3 Kasım 2024 Pazar
1 Kasım 2024 Cuma
9 Eylül 2024 Pazartesi
31 Ağustos 2024 Cumartesi
BAROMETREYİ KULLANARAK BİR BİNANIN YÜKSEKLİĞİNİ NASIL ÖLÇERSİNİZ?
BAROMETREYİ KULLANARAK BİR BİNANIN YÜKSEKLİĞİNİ NASIL ÖLÇERSİNİZ? 

Niels Bohr, Fizikte Nobel ödülü aldı
Yüksek lisans öğrencilerine ders
veren bir fizik hocası ile bir öğrencisi arasında sınav sorusuna verilen cevap
konusunda anlaşmazlık yaşanır. Fizik hocası sınavda öğrencilerine “ Kentin en
yüksek binasının yüksekliğini barometre kullanarak nasıl ölçersiniz?” sorusunu sorar. Öğrencilerin birisi hariç
tümü “ çatıda ve yerdeki hava basıncını ölçerek aradaki farktan binanın
yüksekliğini ölçebileceklerini yazarlar.”
Ama içlerinden bir öğrenci de; “Barometreye bir ip bağlar, binanın
çatısındaki en yüksek noktasından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği
noktada ipe işaret koyar. Sonra ipi toplar ve uzunluğunu ölçerim. Sonuçta
binanın yüksekliğini ölçmüş olurum “ şeklinde yazarak cevap verir. Fizik
hocasına cevap mantıklı gelmekle birlikte kendisinden daha deneyimli durumda
olan başka bir öğretmenin hakemliğine başvurur.
Deneyimli öğretmen aykırı cevabı veren öğrenciyi karşısına alır ve
öğrenciye,
-Bak sana yine aynı soruyu
soracağım. Ama bu kez fizik eğitimi aldığını hissettirecek cevap yaz diye söyler.
Ve soruyu “ bir barometrenin yardımı ile bir binanın yüksekliğini nasıl
bulursunuz?” diyerek tekrarlar. Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir
ip bağlar, binanın çatısından aşağı sarkıtır ve barometrenin yere değdiği
noktada ipi ölçerim” yanıtını önce yazmıştım. O yanıtım doğru ama bu kez başka
yanıt yazmam gerekecek dedikten sonra düşünmeye başlar. Deneyimli öğretmen,
-“ oğlum yazsana yazacak şeyin
yok mu ? der. Öğrenci,
- “Hocam yazacak yanıtlarım çok
ama hangisini yazacağıma karar veremedim” der. Öğretmen,
- “Birisini yaz öyleyse der.
Öğrenci:“ Masanın
yüksekliğini ölçerim. Masanın üzerinden barometreyi yere bırakırken
kronometreye de basarım. Yere kaç saniyede düştüğünü belirlerim. Sonra da
binanın en yüksek noktasına çıkar oradan barometreyi yere bırakır aynı anda
kronometreye basarım. Sonra … saniyede 90 cm. İndiğine göre … saniyede kaç
metre iner orantısını kurar ve = binanın yüksekliğini hesaplarım. Diye yazar.
Yanıt yine doğrudur. Deneyimli öğretmen,
-Yazacak çok yanıtın olduğunu
söylemiştin. Başka hangi yanıtların var? Deyince öğrenci,
- “Güneşli bir günde gölgem tam
boyum uzunluğuna ulaştığında binanın yanına gider. Barometreyi yere dik koyar
gölgesini ölçerim. Sonrada binanın gölgesini ölçerim “.Çünkü Miletli (Söke) Tales
de piramitlerin yüksekliğini bu yöntemle hesaplamıştı “ yazar. Ayrıca, “Yangın Merdivenlerinden
tepeye çıkarken her basamağın kaç barometre yüksekliğinde olduğunu
işaretleyerek belirler çıkan sayıyı yazarım. En sonunda elde ettiğim sayı ile
barometre yüksekliğini çarpar ve binanın yüksekliğini bir de bu şekilde
hesaplarım. Der. Öğretmen yanıtlardan ikna olmuştur. Son bir kez,
- Başkaca bir yöntem de kalmadı herhalde?
Deyince. Öğrenci,
- Var efendim, hiçbir şey
yapamazsam kapıcıya giderim. Binanın yüksekliğini ölç gel sana bu barometreyi
vereceğim” derim bir de böyle ölçerim der. Öğretmen,
-Basınç farkı ile ölçeceğini de
bildiğin, hocanız da o şekilde öğrettiği halde neden farklı cevaplara yöneldin?
Deyince öğrenci,
- “Çünkü ezberden ve dar
kafalılıktan bıktım.” Yanıtını verir.
Bu öğrencinin Nobel fizik ödülü sahibi Niels David Bohr olduğu
söylenmektedir. Bohr’un şu sözü de unutulmaz sözler arasındadır. “Yaşamda
soruların pek çoğunun birden çok cevabı vardır.”
21 Haziran 2024 Cuma
BUGÜN 21 HAZİRAN KUZEY YARI KÜREDE YILIN EN UZUN GÜNDÜZÜNÜ YAŞIYORUZ
BUGÜN 21 HAZİRAN KUZEY YARI KÜREDE YILIN EN UZUN GÜNDÜZÜNÜ YAŞIYORUZ
İlköğretim okullarımızın
1.2.3 sınıflarında öğrencilerimize zaman ve yıl kavramı kazandırma amacıyla
kullanmakta olduğumuz araçların en önemlilerinden birisi, “ Mevsim Şeritleridir”.
Okullarımızın büyük çoğunluğunda mevsim şeridi kullanılmadığı, kullananların
çoğunda da eylül ayında başlayıp ağustos ayında biten düz mevsim şeritlerinin
kullanıldığı görülmektedir.
1- “
Mevsim Şeritleri” ile çalışırken öğrencilerimize birinci ayın ocak ayı olduğunu
söylediğimizde işitme organı kulak, ocak ayını birinci ay olarak algılamakta iken,
görme organı olan göz eylül ayını
birinci ay olarak algılamaktadır. 6-9 yaş grubundaki öğrencilerin bu farklılığı
sezebilmeleri ve doğru algılayabilmelerinde doğal olarak güçlükler
yaşanmaktadır. Duyu organlarının dışarıdan gelen uyarıcıları birbirlerini
destekler biçimde ve aynı şekilde algılayıp, aynı nitelikte duyum olarak beyine
iletmelerinin sağlanması gerekmektedir. Konuya bu yüzü ile baktığımızda hâlihazırda
kullanmakta olduğumuz düz “Mevsim Şeritleri” öğretmen ve eğitimcilerimizce de
bilindiği üzere “ ayanilik” yeni adıyla “ açıklık” ilkesine uygun
düşmemektedir. Oysaki diyagram şeklinde yapılacak olan “ Mevsim Şeritleri” nde
ise birinci ay olarak ocak ayı söylendiğinde duyu organlarınca ( hem göz hem
kulak) aynı şekilde ocak ayı birinci ay olarak algılanacak öğrenme daha
sağlıklı gerçekleşecektir.
2- Düz
mevsim şeritleri ile mevsimlerin birbirini izlemesi ve mevsimlerdeki münavebeyi
(sıralı değişim, dönüşüm) de 6-9 yaş grubundaki öğrencilerimize sağlıklı kavratmada
güçlüklerin olduğu konuya duyarlı öğretmenlerimizin pek çoğunun yakındığı bir
konudur. Mevsimlerdeki münavebenin (sıralı değişimin) kavratılmasındaki güçlüğü
önlemek açısından da, diyagram şeklindeki şeritler daha çocuk dostu bir araç
olarak görülmektedir.
3-
Düz mevsim şeritlerinde “gün dönümleri” olarak
adlandırılan (21 Mart-21 Haziran-23 Eylül -21 Aralık ) tarihlerinin ve mevsim
geçişlerinin gün dönümlerinin belirtilmesi de çok sağlıklı yapılamamaktadır. Bu
sakıncaları önlemek ve 1.2.3 Sınıf öğrencilerinin özelliklerine uygun ders
aracı kullanmaları hususlarında, tüm yönetici ve öğretmenlerimize gerekli
rehberlik yapılmalı, ilköğretim okullarımızda mevsim şeritlerinin daire çapı en
az 90 cm. olacak şekilde yapılması sağlanmalı önemli gün, olay ve haftaların
öğrencilerle birlikte, öğrencilerde “ hatıra bilgi” bırakıcı nitelikte
işlenmesi yoluna gidilmelidir.
4- Son söz ; Ders aracı olarak mevsim şeridi
önemli bir ders aracıdır. Gün, hafta, ay, mevsim ve yıl kavramı bu araç
kullanılarak öğretilmelidir. Bilginin yapılanıp içselleşebilmesi için
öğretmenimizin bu aracın yanına giderek şerit üzerinde ilk zamanlar her gün
giderek önemli gün ve haftalarda ; “ Çocuklar bugün 2024 yılının yaz mevsiminin, eylül ayının, ikinci haftasında şerit üzerine
yelkovanı 6 mart gününün üzerine getirdikten sonra “6 Mart Atatürk’ün
Antalya’ya geliş günüdür” 9 eylül
tarihimiz açısından önemli bir gündür. Çünkü İzmir 9 Eylül günü düşman
işgalinden kurtarılmıştır.”vb. şeklinde bütünden parçaya inecek şekilde bir söylemle
güne dikkat çekilmeli ve önceden hazırladığımız “ İzmir 9 eylül 1922 tarihinde düşman işgalinden kurtarılmıştır” cümlesi
9 eylül gününün karşısına sonradan çıkarılabilecek şekilde yapıştırılmalıdır. Bu çalışma her gün ve aynı şekilde
sürdürüldüğünde sağlıklı bir zaman kavramı kazandırma çalışmamız başarıyla gerçekleşecektir.
5 Haziran 2024 Çarşamba
SORUNSUZ ERGENLİK DE SORUNDUR
Çok yaygın olarak kızlarda 11-12, erkeklerde 12-13 yaşında başlayan, 14-15-16 yaşlarında zirve yapıp 18-19’lu yaşlar dahil süren bu dönemlerinde ergen kız/erkek bireylerin ailesiyle çatışmalarında normal olanla normal dışı olan nedir ? Anlaşılır cümlelerle anlatmaya çalışalım .
ZOR BİR SÜREÇ
“Ergenlik öncesinde insan yavrusu özellikle 6-11 yaş ergenlik
arasında bir konuda iyi olmak, o konuda derinleşmek bireysel gelişimlerine ivme
kazandırmak en geniş anlamıyla sosyalleşmek amacı taşır. Bu durum ergenlik kapısını
çalana kadar onun normalidir. Ama ergenlik kapısını çalınca o güne kadar zevk aldığı, odağına koyduğu öncelikleri beğenileri ve
keyif aldığı konular değişivermeye başlar. O güne gelene değin aileleriyle gurur duyan,
ailesine hayranlık besleyen çocuk birdenbire ailelerini küçümsemeye,
aşağılamalara varacak derecede bile olabilir, onları hor görmeye biraz da
onlardan utanmaya başlarlar. Ailelere düşen tek sorumluluk o dönemlerinde
onlara hak vermeden olanları sindirmeye çalışmak en “akıllı” ve doğru hareket
tarzıdır.
Ergen-ebeveyn çatışması...Sadece komşunun
değil ergene sahip her ailenin sorunudur. Aileler çoğu zaman bu
noktada hep hafızalarını tazelerler. Annem bana neler yapmıştı, babam bana
nasıl davranıyordu? Bunlarla işe başlarsanız. Sonuç hep hüsran olacaktır. Temel
soru şu.” Ben bir ergenin annesi/ babasıyım. Benim beklentilerim ve
ihtiyaçlarım mı, ergenimin beklentileri ve ihtiyaçları mı?” Koşulsuz
teslimiyete de çatışmanın şiddetini artırmaya da hayır.
Cevap : Kantarın ayarını bozmadan kontrollü
bir çatışma.”
Çocuğunuz küçükken yaptığınız yatırımlar değerlere ne ölçüde dokunabildiyse
ergenlikte de o oranda hem siz hem çocuğunuz daha az sorun yaşayacaksınız. Ergenlikte
kontrollü ve dozajında çatışma aslında yaşanması da gerekir. Çünkü gençliğe
adım atan çocuğun kendisini savunma becerisi ve özgüvenini kazanması da
gerçekleşmiş olur. Bazı konularda fikir sahibi olması ve o fikirleri de sahiplenip savunabilmesi değerlidir. O nedenle
ergenlikte kontrollü çatışmalar ve tartışmalar aslında olması istenen
davranışlar olarak kabul edilmelidir.
ÖFKE KONTROLÜ SAĞLANMALIDIR?
Dünyada öfkeden daha tatlı şeyler az bulunur. Ama kontrolden
çıktığı anda da artık öfkenin sahibi insansı bir varlığa dönüşür. O durumlarda
ilk yapılabilecek şeylerden birisi ortamda olanların her birisini ortamdan ve
birbirlerinden uzaklaştırmak olmalıdır.
Derin nefes alınması normalleşmeye katkı sağlayabilir. Yeni ortamda olanların da önceki ortamla
ilgili söz söylememeleri, değerlendirme yapmamaları ve anımsatıcı tavır ve hareketlerde
bulunmamaları işe yarar.
Her insana hayatının herhangi bir anında öfkelendiğinde yapması gerekenler konusunda bir eğitim verilmesi ve bu eğitimde edinilen bilgilerinde sık sık tekrarlatılması yine işe yarar. Bu eğitimde unutulmayacak en önemli ik
1- Asla fiziksel bir
eylem içinde olmayın.
2- Sesiniz yükselebilir
ama sözlerinizde kalıcı yıkıcılık asla olmamalıdır.
Nimet külfet dengesi içerisinde çözümler aramak doğru olandır. Hemen kafadan olmaz demeden konuyu dinledikten sonra üzgünüm şu nedenle yapamam şeklinde cümleler de kurmalıyız.
Dikkat çekmek istediğim bir başka husus da ergen'in mahremiyeti korunmalıdir. Çok ince bir çizgi de şudur. Senin önerilerine itirazımı söyledim. Sen beyaz derken ben de siyah diye diretmeyeceğim. Seninle bir gri alan belirleyelim ve orada buluşalım. Senin ödünlerin olsun. Ben de sana yapabileceklerimi belirteyim. Müzakere sürecimiz sürsün. Şeklinde olmalıdır. Tekrar etmek gerekirse teslim de olunmamalı ama katı tutumlar takınılarak ergenin güveni de sarsılmamalıdır. 04.06.2023 hyetgin
13 Mayıs 2024 Pazartesi
BENİM ANNEM DÜNYANIN EN MÜCADELECİ KADINIYDI
-
- DÜNYANIN EN MÜCADELECİ KADINI, ANNEM! ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN…
- ADAM OLABİLMİŞ ADAMLAR BU ÖZELLİKLERİNİ ANALARINA BORÇLUDURLAR...
- ANNEM ,YARIN YİNE ANNELER GÜNÜ HER GÜNKÜ GİBİ HADİ BİL BAKALIM KİMİM BEN DİYE SORASIM GELDİ...
- 2013 yılında babam ağır zatürre, annem alzaymır hastalığına yakalandı. 2013 yılından buyana da helali hoş olsun ikisi de yanımdaydılar. Sayın eşim adeta bir bebek ihtimamı ile her ikisini de yakından takip etti. Yardımcısı da vardı. Ama her dakika gözleri hepsinin üzerindeydi. Gönül huzuru ile işime gidip geldim. 2. Nisan 2019 günü annem vefat etti. Her akşam geldiğimde ilk işim elimi yüzümü yıkar hep yattığı yatağına gider ellerini tutar " Kim geldi söyle bakalım?" dediğimde derin derin bakar. Ay ay Sarıbeysin sen!" der , sonra beni tanımış olmanın ona verdiği büyük bir huzurla gülerde gülerdi. Ben de hadi ana işlettim seni der gözyaşlarımı gizlemek için yanından ayrılırdım. Yıllarca sürdü. Yaşadık.
- Benim annem dünyanın en mücadeleci ve kararlı kadınıydı. Ortaokul 1. sınıfta şubat tatiline girdik. Karne elimde. Gülerek köye geldim. O yıl derin kar senesi ya da bana öyle geliyor. Eve geldim annem ahırda hayvanları besliyor. Anne karne aldık dedim "aferin oğlum" "aferin sarıbey" dedi. 7 zayıfım var ama dedim. Kaşları çatıldı. Yüzü gerildi. Dişlerini sıktı. Birkaç saniye boşluğa baktı. Öyle mi? dedi. Ses vermesi beni rahatlattı." Hee ana ..." gibi bir şeyler söyledim. Elinin altında Kastamonulular bilir 70x80cm çaplı yükseklik 1 m. saman sepeti var. Öyle bir ittirdi ki sepet ayağımın burnunda durdu. Hayvanların yemini samanını ver. Sonra gel diyeceklerim var dedi. Çıktı gitti. Yalan yanlış hayvanların samanlarını verdim üzerine de katık derdik yemlerini döktüm. Yaklaşık 20-25 arasında büyükbaş hayvan var. Ahırdan çıktım eve geldim. Ana bitti, dedim. Gel bakalım, dedi. Annemi bu kadar sakin görmenin rahatlığı ile düştüm peşine. Ahıra girdik. Hayvanların yemi, samanı tamam ama altlarındaki gübrenin "hendek" denilen çukura kürenmesi oradan da "temek denilen" boşluktan ahırın arkasındaki gübreliğe (...) kürekle atılması gerekiyor. Eline küreği aldı. " Bak sarıbey hayvanların altını kürüyeceksin... ama sabaha kadar yine kirletirler. sabah ezanında kalkacaksın onları da kürüdükten sonra temekten dışarı atacaksın. Bu iş artık senin dedi. Nasıl ya ben okula nasıl gideceğim, üzerim başım batacak? Sonra 5 km. lik yol yürüyüp okula varacağım bunları hangi ara yapacağım dedim. Üslubum "çok sert... Annem çok sakin bir şekilde " Benim güzel evladım, bu işleri bitir gel dedi. Sesindeki sakinlikten korktum. Hülasa işi bitirip geldim. Yer sofrası hazır... Hamur tarhana, kül çöreği ve kiren (kızılcık) ekşisi var... Yumuldum... Gözümün karası kayboldu... Sofradan kalktım. Ana güzel olmuş sağ ol gibi bir şeyler söyledim. Nenem (babaanne), dedem (babamın babası) bize gelmişler. Onlar köyün ilk evi... "Bozoklu Numan yapmış." o evde otururlardı. Biz de ardıç doruk denilen bir tepede önce dedemler, amcamlarla birlikte yapmaya başladığımız ancak ben 4. sınıfta iken yanan evimizin yerine babamın yaptırdığı evde kalıyoruz. Nenem " kız kara Behiş oğlana zayıfı var falan diye kızma bak külahları değişiriz." dedi. Anam..." yok anam niye kızayım ki... Yükümü hafifletecek çift çubuk canım çıkıyor" dedi. Nenem kız ben sana boşuna "baş gelin" dememişim aferim sana dedi.
- Ben 7 zayıfın üzerine bu kadar hoşgörünün sarhoşluğunu yaşarken annemin " sen gel bakayım... Benim güzel oğlum... Sarıbeyim" sesi beni ayıkktırdı... ne var şimdi yine ana ya... gibi bir söz diyecek oldum.... girdi koluma avluya indirdi. Boncuk renkli ama odun ateşinde kaynaya kaynaya mavi siyah bir renk almış çaydanlığa demlenip çaydanlığın ucuna gazete kağıdı ile tıkaç yapılıp üzerine de hamur teknesinin mayalanma aşamasında örtülen örtü ile üzerinin kaplandığı çaydanlıktan gelen mis gibi çay kokusunu içime çeke çeke avluya indik. 5m. eninde 3 m. yüksekliğinde kırılmak için istif edilmiş odun kütüklerini o gece fark ettim. Halbuki yıllarca vardı. Annem " sarıbey bunların parçalanması bitince gel" ... " oğlum çok yoruldum uyursam falan beni uyandır sana ıhlamur kaynatacağım dedi. Bir süre sonra girdim içeri... annem uyanık bitti mi dedi.. " ya nasıl biter o kadar odun dediğimi bir de ocakbaşında duran 80 cm. uzunluğundaki" maşanın popoma indiğini ve benimde kütüklerin arasında yerimi aldığımı hatırlıyorum. Sabah güneş doğarken o odunların bittiğini ve eve geldiğimde annemin ıhlamurun sadece çiçeklerini ayırıp çaydanlığın yanında beklediğini gördüm. Bitti mi Sarı Bey dedi. Heee ana dedim...Tamam uyuma sana ıhlamur kaynatacağım, dedi. O gün duyduğum son söz oydu. Yarım saat falan uyudum uyumadım. Annem ocağın başında tarhana çorbası yapıyor. "sarıbey hadi oğlum" ahıra derken uyandım. Nazlanma hakkım yok. Hemen kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Ana ahırı bitireyim çorbayı sonra içerim dedim. Oğlum bugünlük öyle olsun. Ama yarın ben senin çorbanı pişiririrm ama koruculuk yapamam.. dedi. Yani benim kendi gerçeğime dönmem için 24 saat yetti. BUNUN MİMARI KARA BEHİŞTİ. DAHA SONRAKİ ÖĞRENCİLİK YILLARIMDA BÜTÜNLEME İLE TANIŞMADIM. Okuması yazması yoktu. Babası her yıl öğretmenine 2 horoz bir "fakrıttın" götürürmüş o da okula gitmezmiş. Anam benim hakkını helal et. Keşke yaşasaydın da her akşam beni tanırmış gibi yapsaydın. TOPRAĞIN BOL BİLİYORUM. SENİ ALLAHIM DAHA İYİ BİLİR... SEN TOPRAKSIZ OLAMAZSIN. YERİN ZATEN CENNET... Kızlarını okutmak için verdiğin mücadele ciltlere sığmaz... Anam mezarını aynen dediğin gibi yaptırdım. Babamın mezarını da senin dediğin gibi yaptırdım. Ben yaşadıkça her 2 Nisan’da ve her 21 Eylül’de yasini şeriflerinizi mezarlarınızın başında okuyacağım. Ruhun şad olsun... Babamı biliyorsun .21.09.2020 günü yanına geldi. Sen gidince Sarıbeye (bana) emanetti. Şimdi sana emanet. Allahım rahmetini esirgeme. Cennetinde olsunlar. Topraksız da ışıksız da bırakma…amiin…
- TÜM ANNELERİN ANNELER GÜNLERİNİ DE KUTLARIM. 12.05.2023 hyetgin
24 Nisan 2024 Çarşamba
29 Mart 2024 Cuma
ANADOLU MÜSLÜMANLIĞI İÇTENDİ. KORUYAMADIK
ANADOLU
MÜSLÜMANI İÇTENDİ…KORUYAMADIK. 17.03.2024 Hıfzı Yetgin
Anadolu
Müslümanlığının en temel özelliği, bu coğrafyanın insanı bilgisi olmadan
peşinen inanır. İnandığında da inanır
vesselam. Öğrenmeye işin detayını bilerek inanayım demeye de pek çabası
olmaz. Akıllıdır. Ama aklı kullanma, araştırma
yerine kendisine anlatılmasından hoşlanır. Yani “nakil yoluyla” bilgi sahibi
olmayı tercih eder. Ama eğer inanmışsa bir kere o inanç içtendir. İçtenlikte boyutları büyüktür. Sınır tanımaz. İşte size bunun kanıtı diyebileceğimiz
bir hikâye...
Henüz tarlada
harmanda bahçede bostanda motor seslerinin olmadığı, her şeyin el emeği ile
kazanıldığı kapalı köy ekonomisinin hüküm sürdüğü yıllarda... Bir rençperlikle
uğraşan işinde gücünde bir yıl beş mevsim, günde 25 saat çalışan emmim bir
dayım varmış. Bizden biri yani… bu emmim
bu dayım çalışmış, çalışmış, ekmiş, ekmiş, biçmiş, biçmiş sonra da toplamış tüm
şapı samani harman yerine getirmiş. Öküzüylen, kömüşüylen, atıyla eşeğiyle günlerce
haftalarca düven sürmüş, tınarları yığmış, rüzgar nöbetleri tutmuş, elinde yaba
altı yöne döne döne tınar savurmuş… elemiş, ayıklamış o yana bu yana döndürmüş.
Samanı deneyi ayırıp çeç yapmış. Kesmügünü de ayrı halletmiş. İşin önemli
kısmını bitirmiş bir sevinç. İçinde
'"çok şükür, çoluğun çocuğun malın melalin yiyeceğini hazır ettik.
Bu yıl da ekmeğimiz çıktı. Diye bir nefes almaya hazırlanırken… birden gök
tıkırdamaya, harlayıp gürlemeye başlamış. Bizim ki, az bi işi kaldı. Artık buğdayı
çuvala koyup- ambara taşıyınca, işin sonuna gelinecek… Çuvallar hazır, dört
tekerleği de samanlığın böğründe çoluk çocuk da yanında bir yükte eşeğe sararsa
iş tamam. Gökyüzüne dönmüş yalvarırcasına bakmış, ellerini açmış, yağmur
yağacak gibi. Ama bilirki rızık var görüp durur koca yaradan. İçtenlikle
seslenmiş. "Ya rabbim görürsün ki işin sonuna geldik. Az müsaade ver. Az
sabret, az kaldı şu denenin çoğunu ambara birazını da herkile koyayım. Sonra
istediğin kadar yağdır. Ağzını açanın ağzını yırt. Bak her şey ortada az bir
müsaade, demiş. Demiş emme daha sözü bitmeden bir gürültü, bir patırtı, bir takırtı,
bir şakırtı kopmuş kiiii… düşman başına . Bir şiddetli tufan dolu yağmur bir
arada. Sular, seller, ortalığı kaplamış. Harman yerinde ne kadar dene, kaç hak,
kaç yarım, kaç teneke ne var ne yok almış götürmüş. Yetmemiş bir de samanlığın
saçağının damlalıklarının altına sığınmış garibim eşekçiğizi de sürüyüp
götürmüş. Kim ne etsin? Kime kimi anlatsın?
Çaresiz bakmış bakmış gözlerinde yaş. Üzülmüş ki görülmez cinsten. Donmuş
kalmış, dönmüş bakmış; Sonrasında “Ya
Rab, bunu bana etmeyeceğeydin. Dedim sana az müsaade diye ”diyebilmiş..
Derken zaman geçmiş mübarek Ramazan
ayı gelmiş çatmış. Bizimki çoluk çocuk uşak devşek sahura kalkmışlar. Yemeklerini yemişler
niyetlerini edip oruca başlamışlar. Ailenin öteki bireyleri bilinmez de gündüz
olmuş öğlen vakti geçmiş, ikindiyi de aşmış iftara az bir zaman kala bizimki şu
güllegini kaldırmış emziği ni da ağzına dayayıp lıkır -lakır suyu içmiş. Orucu bozmuş yani. Sonra gökyüzüne yönelip
başlamış inandığı ile konuşmaya.., "Ne o, kızdın değil mi? Kızdın kızdın . Orucu bozdum diye kızdın.
Daha dur… Seyret sen. Kurbanı bekleyeceğim. Vallahi bak eşeği de kurbana
sayacağım" demiş...
Şimdi dayım/emmimim imanını,
inancındaki içtenliği sorgulayabilir misin? , Bilgisizliğinin Onu isyana
sürüklediğini söyleyeceğiz. Her şey diyeceğiz. Tamam da Kendisini Tanrısına
sitem edecek kadar yakın gördüğü için içtenliği apaçık ortada olan inancını
sorgulayabilir miyiz? Hiçbir koşulda
buna hakkımız olmaz.
Halkın cahilliğini kutsayanlar burada da
mangalda kül bırakmayacaklar. Hadi oradan. Şu halkı aç bıraktık, açık bıraktık,
tonlarca atığın, milyonlarca ton toprağın altına gömdük. Enkazlar da bıraktık.
Kimselere ağzını açmadı. Sesini yükseltmedi. Şu Anadolu insanının saflığını koruyamadık.
Yeniden kazandırabilmen için Anadolu kadar ömür gerekir.
Yazıklar olsun
bize… 17.03.2024
hyetgin
19 Mart 2024 Salı
26 Şubat 2024 Pazartesi
23 Şubat 2024 Cuma
GERÇEKLERİ SÖYLEMENİN BEDELİ OLABİLİR
GERÇEKLERİ SÖYLEMENİN BEDELİ OLABİLİR
Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.
Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi...
*İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır.
Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:
– Son sözün nedir?
Der ki:
– Ben Allah’a inanıyorum, O beni
kurtaracaktır. Allah... Allah... Allah...
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç
santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
– Onu serbest bırakın; Allah sözünü
söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten
kurtulur...
*Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:
– Demek istediğin en son söz nedir?
Der ki:
– Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum.
Ama adalete güveniyorum. Adalet... Adalet... Adalet...
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de
boynuna birkaç santim kala durur...
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve
bağırırlar:
– Adalet sözünü söyledi, onu serbest
bırakın.
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden
kurtulur...
*Sıra fizikçiye gelir. Ona da
– Son sözünü söyle derler;
Der ki:
– Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne
de adalete güvenen bir hâkim.. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir
düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.
Görevliler giyotini kontrol edince
gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar,
böylece fizikçinin başı bedeninden kopar..
Toplumdaki "düğümler" ve
sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..
Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi
göze almalıdır..
ARTHUR SCHOPENHAUER
16 Şubat 2024 Cuma
DALYA OYUNU- HASAN ALİ KALAYOĞLU
DALYA OYUNU- HASAN ALİ KALAYOĞLU
DALYA- HASAN ALİ
KALAYOĞLU
Ama bugün hem topları vardı, hem de yeterli
sayıda oyuncuları. Topu Emin getirmişti. Babası ayakkabıcı olduğu için, artan
deri parçalarından dikmiş ve içini de kumaş ve deri parçalarıyla doldurmuştu.
Bu oyunda topun en fazla 5–6 cm çapında ve biraz da ağır olması gerekliydi.
Yoksa daha büyüklerini avuçları ile kavrayamayacaklarından istedikleri yere
atmaları güç olurdu.
Emin’in getirdiği top tam da istedikleri
gibiydi. O nedenle hemen sokağın bitimindeki arsaya koştular. Seyrek de olsa
oynadıktan sonra arsanın kenarındaki iğdenin altına sakladıkları tuğla
kırıkları bıraktıkları yerde duruyor olmalıydı. Gerçi alınmış da olsa sağdan
soldan hemen bulup getirirlerdi. Çünkü bütün evlerin çatıları oluklu tuğla ile
örtülüydü ve sonbahardaki tuğla aktarma döneminde kırık tuğlalar değiştirilip
atıldığı için her yer tuğla kırığı oluyordu.
Dalya tuğlaları, bıraktıkları yerde duruyordu. Hemen alıp arsanın ortasına geldiler ve önce büyüklerinden başlayıp üst üste yığarak 25–30 cm yüksekliğinde bir kule meydana getirdiler. İşte buna “dalya” denirdi ve dalyanın mümkün olduğu kadar sağlam olması, kolay kolay yıkılmaması gerekiyordu. Sonra da bunun 4–5 metre uzağına bir çizgi çizerek topun dalyaya atılacağı yeri belirlediler.
-“Kim
yaş tarafını, kim kuru tarafını alıyor?”
Yaş tarafını Yusuf alınca kuru tarafı da
Ali’ye kaldı. Mıstık, taşı hızlıca havaya fırlattı ve hep birlikte düştüğü yere
koştuklarında, taşın kuru tarafının üste geldiğini gördüler. Bu durumda oyuna
Ali’nin ekibi başlayacaktı. Yusuf’un ekip de “ebe” olmuştu.
Selahattin, topu eline alarak çizgiye dikildi. Kolunu ileri geri sallayarak nişan almaya çalışırken ortalıkta çıt bile çıkmıyor, her iki ekip de heyecanla onun atışını bekliyorlardı. Tam topu atacaktı ki, Recep eliyle dalyanın üstüne bir daire çizerek bağırmaya başladı:
-“Ortada
kuyu var, yandan geç.”
O, bunu sürekli tekrarlayıp Selahattin’in
dikkatini dağıtmaya çalışırken, Selahattin’in iyice nişanlayıp topu dalyaya
attı ve böylece de oyun başladı. Top dalyaya vurdu ama kiremitler hafifçe
sallanmasına rağmen yıkılmadı. Bu durum Ali’nin ekibinde en güvendikleri
arkadaşlarının boş çıkması nedeniyle üzüntü yaratırken, Yusuf’un ekip sevinçten
havalara zıplıyordu.
O gün akşam oluncaya, hatta babaları eve
gelip de onları çağırıncaya kadar dalya oynadılar. Yorgunluktan kımıldayacak
halleri kalmamış, her tarafları terden sırılsıklam olmuştu ama buna değmişti.
![]()
17 Ocak 2024 Çarşamba
BÜYÜK ATATÜRK ALBÜMÜ
3.11.24
yetginhoca1



