mevkisine bakılmaksızın küçükler mutlaka büyüklerin ellerini öper.
Bayramlaşan en son sıradaki kişi ile bayramlaşınca hemen o da onun yanında
sıraya girerdi. Böylelikle herkes birbiri ile mutlaka bayramlaşırdı. Dargın
oldukları bilinen kişiler varsa “uslular” dan birisi dargın olan küçüğe
seslenir.
-” … öğ varıve “…nın elini öp” der; onun
nazlandığını hissederlerse de bütün uslular koro halinde olmasa da devreye
girerler.
-“La yörü denileni yap.” diye hep bir
ağızdan azarlarlar ve mutlaka o kişi de gider denilen kişinin elini öper. Sonra
da sarılır barışırlardı. Namaz bitiminde dedem öne düşer, babam ve amcamlar da
arkasında… Mehmet Nuri Yetgin (Araç’ın hatta Kastamonu’nun ilk muallimlerinden)
onun evine gidilir. Orada sıra ile hem onun, hem Ayşe Nene’nin elini öper.
Akide şekerimizi alır. Yaş sırasına doğru otururduk. Dedemin hırası olan amcam
Niyazi (agamı) sık görmezdim. Daha sonraki yıllarda babama bunun nedenini
sorduğumda
- “O yıllarda Yazıköy’de bayram namazı
kılınıyordu.” diye hatırladığını söyleyerek açıklamıştı. Evde kuzenlerim Hamit
agam, Satılmış agam, Ahmet agam, Süleyman agam, Babam (Numan) ve Hikmet agamla
karşılaşırdık. Birbirleri ile benim anlayamadığım sözcük ve takılmalarla
şakalaşırlardı. Kaş göz işmarları da olurdu. Sonra çorba ile başlayan kurban
kavurması ile devam edip bal ile biten bir bayram yemeği yenir. Mehmet Nuri
amcamın soruları cevaplandırılır. Sonrasında… onun memnuniyet ifade eden
nasihatları dinlenirdi. Benim akranım olarak da yine Mehmet Nuri (aga) amcamın
kendi adını taşıyan torunu Mehmet de bulunurdu. Biz de o kadar büyüğün yanında kapıya
yakın bir yerlerde yan yana gelir fısıltı halinde sohbet eder. Birbirimize
oynadığımız oyunları anlatırdık. Met, dikincir, birdirbir, mele göçmesi, yedi
kiremit vb. Dedem de Mehmet Nuri (aga)
amcamın sözü üzerine,
- ”Aga, yapmazlarsa ben de görersem boza
enselerinde pişer” der, eller öpülür köylere dönülürdü. Yolda gelirken de Boza
ne demek? Boza ensede nasıl pişer? Benim bitmek bilmez sorularım olurdu. Babam
sus la gayrı hareketleri yapardı emme dedem hepsini anlatırdı. Köye gelince
dedeme her bayram tekbir ile ilgili sorular sorulur, o da cevaplardı.
Bozo'nun evinin önüne gelindiğinde nenem başlarında olarak bütün
gelinler ve torunlar (o zaman torunlardan bir Şükriye’yi hatırlıyorum) kısacası
herkes öğen kapısının önündeki yük kütüğünün 1x1x2 m ebatlarında yan olarak
taşlar üzerine yerleştirilmiş bir ceviz kütüğünün yanında sıralanır ve bir el
öpme ritüeli de orada yaşanırdı. Sonra dedem:
- “Çukur açıldı mı?” diye sorar,
amcalarımdan birisi.
- “Açıldı buba açıldı.” dedikten sonra
- “Elif Gadun hangisinden başlayoz?”
derdi. Nenem Elif gadun da:
- “Molla Şükrü geçen Bayram senin
kurbanı önce kesdüydük. Bu bayram evvela benim gurban der. Veya evvela senin
gurban” der sonrasında dedem tekbir getirmeye başlardı. Kurbanın gözü bağlı
olarak amcamların yardımıyla koç veya teke yere yatırılır bismillah çekilir ve
kurbanı dedem keserdi. Hemen kurban askıya alınır. Arka bacaklarından
birisinden “toynağın” üzerindeki “bıynaktan” bir kesi yapılır. İncecik bir
kiren (kızılcık) çubuğu ile bir üfleme yolu açılır. Ardından da dedem üfleye
üfleye kurbanın derisi ile etini hava gücüyle birbirinden ayırır deri yüzme
eylemi gerçekleştirilirdi.
Ardından ikinci kurban da aynı ritüelle
kesilir… pay işlemi başlardı. Dedem babam ve amcamlara,
- “Eşit üçe bölün. Ortaya yığın.” derdi.
Çoğu zaman hem Satılmış amcam hem de Süleyman amcam babama,
- “Nuğmen hedi la” derlerdi. Babam da
elinde bıçak hemen işe girişirdi.
Kesilip parçalanan kurbanın kellesi,
ayakları, karaciğerleri, böbrek, yumurtalık, dalak ve derileri etlerden ayrı
bir kazan veya kalbura konulduktan sonra göz kararı ile diğer etler üçe
bölünürdü. Sonrasında dedem gelir.
- “Şindi şu kazandakileri yerüz, çardağa çıkarın, şunu köye dağıtın. Şunları da
kese kağıtlarına koyun ağzı açık teknede bekletin; hısım akrabaya yollaruz.”
derdi. Nenem,
- “Molla Şükrü hangi ara yollacuz. Maazallah et ekşimeşin, gönderemeyüz.”
deyince dedem;
- “Elif gadun hak budur.” der son noktayı
koyardı.
Sonrasında Ciğer ayrı yürek ve böbrekler
ayrı hemen bol soğanlı kavrulurdu. Bir gün önceden yapılmış serme (yufka) ekmeğe
sarılarak kiren eğşisi eşliğinde yenilirdi...yemek sonunda da,
- ”Ana, buba Allah gabul etsin” denilir
ondan sonra sofradan kalkılırdı.
Bazen de özellikle büyük baş kurban edildiğinde mutlaka “teker
kavurma” yapılır; çardağın tahta duvarlarına asılırdı. Çoğu zaman o
duvarlardaki teker kavurmaların üzerine yakından bakılınca görülen tozlar
birikirdi. Nenem o tozların üzerinden bir maşrapa su döker ve “gız gelinler
yudum yıkadım pürüpak ettim. Hedi biriniz ağşam sofrasını hazırlasın”
derdi...Bazen hiç kimseden ses çıkmazdı; o zaman nenem
-Behiye bu ağşam nöbet sende değil mi der, o söz üzerine itiraz edilmez, o akşam
akşam sofrasını o gelin hazırlardı. Tarhana çorbası, gablıca bulguru pilavı,
elma, armut veya kuru üzüm hoşafından birisi de sofrada mutlaka bulunurdu. Bir
de çok hayretle hatırlarım. Mutlaka birkaç soğan yumruklanır…. Bir tasa da
mutlaka biber turşusu konur ve ekmek tablası (yer sofrasında) bulundurulurdu.
Neredeyse her akşam mutlaka bir kül çöreği (Küle gömülerek pişirilen ekmek)
yapılırdı. Bir de tayyare cemiyeti veya Kızılay için deri güzelce tuzlanır,
toplamaya gelinirse gelen görevliye toplamak için gelen olmazsa Cuma günü
Araç’a götürülerek makbuz karşılığı deri teslim edilirdi.
Neler hatırlıyormuşum
meğer? Neyse kurban ile ilgili hiç unutmadığım bir anım da şudur: Rahmetli
dedem nenemin
-
“Molla şindi bu beni sırat köprüsünde taşır mı?” Sorusuna biraz da kızmış
olarak şu cevabı vermişti. O yıllarda sık tekrar edilirdi. Şimdilerde gerçekten
unutturuldu. Söz Molla Şükrü’ye gelince dedi ki: “Bak Gadun… Kurbanda ne
keseceğinden evvel… sabahtan ağşama gıybeti kes, gelinlerini birbiri ile yarıştırmayı
kes. Kul hakkına girer bunlar… O vakıt kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemezsin
bilirim. Ama bazen yanıltırsın….Yanıltmayı kes. Bazen lüzumsuz konuşursun.
Lüzumsuz konuşmayı kes. Bazen bildiğinde susarsın, bilir susarsın… susmayı kes.
Onu bunu kayırmayı kes. “Allah aşkına şunu yap” lafını çok kullanırsın. Allah’ı
şart koşmayı kes. Kahve varken arada çay demlersin… müsrif olma, israfı kes.
Birini ötekinden ayırmayı kes. Zengini fakiri ayırmayı kes. Birisinden bir şey
yapmasını istemeden yapmalarını beklediğin olur. Yapılmasını istediğini
söylemeden yapılmasını beklemeyi kes. Oğullarını seversin tamam ben de severim
de…erkeği gadunu ayırmayı kes. Dabaz’a (kapıdaki koyun köpeği) ne yaparsan
kediye de aynısını yap. Koyun güden eşeği attan ayırma (bizde oldum olası koyun
güden gerçekten bir eşek hep olmuştur). Diyorum ki, hayvanlara işkenceyi, zulmü
kes. Kısacası, tüm kötülüklerle alakanı kes.
Bunları kesmezsen, ne kesersen kes, nasıl kesersen kes, deve de
kessen boş be gadun boş. Allah et yemez. Allah’a ancak iyi hal ve gidiş ile
dürüstlük ulaşır. Bunu da herkese deyiver.” demişti. 27.05.2026 Hıfzı Yetgin
1.6.26
yetginhoca1


0 yorum:
Yorum Gönder