19 Ekim 2011 Çarşamba

İNTEL HİKAYEMİZ

Yazar : Fehimdar ÇİFTÇİ

Ankara Eğitim Müfettişi

İNTEL HİKÂYEMİZ

Ankara’ya çağrı yazımı almıştım. Her zaman gidip geldiğim Ankara bana yabancı değildi. Üniversiteyi de orada okumuştum. Hem de gideceğim yere çok yakındı. Milli Eğitim Bakanlığı Teknolojiler Genel Müdürlüğü… Bildiğim bir yer olduğu için pek heyecan duymamıştım. Benim kafamda, Ankara’nın dışında bir yer olsaydı daha iyi olur düşünceleri geçiyordu.
Ankara’ya yaptığım iki saat on beş dakikalık yolculuktan sonra, doğru Teknolojiler Genel Müdürlüğüne gittim. Otomatik bir kapıdan geçtim ve kendimi uzay üssü gibi bir odanın içinde buldum. Hem şaşırdım hem sevindim. Şaşırdım, çünkü alışılmış seminerin dışında bir hava hissettim; herkesin oturacağı yer belli, herkesin kullanacağı bilgisayarı masada hazırdı. Sevindim, çünkü devletim beni önemli görüyordu…
Az sonra hocalarımız geldi. Hoca dediysem kelli felli birilerini anlamayın, biraz tıfılca, memur kalıbında zayıfa yakın kilo, orta ile uzun arasında boy, ceketli, kravatlı ve terbiye ile giyilmiş yani uçuk kaçık olmayan takım elbise… Bu elbiselerden de mütevazı hal akıyor… Çağrılan arkadaşlarımın hepsi gelmişti. Ciddi bir düzen içinde Atatürk ve vatana hizmeti dokunan şehitler ve büyükler için saygı duruşunda durduk. İstiklal Marşımızı söyledik. Usulden olduğu gibi öyle fersiz sönük ve resmi işlem yerine gelsin diye değil, Akif’in yazarken duyduğu heyecana yakın bir duygu seli içinde söyledik. Oturduk. Bu intel hikâyesi baştaki ciddi seremoniden de anlaşılacağı gibi entel hikâyesine benzemiyor. Öğretmenlerimiz kendilerini tanıttılar. Adnan Yazgı ve Harun…. Allah var; ikisi de genç, ikisi de yakışıklı… Ah hocalarım ah…. Sizi üçüncü sınıf sokak kabadayısı bir adam görse ilk diyeceği şey; Bu aslanlar, mevsimin bu vaktinde ne işleri var in-telle, çık- telle. Küçük bir oda ve makinelerin içinde tuşlarla muşlarla oynayacaklarına, salacaksın en harbi meyhanelere, en cazibeli kızlar peşlerinde dolanacak ve racon kesecekler… En hatırlı yosmalarla gününü gün edecekler.. Bakın delikanlılar, bu bilgisayar dediğiniz makineye hatır geçmez, ama biz delikanlı halinden anlar, en hatırlı, hatır kesersiz… Ama sokak adamı ne düşünürse düşünsün, onların yürekleri Türk Milleti’ne hizmet aşkıyla dolu. Bu sebepten olacak ki fark yaratan kişi oluyorlar.
İntel’e başlamıştık… Tereddütler içinde elimiz tuşlarda ama kafamızın içinde karışık düşünceler var. Dersler ilerledikçe kafamız karışıyor, karıştıkça sorulara sığınıp hocalara soruyoruz… Ama karışıklık dört nala koşarken, zihnimiz darmadağınık bir hal içinde yorgun kalmıştı. İçimizden bu işin zor ama başarılmayacak kadar da zor olmadığına kendimizi inandırmaya çalışıyorduk. Herkes hayretler içinde kalmıştı. Çünkü şimdiye kadar gördükleri kalıpların dışında bir seminerdi. Şaşkındık, çünkü elektronikle sonradan tanışmış bir kuşak olarak yaşıyorduk. Her zaman içinde olmasak da bir şekilde bulaşmıştık. Çocuklarımız bizim gibi değildi. Onlar bu elektronik araçların ortamına doğmuş, çoğunun oyuncağı bile teknolojikti. Zavallı bizim kuşak… Sonradan görmede olsalar, inadına idealist, inadına delikanlılar. Bizim kuşak fabrikasyon işi oyuncaklar bilmezdi. Oyuncaklarımız bile çamurdandı. Ama biz oynardık. Oynarken yanımızda Aliler, Ayşeler Fatmalar, Osmanlar vardı. Oyuncağımız yoktu ama yalnız değildik. Oyuncakları yapar, oyunları kurar ve kurgulardık. İbn-i SİNA, on üç yaşında oyun oynarken, bir adam,”Utanmıyor musun çocuklarla oynamaya” demişti de, İbn-i SİNA ona “ Hayır, o işimin, bu da yaşımın gereği” demiş ve adamı soluksuz bırakmıştı. Ha… “o” dediği ise tıp ilminin zamiridir. Bu iş pedagojinin temelinde saklı bir sözdür, taklit değil, orijinaldir. Zira İbn-i SİNA gibi bir dahi ve deha adamı taklit yapar mı? Yapmaz… Zira deha taklidi sevmez… Onu taklit eden batılı adam ise, taklit etmiş ama güzel de söylemiş… Piaget, şu sözü bizim için söylemiş olabilir: ”Çocuk, oynaya oynaya akıl denizine ulaşır” Biz akıllı olmasak çamurdan saraylar yapabilir miydik? Oyunlara kural koyup, sonra da duruma göre bozmaz mıydık?. Oyun içinde dayanışma gösterip yarışlara girmez miydik?. Biz yaylalarda oynar, harman yerlerinde sabahlardık. Çayırlarda koşar, çaylarda çimerdik. Biz koyun kuzu peşine bile oynayarak giderdik.. Ne güzel oyunlardı… Eee… şimdi ki çocuklar yayla yerine daracık odalar ve balkonların içinde… Geniş çayırları yok ancak çayır rengi halıların üstünde gezinirler. Koyacakları ve bozacakları kuralları da yok… Onları makineler koymuş… Beğenmese de bozamıyorlar.
Adnan ve Harun hocalar anlattıkça bizlerin kafaları karışıyor; ya insaf ya… O kadar uzaktan gelmiş kocaman adamların kafasını karıştırmak için mi hazırlandınız? Yeter ya… Bizleri jepek modunda tarayıp, şeklimizi kâğıda yapıştırmak için mi çağırdınız. Bak hocam, buradan bir çıkarsam, bir daha zor dönerim modunda dersi izliyorum. Hele bir arkadaşım var o dedi ki; “ Bir kaçsam, Adnan hoca beni tutamaz” Ben şimdi o adama bakıyorum kuzu kuzu dinliyor. Yahu bu adam yoksa bize mi tuzak kuruyor. Ali ŞÖLEN taktiği mi uyguluyor. Ali ŞÖLEN, herkese ” Boş verin sınavı kolay soru çıkacak, ben hocalarla görüştüm bakın onun için hiç çalışmıyorum” demiş de gizli gizli çalışıp 97‘yi bulunca diğerleri nasıl güvenip de çuvallamışlar. Dertlerinden yataklara düşmüşler, yerlerde sürünmüşler… Şimdi de böyle bir taktik içinde olanlar var mı acaba?
Bu Harun Hoca genç ama bayağı olgun biri… Kızma yok, kırma yok, bıkma yok… Adnan Hoca da mütevazi, atak, yorulmuyor, oturmuyor. Bu hocaya en güzel sandalyeyi versek de, o gezmeden duramıyor. Ya bu bizim sınıf kum gibi kaynamaya başladı. YETGİN Hoca, ak saçlarına rağmen heyecan dolu… Doğan MALAKOĞLU hep negatif görüntü veriyor, ama eleştiri yapmakta haksızda değil. Kimse yerinde oturmuyor. Bu grup çalışması hoş bir şey… Hürriyet içinde hürriyet yaşıyorsun. Konuş, yaz, gez, tartış, eleştir… Bu sınıf bu konuda çok sabırlı çok!.. Kimse kızmıyor. Gürültüde olmuyor. Ben bu işi sevdim. O halde al kalemi ve 2.0 modunda düşün…
Haftayı ortalamıştık. Arkadaşlara bakıyorum, az da olsa Web.2.0 kavramlarını konuşmaya başladık. Bu terimlere kızıyorum. İçimden “Türkçe olsa” diye de geçiriyorum. Ama Türkler üretse terimlerde Türkçe olacak. Bu yüzden Türkçeleştirmeye çabalıyoruz. Ama yinede ilk günkü kaygı yok. Bu iyi gelişme…
Günler hızla eriyor, aksine biz dikleşiyoruz. Günlere inat, uzay üssü gibi odamızı da, önümüzde hissiz ve heyecansız duran bilgisayarları da sevmeye başladık. Forum yapabiliyor, gruplar oluşturuyorduk… Facebook, Twitter, internet vb… Bunlar artık oyuncak gibi… Artık bizde sosyal medyanın alıcıları olmuştuk… Birbirimize mesajlarda atıyorduk… Heraklitos,”Her şey akıştadır ve hiçbir şey duruşta değildir” Zaten bizde duracak gibi değildik… Bize anlatılanlar, gösterilenler hayat hikâyesi değildi. Zor, bilimsel ve teknik konulardı… Yani uyku getiren yılgınlık getiren cinsten, ama biz uyumuyorduk, yılmıyorduk. Bu Adnan YAZGI hoca her halde okuyup üfledi, Harun Bey bizi hipnozladı… Yoksa bu soğuk konular nasıl sıpsıcak insanı sarabilirdi? Heraklitos’u yanıltmadık, akmasına akıyorduk da, nerede duracağımız belli değildi. Ama ben yine de Mevla’ya sığınıp, Mevlana’nın sözünü Heraklitos’un alnına yapıştırayım da, sadece söz edenin kendisi olmadığını anlasın!.. Ne demiş Mevlana, “ Donmayan su gibi ol.” Vallahi bu çağrı bize… Biz donarsak, gelecekteki Türk çocukları buz keser… Onlar üşümesin diye biz akmaya devam edelim.
Kursun sonuna gelmiştik… Belgeleri aldık. İllerimize döndük… Milli Eğitim Müdürleri, ilgili şubeye bakan müdür yardımcıları, şube müdürleri ile görüşmeler yapıldı. Ne olduğunu anlatmaya çalıştık.. Ama sözün sonu, ”Kurs açalım açmasına da, daha önce planlananlar var.” Arkasından da,” Müfettiş bey, kursun adı neydi?” sorusu… Sabırla, İntel Öğretmen Eğitimi ve Liderlik Forumu Kursu” diyorum. MEB’nın İntelle anlaşması var. Bütün bu izahatın sonucu çıkmaya yakın” bakarız” lafı ile uğurlanıyoruz. Ama bütün bu kenardan bakmalara rağmen Bolu’da kurslarımızı açmıştık…
Tarih 03-07/10/2011 Antalya –Kemer…
Yeni bir heyecanla, alışmış olmanın verdiği rahatlıkla güzel şehrin şirin ilçesindeyim. Denize komşu kıyıları seyrederek varıyorum. Arkadaşlarımı ve Adnan Bey’i görüyorum. Değişik arkadaşlar aramızda… Ak saçlı Hıfzı YETGİN hocam da var, aspirin Leyla AYVAZOĞLU’da… Pervin GÖZENOĞLU hoca da bizimle; buğday benizli ama hep gülen yüzü var. Törenden sonra grup oluyoruz. Herkes heyecanlı. İlk günün yorgun ve uykusuz haliyle çalışmalara başlıyoruz.
Çalışmalarda akademik bilgi, hazır bulunuşluk, teknolojik donanım kadar duygusal motivasyonda önemli… İşte önem derecesine kadar saydığım bütün bunların yanında arkadaşların tutumları da samimi ortam oluşturmaya uygundu. İzmir’den gelen ekipte Hülya MAHMUTOĞLU, derinden ve dalgalı bir ses tonu, ağır konuşan ama düzgün bir Türkçe ile konuşmaya yol açan biriydi. Onu tanıyan arkadaşların ilk sözleri;”Anam bacım olsun, içi dışı bir” yakıştırmasını yaparlar ve bunda da hakları vardı. O aynen bir bacı gibi davranırdı. Türkçe’de bacı lafı git gide unutuluyor, ancak Hülya hocam bunu hatırlatanlardandı. Çeviri ekibinde olan Ayşegül YILMAZ ve Meral PEHLİVAN arkadaşlarımız sessiz ve derin çalışmalar içinde olduklarından son gün tanımış olduk. Görev bilinci yüksek, şamata etmeden yol alanlardandı. Mustafa KOCACIK adil bir grup başkanı ve idare ile bizler arasında doğru bilgi akışını sağlamada hatasızdı. Filiz NAMLI, nazik, nezaketli, tevazu ve incelik akan bir hanım efendi şairane duygularla oradaydı. Bu arada Zeynel GİRENTE, beyefendi, bir o kadarda teknik donanımı olan ve Türkçe’yi katletmeden konuşan bir arkadaşımız…
Bu çalıştay hiç fena gitmiyor. Zeki HALİSOĞLU hoca Ağrı Doğubeyazıt’tan yollara düşmüş. Samimiyeti yüzünden okunuyor. Yazdığı örnek olay son derece “örnek” teşkil ediyor. Batılıların bu yüzyılda uğraştıkları ile bizim uğraştığımız konuları kıyaslayınca aynı yerde döndüğümüzü anlıyorum. Herkesin duyarsız kaldığı bir coğrafyada Zeki hocanın bitmeyen azmi, yorumlarındaki somut önerileri, saygısı ve insanlara karşı hürmeti bu kuşağın elmas bir kuşak olduğunu hatırlatıyor. Kurban olduğum büyük Atatürk, açtığın ufuk bu insanlara merhale kazandırmış. Zeki hocamla aynı amaca yönelik gayretlerim duygularımı kabartıyor. Böyle bir arkadaşım olduğu için bahtiyarım.
Recep BAYRAKTAR,dan bahsetmeden olmaz. Aspirin Leyla’nın has arkadaşlarındandır. Kavgaları da barışık halleri de hiç eksik olmaz. Bu arkadaşların bu kadar riyasız, samimi ve saygı ile dolu halleri çok insanı şaşırtır. Bunların küskünlükleri de yağmur suyu gibidir. O anda ne yağmışsa o kadar görünürler; arkası ve uzatması yoktur. Aspirin Leyla anlatmıştı. Recep hoca bayan arkadaşla konuşurken, farkında olmadan göbeğini kaşımışta, Leyla bu durumu makaraya sarmıştı. Recep hiç kızmamış sadece “farkında değilim” diye hüzünlü bir açıklama yapmıştı.
İhsan hocam serhat şehri Edirne’den kervana yol arkadaşı olanlardandı. Grup toplantılarında, çay sohbetlerinde Karadeniz şivesinin şehirlisini konuşur, mutlaka felsefi bir açıklama yapardı. İlk başta ilgilenmez gibi görünenler, olaylar arasında bağlantı kurduklarında hak verirlerdi. Mantık kurgusu güzel arkadaşımda bizlerde güzel izler bıraktı.
Tokat yaylalarından katılan Ahmet TUTAR Bey’de yumuşak ses tonu ve babacan açıklamaları ile sevilen grup başkanıydı. İşlerini erken bitirmenin huzuru içindeydi. Görev bilinci yüksek bir arkadaşımızdı. Nezaketli tavırları vardı. Şamata etmez ama konuşurdu, açık ve net cümleler kurardı. Ayrılışından yarım saat önce beraberdik, otobüse bindirme fırsatım olmadı ama o beni telefonla arayarak vedalaştı. Galiba vefalı olmak İstanbullu olmak değil, memleket toprağı gibi mümbit olmaktı. Bu husus Ahmet Hoca da vardı.
Akşam saatleri, akşam dediysem saatin beşi altısı değil, gecenin 09:00’u, yani 21:00’i… Adnan Bey’in yeni stratejik hamle peşinde olduğunu seziyorum. Hafiften kırgın, üzgün ve iştahsız bir ifadeyle; ”Yol arkadaşlarım, ilk gün gruplar birbirlerini ziyaret etsin, aralarında diyalog kursunlar, tartışsınlar dedim ama pek bir akış olmadı. Ağır gidiyoruz, yetiştiremeyeceğiz!..” şeklindeki yakınma üzerine, herkes diriliyor. “Ne demek yetiştirmemek, bu ekip yol arkadaşını yolda bırakır mı? Ya Allah!..” ve yeni bir hamle… Değişen durumlara uyum sağlama, engellerin üstesinden gelme esnekliğini kazandıran duygusal zekâma emrediyorum. Bak sevgili duygusal zekâm. Bu seferde beni yarı yolda bırakma, bütün zihni melekelerim sönse bile sen benimle ol.. Hani, seninle geceler boyu konuştuğum zamanları niçin hatırlamıyorsun? Mumlar sönse, lambalar kaybolsa sen yanardın. Tıpkı ışıkların kaybolduğu ve benim yandığım gibi…Şu Adnan Bey’e karşı beni nakavt etme!...Uyuşuk halimden beni kurtar ve kağıtlara akışımı kolaylaştır…
Arkadaşlarıma bakıyorum. Ortak bir hedefe kilitlenmişler. Yeni planlar, programlar, tartışmalar var. Bu sınıf yine Kemer sahillerinin kumu gibi kaynamaya başladı. Bu kaynama durgun nehirleri bile coşturur. Coşmuşlardı. O kadar coştular ki toplu şarkı bile söylemeye başladılar. Saatler gece yarısını gösteriyor, ama Hıfzı YETGİN hoca, Elvan Alev YANCAR hoca hala bilgisayar tuşlarını tavukların yemi gagalaması gibi didikliyorlar… Helal olsun size!.. Hakkını veriyorsunuz. Kurslarda blog oluşturma zorluğu çekerdik, siz kemik gibi blog olmuşsunuz. Seviyorum şu sosyal medyayı… Doğru ve tarafsız, anlık ve hızlı. Bunu da şimdi söylüyorum; kolay ve kullanışlı… Balta gibi al sana, al sana, keser gibi hep bana, hep bana değil, testere gibi bir sana, bir bana… Yani çift yönlü..Eee… Atalar ne demiş; “ Tek taştan duvar olmaz.” Haklı söylemişler…
Bu çalıştayın hoş taraflarından biri de insanlara kendilerini ifade etme fırsatı yaratmasıydı. Gerek Pervin hanım, gerek Adnan Bey, insanlara bu fırsatı verdiler. Zira insanın kendini ifade etmesi bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç karşılanmış oldu. Kavramlar farkında olmadan günlük hayatımızda yer almaya başlamış bile… Bir birine canı sıkılanların şakaları bile terimleri algıladığımızın doğru adresiydi. “Beyefendi paradigmalar değişiyor”dan tutunda, “Kafamı bozma paradigmanı değiştiririm” lafları bile şakalaşma muhabbetlerinde yerini almıştı. Derin düşünceler bile çağrıştırıyordu. Artık bildiklerimizi ve onlardan hareketle bilmediklerimizi bile düşünmeye başlamıştık. Sahi 21.yy becerileri hakkında kafa yoranları niçin atladık?..
Çalışmalar, toplantılar ve gece mesaileri içinde başarı ile biten bir çalıştay… Pervin Hanım ön çalışmaları kitapçık halinde grup başkanlarına dağıtılmak üzere hazırlamış… Bu ilklerden biriydi. Törende heyecan yarattı. Adnan Hoca veda konuşmasını yarım bıraktı. Hıfzı Hocamla konuşmuştuk ve Adnan Bey’in gıyabında birkaç sözden bir kaçını paylaşmak istiyorum. Adnan Bey uzuna yakın orta boy, yetmiş ile seksen arasında kilosu olan, karayağız bir Anadolu çocuğu. İlk bakışta bu profil içinde taş gibi yüreği olan bir adam tahayyül edersiniz. Aksine bir o kadar duygusal bir insan… Ayrılık yaklaşınca çeşmeleri açıyor, olsun biz onu biliyoruz. Nede olsa gözyaşında rahmet vardır. Kurslarımızın esnek ama başarılı bir çalışma sergilemesinin sebebi bu duygu yüklü yüreklerin olmasına bağlı. Zira insanın duygu hayatı ile zihin hayatı arasında müthiş bir bağ vardır. Bu bağın en bariz örneği Adnan Bey’de mevcuttur.
İlklerden ikincisi de Pervin Hanım ve kendileri için doldurulan sembolik Kurs Belgesini, bütün katılımcılara imzalatmasıydı. Bu sefer hocalar, kursiyer olmuştu. Hüzünle karışık sevinçle barışık bir ortam içinde yola revan olma vakti gelmişti.
Nihayet yeşil ile mavinin güneşle yağmurun dost olduğu Antalya-Kemer Kiriş mahallesinden yolculuk başlamıştı. Haşmetli Toros Dağlarını seyreterek bozkırın içine yayılmış Ankara’ya varıyorum. Merhaba ANKARA…

15 Ekim 2011 Cumartesi

26 Eylül 2011 Pazartesi

Antalya Çalıştayı

Değerli Yol Arkadaşlarımı ve Antalya çalıştay katılımcılarını selamlıyorum. Hıfzı Yetgin

10 Ağustos 2011 Çarşamba

HEPSİ BİZİM SAYILIR

Vaktin birisinde bir köy okulunu teftişe gittik. İkram kabul etmiyoruz. Öğlen oldu. Müdür ve öğretmen arkadaşlar birlikte yemek yemeği önerdiler. Israr faslından sonra teşekkür ederek kabul etmedik. Onlar gitti. Bir kaç dakika sonra birkaç haftalığına o köyde konaklamış olan esmer yurttaşlarımızdan birisi geldi. Çok kararlı ve hiçbir mazeret kabul etmeyen bir tavır içinde bizi çadıra yemeğe davet etti. Grup başkanımız tecrübeli bir meslektaşımızdı. Esmer yurttaşı hafiften bir sorguya çekti.
- Ne var yemekte?
- Hindi haşlama ve beyaz pilav (pirinç)
- Ya her hafta bir yerdesiniz. Hindiyi nasıl besliyorsunuz ? deyince esmer yurttaş pencereden dışarı bakarak eliylede köyde yayılan bir hindi sürüsünü göstererek ;
-Efendi abi şu gördüğün sürülerin hepsi bizim sayılır. Hadi buyur. Bizim başkan;
- Ya sizin mi? sizin sayılır mı ? deyince esmer yurttaşımız;
- Abe efendi abi; bu abeler yetiştiriyor. lüzum değil ki dedi.

1 Mayıs 2011 Pazar

23 NİSAN 1974 GÜNLÜ BİR SERGİ BİLGİLENDİRME YAZISI

1973-1974 Öğretim yılında çalışkanlık ve öğretme aşkı dolu bir insan Döndü İlbars'la birlikte çalıştık.Resim-iş derslerinde öğrencilerimizin yaptıkları ve onlar çalışırken onlarla birlikte bizim de yaptıklarımızdan ortaya epey güzel iş çıkmıştı.Teftişimize gelen saygı ile andığım Sayın Mustafa Yüksel ve Çok geniş ufukları olan ve ülkemizin değerlendiremediği değerlerinden olduğunu düşündüğüm İlçe kaymakamımız Sayın Sudi Kocaimamoğlu'nun öneri ve yüreklendirmeleri sonucu dağ köyündeki bir ilkokulun çalışmaları 23 Nisan 1974 günü İlçe merkezinde sergilenmişti.İşte o sergi öncesi Döndü öğretmenle birlikte o günkü birikimimizle kaleme aldığımız sergi bilgilendirme yazısı geçti elime. Birden O günlere gidiverdim. Döndü Öğretmeni bilgilendirmek ve onayını almak istedim. Ulaşmam mümkün olmadı. Yazı ve çalışmanın O günün öğretmeninin duruş ve yaklaşımını da hissettirdiğini düşünüyorum. Bu vesile ile şimdi nerelerdedir bilmiyorum.Döndü İlbars öğretmenime de selam ve saygı iletiyor, sağlıklar diliyorum. Hıfzı Yetgin
işte Bilgilendirme yazımız.

"HALKIMIZA;
Bir ulusun halk tabakalarında yaşayan gelenek, görenek, el s an atları ve folklor ürünleri o toplumun belleğindeki kültür yapısını bulup ortaya çıka¬rır. Bize o coğrafyanın değerler toplamını ve halkını tanıtır.
Anadolu’nun köyünde, kentinle her yöresinde genç kız gözünü açıp çevresinde bıyıkları henüz terlemiş delikanlıları gördü mü çabaya düşer, çeyizini ha¬zırlar. Ya tezgahtadır halı-Kilim dokur, ya gergefin başına geçer göz nuru döker. Renkler ibrişim olur bükülür. Sonra da şekil olur yazmaya, cembere, çevreye, kola¬na, peşkire dökülür. Kimi püskül olur, demet, demet saçılır. Kimi oya olur bir iğnenin uçunda büklüm, büklüm açılır . Her düğün biz hüner yarışı, bir renk cüm¬büşüdür. Gelin evi, gerdek evi; halılar, kilimler, çoraplar, keseler, oyalarla düzenlenir. Çevrenin görüsüne sergilenir. Renge desene susamışların susuzlukları burada giderilir. Bıyığı henüz terlemiş delikanlılarda boş durmaz. Onlarında vardır yapacakları. Bu gelenek Anadolu’da el sanatlarını ayakta tutmuş, yöresel biçimler kazandırmıştır. Ancak son yılların hızlı gelişimi, toplumdaki sınıf farklarının belirginleşmesi, karın doyurmanın güçleşmesi, köylerin şehire akını ve benzeri etmenler sabır ve emek isteyen el sanatlarını hırpalamış, kıyıya itip unutuluş yo¬luna bırakmıştır.
El işlerinin yok olmasına gönlümüz razı değil. Bu sanata güç vermek, yitip yok olmasını önlemek zorundayız. Aydın kesim kendisine düşen ödevi yapmak halkın yaratıcılığına dayanan, bu sanatı geliştirip halkın gelenek ve göreneklerinden kopmadan ondan aldıklarını yeni bir anlayışla yine ona gö¬türmelidir. Halk içinde yaşayan sanatların halkın eğitiminde etken bir eğitim aracı olduğu, gerçeği gözden ırak bulundurulmamalıdır. Bu erekle elveriş¬siz koşullar altındaki çalışmalarımız sonucunda bu sergiyi hazırladık. Ortaya koy¬duklarımızın çok güzel yada çok başarılı olduğu savlamasında değiliz. Olanak¬larımız oranında üstteki erek çemberi içinde öğrencilerimizle birlikte çalıştık. Serginin hazırlanışına, yakın ilgi ve anlayışlarından dolayı İlçe kaymakamımız Sudi Kocaimamoğlu"na teşekkürü borç biliriz. 23 Nisan 1974

Güzelyayla Öğretmenleri
Döndü İlbars-Hıfzı Yetgin"

23 Aralık 2010 Perşembe

Serbest Çalışma adında bir dersimiz vardı.

En çok sevdiğim ders çarşamba günleri öğleden sonra 2 saat yaptığımız serbest çalışma dersiydi. Öğretmenim Sadık Dörtbölük de dersi, dersin adına uygun işletirdi. Bizi özgür bırakırdı. Okulun alt tarafında küçük bir akar su vardı. Oradan aldığım çamurlarla bir öğretim yılı içinde neredeyse köyde herkesi temsil eden yüzden fazla heykel yapmıştım. Evimizin zemin katında avlu diye bir bölüm vardı. Orada sergen diye tabir edilen uzunca bir rafa dizili durarlardı. Eve gelen komşularımızda sorarlardı: " şindi ben hangısıyın gayr

ii" bu heykellerin hepsi çıkan bir yangında evimizle birlikte yandı. O günden sonra elime çamurda alamadım. Heykelde yapamadım

22 Aralık 2010 Çarşamba

LİDERLİK ÇALIŞTAYI MERSİNDE YAPILDI

13-17 Aralık 2010 tarihleri arasında yapılan bu çalıştayın; Ülkemiz eğitim tarihi açısından önemli bir çalışma olarak anılacağını düşünüyorum.Düzenleyenleri kutluyorum.
İşin ilkgünden buyana bürokratik kısmını bilemem beni 1. derecede eğitimsel boyutu ilgilendiriyor.İşin bu yanı ile ilgili gördüğümüz kişiler olarak da en başta Adnan YAZGI hocam ve Levent Sağıroğlu bey ve tabi önceki eğitimlerdeki katkılarından dolayı da Harun hoca olmak üzere emeği geçenlere de hürmet ediyor,onları elleri öpülecek kişiler olarak değerlendiriyorum. Yüze yakın inançlı ve kararlı liderler grubu ülkenin temel meselesi olarak tespit edilen; eğitimde teknoloji kullanımı ve bunun yaygınlaştırılıp geliştirilmesi konusunda tam 9 grupta emek harcadılar ,tartıştılar, görüşler ortaya koydular. Katılımcıların hepsinede saygı iletiyorum.
Seminerin değerlendirilmesi olarak da; 1. gün Değerli, Mersin İl Milli Eğitim Müdürü'nün konuşmaları etkileyici ve öğreticiydi. Özellikle açık okul projesi beynimizde iz bıraktı. Eğitim Teknolojileri Genel Müdür Yardımcımız'ın risk alma konusundaki yaşanmış örnek olayları ders niteliğindeydi. Geldiği yeri hakederek gelmiş olduğu kendisine güveninden ve konuşmalarındaki rahat hitabetinden anlaşılıyordu. Hele Fatih projesini anlatırken kendimi bir an hayalmi görüyorum, rüyada mıyım diye çimdiklemeden edemedim. Bu projeye pahalı ve maliyeti yüksek diye karşı çıkışlar duyuyorum. Sayın Genel Müdür Yardımcısını dinlerken projeye karşı çıkanlara " Eğitimin maliyetini yüksek buluyorsanız, cehaletin faturasını hesaplamanız mümkün olmaz " demek istiyorum. Tabi Çalıştayın tek lider kişisi, öğretmen duruşu, çalışkanlığı, sabrı, dobralığı ve yerine göre "bu da benim kusurumdur" demek sureti ile dile getirdiği yüksek öz güveni ile Sayın Adnan YAZGI hocamdı." alet kullanan toplum" tespiti, "Ken Robinson'la bizi tanıştırması,"bilginin kontrolü ile ilgili söyledikleri" Çalıştayı baştan sona kurgusu, ekiplerin sevk ve idaresi ve ekiplerin kendi kendi,lerine çalışmalarını sağlaması,özetle Hem konuşmaları ve hemde zaman zaman izlettiği videolarla düşünürken öğrenmemizi, öğrendiklerimizi de içselleştirmemizi sağladı. Sayın Levent SAĞIROĞLU hoca'yı Ankara’daki ilk kursta çok kısa dinlemiştim. Ve yasak savma babından konuştu diye değerlendirmiştim. Bu çalıştay da oda klasını konuşturdu. "gözlerinizi kapatınız ve bana bir ev resmi çiziniz" etkinliği,"nobel alan kişi örneği","ilk adımı attırabilirseniz peşi gelir" tespiti," etkili soru sorma becerisi" üzerine söyledikleri kelimenin tam anlamı harikaydı. Hele şu "horon oynamayı öğretme" örneği çok müthişti. Orada bu örneğine teşekkür edemeden ayrıldığını öğrendim. Teşekkürler Levent hocam. İzmir bu çalıştayın önemli ekibi idi. Bu ekibi tanımamızı sağlaması bile Adnan hocamın eğitimci öngörüsü hakkındaki doğru yargılarımızı pekiştirdi. Evet İzmiri o gün çok içten alkışladım. Tebrikler İzmir liderleri.Tebrikler hepinize de Hülya Mahmutoğlu öğretmenim emeğinizi lider arkadaşlarınız anlattı. Bizde tanık olduk. Teşekkürler. Bu yönde; Hatay, Mersin, Trabzon ekiplerinin de çalışmalar yaptıklarını öğrendik. Ankara koordinatörü Pervin öğretmen sessiz duranlardandı ama çalıştayın sessiz arıları olarak değerlendirildi.Mersin temsilcisi yol arkadaşımızda bu kategoride değerlendirildi.Tüm Gruplar çok özverili çalıştılar. Hepsini de kutluyorum. Tüm Grupların sunumları da yapılan tanıma uygun oldu. Tabii bu arada 9. Grup. Benim grubum başta değerli başkanımız Fehimdar ÇİFTÇİ hocam olmak üzere, Sivas temsilcisi Adem Yıldırım hocam, Şanlıurfa temsilcisi Turgut Karadağ hocam, Kars temsilcisi Murat Kurşun hocam, çanakkale temsilcisi Murat Erdem hocam, Samsun'dan gelen değerli hocam çok katkı sağladılar. Herbirisini ayrı ayrı yakından tanımış olmak bana onur verdi. Fehimdar hocamın birikimi bizlere de yansıdı. Bektaş Gülnar hocam, Isparta temsilcisi Tülay Ateş hocam, Erzurumdan gelen Serkan Karaaslan hocam, Tokat'tan gelen Ahmet Tutar hocam, Artvinli Fatih hocam, Bursanın değerli temsilcisi lider müdürüm Alaattin Sarı. Çalıştay dönüşü aynı otobüste Alanya'ya kadar birlikte yolculuk ettiğimiz ve sohbetlerimizle çok şey öğrendiğim Değerli lider İsmail Saracoğlu, Değerli Hemşerim ve meslektaşım Doğan Malakoğlu her zamanki aktif duruşu ile dikkat çekti.Kastamonu temsilcisi Kenan Özdemir'in sunumdaki perfomansı diğer sunuları yapan arkadaşlarımız gibi beğenildi.Adana'nın değerli Başkanı Ömer Şimşek bey'in ve Kütahyadan gelen Ahmet Göç hocamın duruşları temsil yetenekleri, ve mütevazililikleri her türlü taktirin üzerinde idi. Katkı sağlayan tüm çalıştay katılımcıları iyiki varsınız. Bu arada Mersin'in değerli Eğitim Müfettişleri başkanını ziyaretimle tanıdım. Nezaket birikim ve kendine güveni yansıtıyordu. İlgisi için teşekkür ediyorum.
Mersin Hizmet-İçi Eğitim Enstitüsünün mutfak ve yemekhanede görevli tüm personel için; bu kadar özverili, güler yüzlü ve işini benimsemiş insan az bulunur hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Hizmet-İçi eğitimin değerli yöneticileri için de: acaba sabah kahvaltısı dışında da zaman zaman gruplar çalışırken yemekhane de veya TV. izlerken lobide çay içilmesini, sağlayabilirler mi,
Zaman zaman internet krizi yaşandı. Elbette dışımızdaki etkenlerden kaynaklanmıştır. Ama acaba başka önlemler alınabilir mi. Diye geçti içimden.
Çok uzattım. Saygı iletiyorum. Hıfzı Yetgin

12 Aralık 2010 Pazar

7 Haziran 2010 Pazartesi

ÖNEMSERSEK-ÖNEMSENİRİZ

Eğitim Müfettişi Değerli Meslektaşlarım,
Son yıllarda tam anlamıyla bir dibe vurdurulmuşluk, sözü fazla dikkate alınmaz oldurulmuşluk süreci yaşanırken, sürecin başlangıcından itibaren bu mesleğin mensuplarıda süreci tersine nasıl çevirebilirizin çabası içerisine girdiler. Bireysel çabalarda çoktu. Örgütlü çabalarda çoktu. Ama sonucu örgütlü çaba belirledi. Süreç uzadıkça, verilen sözler sahiplerince yerine getirilmedikçe hoşgörüyü ıskalayan tavır ve davranışlar içerisinde olanlarımız da oldu. Ama bu meslek 150 yıllık geçmişi olan birikimi deneyimi olan insanların çoğunlukta olduğu bir meslek grubu idi . 1980 yılına kadar her siyasi partinin içerisinde bu mesleğin mensuplarından birkaç tane milletvekili olurdu. Şimdi uzunca bir zamandan sonra dibe vurmuşluktan kurtulabilmenin, çaresizliği aşmanın mümkün olabileceğini gördük. Şu an elde edilen sonuç çok önemli, ancak; İzlediğim kadarı ile geldiğimiz noktayı amaç olarak kabullenen, var olanla yetinelim diyen meslektaşlarımız da yok. En temel çerçevede bu tespitleri yaptıktan sonra;
1-Son yıllarda yürütülen tüm çabalar mesleğin sahiplenilmesi konusunda meslek bilincimizi geliştirmiştir. Dışımızda olanlara da bu çabaların olumlu yansımaları hissettirilmiştir. Son yıllarda Ulusal konularda bile birlik sağlanamazken TBMM'nin ittifakı sağlanmıştır. Bu da çok önemsenmelidir.
2-Şu son yasa ,"orası eksiktir", " burası unutulmuştur " ama; müfettişimsilikten müfettişliğe geçişi sağlamıştır. Bu kazanım önemlidir. Hariç yazıları sildirilmiştir. Adımız yaptığımız işle uyumlu duruma getirilmiş ve müfettiş unvanlıların yazıldığı yere nakledilmiştir. Bunların önemi yok diyen olursa şu ana kadar verilen mücadelelere, destek sağlayanlara, emek harcayanlara, mücadele edenlere haksızlık edilmiş olur. Kazanım önemlidir.
3-Tek tek çaba gösteren her arkadaşın adını sıralamak bilemediğimiz, duyamadığımız yüzlerce meslektaşımıza haksızlık olabilir. Ama herkesin kendi bildiğine teşekkür etmesinde de bir sakınca görülmemelidir. Hiç olmazsa teşekkür konusunda cimri olunmamalıdır. bu cümleden olarak başta, proaktif bir yönetim anlayışı sergileyen TEMSEN'in değerli yöneticilerine,Yargı süreçleri ile katkı sağlayan meslektaşlarıma, İstanbul'un Değerli Başkanına, gazete ve televizyonlarda konuyu Türkiye kamuoyuna anlatan değerli meslektaşlarımız olmak üzere emeği geçen tüm meslektaşlarımıza teşekkür edilmelidir. Önemsersek önemseniriz.
4-Bu süreci ve gelinen noktayı çok iyi tahlil eden ve bölünmüşlüğün giderilmesi yönünde çağırılar yapan değerli meslektaşlarımız oldu. Bu değerlendirmeler yeni bir süreci başlatmalı, güçler yeniden birleştirilmeli ve iki üç parçalılık giderilmelidir.
5- Çalışmalara ara vermeksizin,Öncelikle sayın Taşar olmak üzere Mecliste tek milletvekili olan parti bile dışlanmadan Sendikamızca tamamı ayrı ayrı ziyaret edilmeli, bu ziyaretlerde diğer taleplerimizle ilgili olarakda bilgilendirme notları bırakılmalıdır.
6- Sayın Bakan bilgilendirildikten sonra, Sayın Meclis Başkanı, Sayın Başbakan, Sayın Maliye Bakanı ve Komisyon Başkanı Sayın Sağlam sırası ile ziyaret edilmeli, Uygun görmeleri halinde Sayın İlköğretim Genel Müdürünün de katılımı ile MEB üst düzey bürokratları da ihmal edilmemelidir.
6- Basın unutulmamalıdır. Hakkımızda olumlu görüşleri olan ve zaman zaman meslektaşlarımızı ağırlayan görsel ve yazılı medya mensuplarına mutlaka teşekkür edilmelidir.
7- Sloganımız yine aynı; ayrıcalık değil, adımızın taşındığı yerde olanlara hangi haklar tanınmışsa bizede sadece o kadarı verilsin.
Sözü uzattım. Selam ve saygı iletiyorum. Hıfzı Yetgin-Antalya

2 Mayıs 2010 Pazar

Araç,Gereç,Etkinlik

1 Ekim 2009 Perşembe

Newton Renk Çarkı

(Teknolojiyi kullan, öğretirken öğren),

Yıl 1970. O yıllarda şimdiki Fen ve teknoloji dersi,Fen ve Tabiat Bilgileri adıyla anılıyordu . Öğrenciler de İlgi Grupları ile Çalışma yöntemine yer vererek dersleri kendileri aktif olarak işlemekteydiler. Öğretmen de; öğrenci sunumlarından sonra eksik kalan ya da gelen sorulardan anlaşılmadığı düşünülen konular olduğunda küme çalışması sonunda o konuya değinirdi.
Küme konusunu aktardı. Ünite konuları arasında Newton Çarkı da vardı. Konuyu hazırlayan öğrenci (ders kitabını esas alarak) yaklaşık olarak : Öğretmenim “… Işık, prizmadan geçirildiğinde yedi renk gözlenir. Dönen bir çarkın üzerine renkler uygun şekilde yerleştirildiğinde çark belli bir hızla döndürülürse bu yedi rengi beyaz olarak algılar ve öyle görürüz. Bunları Newton söylemiş ve ispat etmiştir.” Şeklinde bir sunum yaptı.
Sınıfın bir üyesi olarak derse –dinleyerek- katılıyordu. Öğrencisi anlatırken, içinden ; ‘’Tamam anladım da? Hadi açık mavi, açık pembe vb. renkler beyaz gibi görünebilir. Ama ya bu kırmızı, mavi, mor nasıl beyaz görünür?’’ diye geçirdi. Sınıfa bir göz attı. Herkesin gözünden: “beyaz olur” sözüne “Hadi canım sende?” itirazlarının geldiğini okudu. Birden konuyu aktaran öğrencisine destek olmak ihtiyacı hissetti. Konuya:
—Ne olurmuş? Sorusu ile girdi.
— Beyaz olurmuş, öğretmenim!
—Nereden biliyorsunuz?
Öğrenciler şaşkın:
— Eee! Sen dedin, öğretmenim.
— Başka?
— Newton dedi.
— Başka?
— Hatice dedi.
— Başka?
— Kitap da yazıyor.
— Aferin.
— Demek ki ne olurmuş?
—Beyaz olurmuş, öğretmenim! (Bu ses koro halinde geldi).
Ders bitti, huzursuz. Bu renkler gerçekten beyaz olur mu? Diye kendi kendisi ile tartıştı. Tamam, açık renkler olabilir canım da ya koyular kırmızı yeşil nasıl beyaz görünür diyordu. O güne kadar ne ilkokul öğretmeni; ne ortaokuldaki öğretmenleri ne de öğretmen okulunda bu konunun deneyini yapmamışlardı. Ona da öğretmenleri onun şimdi yaptığı gibi, Newton beyaz olduğunu kanıtlamış demişlerdi. Ama bu söylem tereddütlerini giderememişti. Bu kuşku öğrencilerinde de vardı. Hem kendi kuşkusunu hem de öğrencilerinin kuşkusunu gidermeliydi. Ama 1970 yılı koşullarında Newton çarkını deney veya gözlem yoluyla öğrencilerine anlatabileceği araç ve gereci yoktu. Ya da onu ispatlayacak bir düzenek aklına gelmiyordu.
—Beyaz olur, dedi. O günlük, orada bıraktı.
Aradan birkaç gün geçti. Hafta sonu, komşu köylerden birinin düğüne okudular (davet ettiler). Olur, dedi. Hediyesini aldı. Yanında köylülerle vardı düğün yerine. 32 köyden iki tanesinde okul; bu iki okulda da birer öğretmen vardı. Düğüne diğer köydeki öğretmen arkadaşı da gelmişti. Selamlaşıp sohbete başladılar. 32 köyden gelen tüm konuklar neredeyse düğünü bırakmış, iki öğretmenin sohbetine dalmışlardı. Herkes bu iki öğretmenle ilgili iken düğüne gelen tüm çocuklar da köylülerden birisi ile (Horhorcu Recep) ilgiliydiler. Recep’in elinde, içinden ip çıkan bir ceviz ve üzerindeki tek kanat pervaneye benzer bir oyuncak vardı. İpi çekip bıraktıkça, pervane bir sağa bir sola hızla dönüyor; dönerken de hooooor hooor diye bir ses çıkarıyordu.
Beyninde yüzlerce sinir ucu birbirleriyle iletişim kurdu. Bunu Newton çarkı olarak kullanabilirdi. Yanındakilerden özür diledi. Hızlıca ayağa kalktı. Horhorcunun yanına vardı. Recep’i kısaca övdü. İncelemek için bir horhor istedi. Oracıkta dikkatlice inceledi. Aradığı, düşünüp düşünüp çıkış yolu bulamadığı; kendisine gerekli olan teknolojik araç en gerekli olduğu zamanda, bir dağ köyünde karşısına çıkmıştı.

Horhorcuya;
—Satsana bana da bir tane!
Horhorcu şaşkın ve biraz da önemsendiğinin farkında.... Tüm konukların gözü de üzerlerinde:
—Ne yapacan, öğretmen?
—Gerekli usta ! Ver bir tane de bana ver.
—Valla! Öğretmenler çocuklarla uğraşa çığrışa çocuk olur derlerdi. Baak doğruymuş!
— Uzatma, kaç liraysa söyle bir tane ver. Recep cebinden iki horhor çıkardı.
— Yaa bu Güzelkaya’nın öğretmeni iyi adam be! Diyerek verdi. Israr fayda etmedi. Para falan da almadı. Osman öğretmen de meraklandı.
— Ne işe yarayacak bu? Diye sordu.
— Newton çarkı olacak; onu anlatacağım çocuklara.
— Harikasın! Denedikten sonra benimle de paylaş.
— Hay hay öğretmenim! Elbette.
O gün, akşam zor oldu. Gün bitmek bilmedi. Güneş batana kadar, düğün sahibine ve düğüne birlikte gittiği arkadaşlarına ayıp olur düşüncesi ile düğün evinden ayrılamadı. Güneş Akkaya’nın arkasına dolanınca, düğün sahiplerine hem kendi hem de köylüleri adına:
—Hayırlı olsun! Mesut yaşasınlar! Dileğinde bulundu. Ve:
—Bize izin, dedi.
Osman öğretmenle de karşılıklı;
—Birgün bizi de onurlandır. Bekleriz. Diye vedalaşıp, Güzelkaya yoluna dizildiler. En önde kendisi koşar adım… Köylüler:
—Öğretmen! Evde bekleyenin, köyde yol gözleyenin mi var? Bekâr adamsın. Ağırdan al Allah aşkına!
Takılmalarına cevap vermedi. Horhoru nasıl Newton çarkına dönüştürecek onu tasarlıyordu.

—İyi geceler öğretmen! Seslenişleri ile iki saatlik yolu doksan dakikada bitirerek köye geldiklerini anladı. Tüm yol arkadaşlarının ayrı ayrı ellerini sıktı.
—İyi geceler! Diledi.
Birkaç köylünün eve konuk olarak davet etmelerini de teşekkür ederek kabul etmedi. Kestane ağacından; hiç metal çivi kullanılmadan, geçmeli olarak yapılmış ve kendisine tahsis edilmiş; tek odalı, petrol lambalı, gazocaklı evine geldi. Karanlığı, “muhtar çakmağı’’ ile aydınlatmaya çalıştı. 12 Numara şişeli petrol lambasını buldu; ıslattığı bezle iyice sildi, kuruladı ve yaktı. Köylülerin kendisine hediye ettikleri açılır-kapanır, ağaç sandalyesine minderini yerleştirdi. Yine kestane ağacından yapılmış masasının biraz yükseğindeki -tahta duvardaki- ağaç çiviye lambayı astı. İspirtoyu gövdesindeki minik çanağına dökerek gazocağını yaktı. Çaydanlığı üzerine koydu. Horhorun ipini çekip bıraktıkça bir sağa bir sola dönüşünü büyük bir keyif içinde izledi. Horhoru inceledi. İrice bir cevizin enlemesine ortasından aşağıya doğru 4mm.lik bir delik ile bu 4 mm’lik delik ile dik açı oluşturacak şekilde 2 mm.lik bir delik daha delindiğini, 4mm’lik deliğe pervanenin delik kalınlığındaki çubuğunun takıldığını, bu çubuğa da yan delikten gelen ipin bağlandığını gördü. Halkın yaratıcılığı umudunu artırdı.

Birinci hamur beyaz kâğıdın çok zor bulunduğu günlerdi. Kitaplarına baktı. Kıyamazdı ama beyaz kâğıt gerekliydi. Öğretmen okulunda okudukları sosyoloji kitabının arka kapağı en beyaz olanıydı. Eline aldı; birkaç kez evirdi, çevirdi. ‘’Yaralı portakal’’ hikâyesi geldi aklına. Kıyamadı, kitabı elinden bıraktı. Bir süre gazocağı ve çay ile ilgilendi. Ama keşfetme isteği içini kemiriyordu. ‘’Sosyoloji kitabım seni ciltleyeceğim’’ Sözünü verdi. Bu diyalog hoşuna gitti. Kitabında mutlu olacağını düşündü. Hatta şöyle algıladı. Sosyoloji kitabı: ‘’Hadi başla!’’ diyordu. Başladı. Kitabın arka kapağını özenle kesti. Pergel ile dairesini çizdi. İletki (açıölçer)yi kullanarak renklerin dilimlerini belirledi. Çok önceden gazoz kapakları içine kendi hazırladığı suluboyalarını çıkardı. Atın kuyruğundan yaptığı fırçalar ile çarkı renklerine boyadı. Doğal olarak kurumasını bekleyemedi. Petrol lambası ısısından yararlanarak kuruttu. Hafif buruşmayı gidermek içinde kömür ütüsünü gazocağında ısıtarak, boyadığı kartonu iki kâğıt arasında ütüledi. Tutkal ile horhorun (ceviz çark) üzerindeki pervaneye yapıştırdı. Bir süre kurumasını bekledi.

Ama dakikalar geçmek, tutkal da kurumak bilmiyordu. Yelkenli marka küçük yuvarlak aynayı masaya yerleştirdi. Horhorun ipini çekip bırakarak kısa bir deneme yaptı. Hızlandırmaya başladı. Çarkın hızı artıp beyaza yakın rengi yakaladığı anda kalbi duracak gibi oldu. Hiç kilitlemediği oda kapısını o gece kilitledi. Bu renk algısını sanki Newton değil de kendisi icat etmiş gibi sabaha kadar uyuyamadı.

O gecenin sabahında, güneşin sandığından daha parlak doğduğunu gözledi.Tıraşını oldu. Sarı bakır musluk taktırdığı tenekedeki su ile elini yüzünü yıkadı. Koşar adım okula gitti. O güne kadar hep öğrenciler önce gelir, kendisi sonra giderdi. O gün öğrencilerini o karşıladı:
—Günaydın Ramazan! Hoş geldin!
—Hatice günaydın! Hoş geldin! Diye hepsini selamladı. Daha sonra sıra olup andımızı okudular. Sınıfa girdiklerinde kısaca Dünyadan, ülkeden, köyden günlük olayları konuştular.
İçi içine sığmıyordu:
—Çocuklar geçen gün Newton çarkı üzerinde konuşmuştuk.
—Eveeeet öğretmenim!
— Peki, Newton ne demişti, kim tekrarlayacak bize? Bir iki parmak havaya kalktı, birisi Ramazan.
— Ramazan söyle bakalım!
—Öğretmenim “… Işık, prizmadan geçirildiğinde yedi renk gözlenir. Dönen bir çarkın üzerine renkler uygun şekilde yerleştirildiğinde çark belli bir hızla döndürülürse bu yedi rengi beyaz olarak algılar ve öyle görürüz. Bunları Newton söylemiş ve ispat etmiştir.”
—Ama siz pek inanmamıştınız değil mi? Ben de öyle diyemedi. Sınıfta gülüşmeler oldu.
—Peki, herkes arkasına yaslansın bakalım!
Meraklı gözler eşliğinde, masanın üzerindeki torbadan gece hazırladığı ceviz çarkı çıkardı. Çarktaki renkleri izletti. Tek tek renklerin adlarını sordu. Cevaplarını aldı. Ve çarkı döndürmeye başladı. Beyaza yakın rengi yakaladıklarında tüm öğrencilerinin gözlerinin yuvalarından fırlayacakmış gibi olduklarını gördü. Sanki öğretmenleri sihirbazlık yapıyordu. İzledikçe, bir daha öğretmenim, bir daha diye talepler yükselmeye başladı. Bir daha, bir daha… Birkaç kez daha hep birlikte denediler. Eğitim çalışmalarında araç kullanmanın değerini ve teknolojinin kıymetini o gün keşfetti. Yeni öğrenmelere yelken açabilmenin çok önemli bir sırrına ermişti. O günün teknolojisi horhoru Newton çarkı olarak kullanabilmekti. Ama bugün, o konuda sınırsız ve uçsuz bucaksız okyanuslar var elimizde. Bilgisayar var. İnternet var. Ne olur teknoloji kullanmanın cimrisi olmasın öğretmenlerim.

30 Eylül 2009 Çarşamba


31 Temmuz 2009 Cuma

NÜFUS İDARESİNDE MEMUR OLSANIZ…

NÜFUS İDARESİNDE MEMUR OLSANIZ…

Yetginhoca müfettiş olarak çalışmaktadır. Öğretmenlerin kendilerini yenilemelerini önemsemektedir. Yaptığı her toplantıda bu hususa vurgu yapmakta ve çoğu zaman sözlerini; ” Sözgelimi nüfus idaresinde memur olsanız kendinizi çok da fazla geliştirmek zorunda hissetmeyebilirsiniz” diyerek bitirmektedir. Nüfus İşleri Genel Müdürlüğünce yapılmış olan MERNİS projesi hakkında bilgi sahibi değildir. TC kimlik numarası yazılı olmayan nüfus cüzdanlarının değiştirilmesi zorunluluğu da yeni getirilmiştir. 2002 yılının On Nisan günü sabahı teftiş bürosunun bulunduğu Antalya Valilik binasına girerken, polis memurları kimlik yoklaması yapmaktadırlar. Yetginhocada her sorumlu yurttaş gibi nüfus cüzdanını polis memuruna uzatır. Nüfus cüzdanına bakan polis memuru:
—Beyefendi TC kimlik numaranız yazılmamış der.
Yetginhoca, nüfus idaresindeki memurların nüfus cüzdanı bilgilerini yanlış doldurdukları Hüseyin adının “ Seyin” Rıza adının “Irza” vb. şekillerde yazıldığı konusunda sayısız anı dinlemiş birisidir. Polis memuruna hitaben:
—Ne yapabilirim adamlar yazmamış der. Polis memurundan:
—Nüfus cüzdanınızı değiştirmeniz gerekiyor. Uyarısının gelmesi üzerine, kendi kendisine sesli düşünmeye; “…haydi bakalım muhtardan ilmühaber alacak, Kastamonu/Araç Nüfus idaresinden kayıt örneği getirteceksin, bu işleri de hem Araç hem de Antalya’da takip edeceksin. Hemen başlarsan üç aya kadar belki bitirebilirsin. Diye söylene söylene yinede yapılması gerekenleri tam olarak öğrenmek üzere Nüfus İl Müdürüne gider.
—Hıfzı Yetgin Antalya Eğitim Müfettişi diye kendisini tanıtır ve kısaca sorununu anlatır. Nasıl bir yol izlemesi gerektiğini sorar. Nüfus İl Müdürü;
— Hoş geldiniz! Buyurun oturun, der.
—Müdür bey teşekkür ederim, oturmayayım vaktinizi de almak istemiyorum. Sorumun cevabını alıp gideyim. Müdür:
—Hocam buyurun oturun hem size bir şeyler ikram edeyim diye ısrar edince,
—Zamanınızı almak istemiyorum teşekkür ederim. Müdür,
— Eski nüfus cüzdanınız ile İki fotoğraf ve 2 Lira veriniz der. Nüfus idaresi hakkında farklı paradigmaya (değerler dizisi) sahip… İstenenlere bir anlam verememekle birlikte söyleneni yapar. İstediklerini müdüre verirken, müdür de zile basmış gelen memura;
— Müfettiş beyin nüfus cüzdanı için. Deyip, aldıklarını memura vermiş ve Yetginhoca’ya da buyurun oturun demiş bu arada emrivaki yapıp çayını da söylemiştir. Önce çaylar ve henüz içmeye başladıkları sırada da ; TC kimlik numarası yazılı yeni nüfus cüzdanı gelince, Yetginhoca şaşkın bir şekilde;
— Müdür bey, ilmühaber (yer, hal, medeni durumu ve benzerini gösteren resmi belge, hal kâğıdı), kayıt örneği falan gibi sözcükleri tekrarlarken, il müdürü kurumu ile gururlanarak
— Teknoloji Müfettiş Bey, teknoloji! Sözcüklerini kullandığında Hıfzı Yetgin’in kulaklarında; ”… Sözgelimi nüfus idaresinde memur olsanız, kendinizi çok da fazla geliştirmek zorunda hissetmeyebilirsiniz” sözleri uğuldamaya başlamıştır. Biraz mahcup Nüfus Müdürüne; geçmişte yaptığı konuşmaları özetle anlatıp, özür dileyip, teşekkür ederek yeni nüfus cüzdanı ile oradan ayrılırken nüfus idaresi ile ilgili paradigması da değişmiştir.
11.07.2009

YETGİNHOCA

YETGİNHOCA
Yıl 1969 Yeniortam gazetesi vardı o yıllarda. Emil Galip Sandalcı orada yazardı. İlçede tek gazete bayisi vardı. Öğretmen de aylık abone olmuştu. Her ayın ilk Cumartesi günü köy öğretmenlerinin maaşlarını alabilmeleri ve duyuruların iletilebilmesi için öğretmenler toplantısı yapılırdı. Toplantı sabah saat: 9.00 da başlar, kısa bir konuşma ve duyuruların iletilmesinden sonra biterdi.
Öğretmen bir ay boyunca birikmiş gazeteleri köye götürürdü. Köyde çoğu zaman domino oynanıp radyo dinlenilen bir kahve vardı. Kahvede de gazyağı ile yanan kuvvetli ışık veren lüks lambası vardı. Her gün köylülere lüks lambası ışığında geçmiş aya ait gazetenin iki sayısının önemli haberlerini okurdu. Sadece gazete dinlemek için epeyce köylü kahveye gelirdi. Gazete ve sohbet bitince iddialı domino bazen de iki kişinin ustalık yaptığı 6 kol iskambil oynanırdı.
Böyle bir akşam sohbeti sonrasında köylülerden birisi,
—Öğretmen! Sana ‘Öğretmen’ deyip geçiyoruz.
— Ne demek istersiniz?
—Yok, yok adın zor senin. Geçen cuma Cumayanı pazarına gittim. Orada senin adını sordular diyemedim. Soyadını bildim. Adına da ‘’Yetgin Hoca deriz biz’’ dedim.
— Neden? Adımı kaç kere söyledim size.
— Sen dedin de… Ben yine diyemedim adını. Adın biraz el (yabancı).
— Adım H. Y.
— İşte diyemedim. Ama soyadın kolay. Adına da yetginhoca dedik mi oda kolay.
—Ama adım Hıfzı Yetgin
Ertesi gün her gören,
—Merhaba … Hoca. Günaydın … Hoca. Öğretmen adın da kolaymış.
Demeye başladı. Öğretmen de sakınca görmedi. Bir süre sonra adı da soyadı da … Hoca oldu.

STATÜKOYU (VAR OLAN DURUMU) TERK ETMEK ZOR İŞMİŞ MEĞER.

STATÜKOYU (VAR OLAN DURUMU) TERK ETMEK ZOR İŞMİŞ MEĞER.

Köy içinde gezici öğretmenlik günlerinde okul nöbeti olan ev öğretmene öğlen yemeğini de hazırlardı. İlk başta öğretmen çok itiraz etmiş kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemişti. Ama ilk gün okul nöbeti olan ev:
—Öğretmen! Belki sen bizim yediğimizden yemezsin. Ama onca hazırlık yaptık. Valla tenezzül etmezsen güceniriz. Köylü bizi kınar.
Deyince kabul etti öğretmen. Çok emek verilmiş, lezzeti tartışılmaz yemekler hazırlanmıştı.
—Teşekkür ederim. Yengenin de ellerine sağlık dedi. Artık üç ay boyunca yıkılması zor bir geleneğinde başlamasına yol açtığını ertesi günü anladı. İkinci günkü ev sahibi de;
— Öğretmen sofra hazır! Dediğinde…
— Hayır hayır. Artık kendi başımın çaresine bakmalıyım.
Dedi demesine ama… İkinci evin sahibi de;
—Öğretmen, Muhammed’in yemeğini beğenmiş, bizim yemeği beğenmemiş, demez mi konu komşu?
Diye söyleyince gelenek başladı artık. Üç ay boyunca bu hep böyle devam etti. Her ev sahibi hiç erinmeden (yakınmadan), her gün yiyecek olarak kıymetli neleri varsa öğretmenle paylaştılar.
Geçici okul binasına taşındıkları günün ertesi öğlen saati geldiğinde, öğretmen köyde öğlen yemeğinin ciddi sorun olduğunu hissetti. İçinden ‘’Ne rahatmış benim için’’ diye geçirdi. Sonra böyle düşündüğü için kendisinden utandı. ‘’Ama demek ki; değişime direnmek, var olan durumu korumaya çalışmak, birazda çıkarcılıktanmış’’ diye düşündü. Bir yandan da biliyordu ki, köyde hangi evin kapısını çalsa ona severek en iyi ikramlarını yapmaya, ya da evlerinde ne varsa yedirmeye çalışırlardı. Ama bunu asla yapmazdı. Gaz ocağını yaktı. Çayı demledi. Ne olur ne olmaz diye aldığı bisküvi kutusundan çıkardıklarıyla bastırdı açlığını. Diğer günler hazırlıklıydı artık.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes