10 Ağustos 2011 Çarşamba

HEPSİ BİZİM SAYILIR

Vaktin birisinde bir köy okulunu teftişe gittik. İkram kabul etmiyoruz. Öğlen oldu. Müdür ve öğretmen arkadaşlar birlikte yemek yemeği önerdiler. Israr faslından sonra teşekkür ederek kabul etmedik. Onlar gitti. Bir kaç dakika sonra birkaç haftalığına o köyde konaklamış olan esmer yurttaşlarımızdan birisi geldi. Çok kararlı ve hiçbir mazeret kabul etmeyen bir tavır içinde bizi çadıra yemeğe davet etti. Grup başkanımız tecrübeli bir meslektaşımızdı. Esmer yurttaşı hafiften bir sorguya çekti.
- Ne var yemekte?
- Hindi haşlama ve beyaz pilav (pirinç)
- Ya her hafta bir yerdesiniz. Hindiyi nasıl besliyorsunuz ? deyince esmer yurttaş pencereden dışarı bakarak eliylede köyde yayılan bir hindi sürüsünü göstererek ;
-Efendi abi şu gördüğün sürülerin hepsi bizim sayılır. Hadi buyur. Bizim başkan;
- Ya sizin mi? sizin sayılır mı ? deyince esmer yurttaşımız;
- Abe efendi abi; bu abeler yetiştiriyor. lüzum değil ki dedi.

1 Mayıs 2011 Pazar

23 NİSAN 1974 GÜNLÜ BİR SERGİ BİLGİLENDİRME YAZISI

1973-1974 Öğretim yılında çalışkanlık ve öğretme aşkı dolu bir insan Döndü İlbars'la birlikte çalıştık.Resim-iş derslerinde öğrencilerimizin yaptıkları ve onlar çalışırken onlarla birlikte bizim de yaptıklarımızdan ortaya epey güzel iş çıkmıştı.Teftişimize gelen saygı ile andığım Sayın Mustafa Yüksel ve Çok geniş ufukları olan ve ülkemizin değerlendiremediği değerlerinden olduğunu düşündüğüm İlçe kaymakamımız Sayın Sudi Kocaimamoğlu'nun öneri ve yüreklendirmeleri sonucu dağ köyündeki bir ilkokulun çalışmaları 23 Nisan 1974 günü İlçe merkezinde sergilenmişti.İşte o sergi öncesi Döndü öğretmenle birlikte o günkü birikimimizle kaleme aldığımız sergi bilgilendirme yazısı geçti elime. Birden O günlere gidiverdim. Döndü Öğretmeni bilgilendirmek ve onayını almak istedim. Ulaşmam mümkün olmadı. Yazı ve çalışmanın O günün öğretmeninin duruş ve yaklaşımını da hissettirdiğini düşünüyorum. Bu vesile ile şimdi nerelerdedir bilmiyorum.Döndü İlbars öğretmenime de selam ve saygı iletiyor, sağlıklar diliyorum. Hıfzı Yetgin
işte Bilgilendirme yazımız.

"HALKIMIZA;
Bir ulusun halk tabakalarında yaşayan gelenek, görenek, el s an atları ve folklor ürünleri o toplumun belleğindeki kültür yapısını bulup ortaya çıka¬rır. Bize o coğrafyanın değerler toplamını ve halkını tanıtır.
Anadolu’nun köyünde, kentinle her yöresinde genç kız gözünü açıp çevresinde bıyıkları henüz terlemiş delikanlıları gördü mü çabaya düşer, çeyizini ha¬zırlar. Ya tezgahtadır halı-Kilim dokur, ya gergefin başına geçer göz nuru döker. Renkler ibrişim olur bükülür. Sonra da şekil olur yazmaya, cembere, çevreye, kola¬na, peşkire dökülür. Kimi püskül olur, demet, demet saçılır. Kimi oya olur bir iğnenin uçunda büklüm, büklüm açılır . Her düğün biz hüner yarışı, bir renk cüm¬büşüdür. Gelin evi, gerdek evi; halılar, kilimler, çoraplar, keseler, oyalarla düzenlenir. Çevrenin görüsüne sergilenir. Renge desene susamışların susuzlukları burada giderilir. Bıyığı henüz terlemiş delikanlılarda boş durmaz. Onlarında vardır yapacakları. Bu gelenek Anadolu’da el sanatlarını ayakta tutmuş, yöresel biçimler kazandırmıştır. Ancak son yılların hızlı gelişimi, toplumdaki sınıf farklarının belirginleşmesi, karın doyurmanın güçleşmesi, köylerin şehire akını ve benzeri etmenler sabır ve emek isteyen el sanatlarını hırpalamış, kıyıya itip unutuluş yo¬luna bırakmıştır.
El işlerinin yok olmasına gönlümüz razı değil. Bu sanata güç vermek, yitip yok olmasını önlemek zorundayız. Aydın kesim kendisine düşen ödevi yapmak halkın yaratıcılığına dayanan, bu sanatı geliştirip halkın gelenek ve göreneklerinden kopmadan ondan aldıklarını yeni bir anlayışla yine ona gö¬türmelidir. Halk içinde yaşayan sanatların halkın eğitiminde etken bir eğitim aracı olduğu, gerçeği gözden ırak bulundurulmamalıdır. Bu erekle elveriş¬siz koşullar altındaki çalışmalarımız sonucunda bu sergiyi hazırladık. Ortaya koy¬duklarımızın çok güzel yada çok başarılı olduğu savlamasında değiliz. Olanak¬larımız oranında üstteki erek çemberi içinde öğrencilerimizle birlikte çalıştık. Serginin hazırlanışına, yakın ilgi ve anlayışlarından dolayı İlçe kaymakamımız Sudi Kocaimamoğlu"na teşekkürü borç biliriz. 23 Nisan 1974

Güzelyayla Öğretmenleri
Döndü İlbars-Hıfzı Yetgin"

23 Aralık 2010 Perşembe

Serbest Çalışma adında bir dersimiz vardı.

En çok sevdiğim ders çarşamba günleri öğleden sonra 2 saat yaptığımız serbest çalışma dersiydi. Öğretmenim Sadık Dörtbölük de dersi, dersin adına uygun işletirdi. Bizi özgür bırakırdı. Okulun alt tarafında küçük bir akar su vardı. Oradan aldığım çamurlarla bir öğretim yılı içinde neredeyse köyde herkesi temsil eden yüzden fazla heykel yapmıştım. Evimizin zemin katında avlu diye bir bölüm vardı. Orada sergen diye tabir edilen uzunca bir rafa dizili durarlardı. Eve gelen komşularımızda sorarlardı: " şindi ben hangısıyın gayr

ii" bu heykellerin hepsi çıkan bir yangında evimizle birlikte yandı. O günden sonra elime çamurda alamadım. Heykelde yapamadım

22 Aralık 2010 Çarşamba

LİDERLİK ÇALIŞTAYI MERSİNDE YAPILDI

13-17 Aralık 2010 tarihleri arasında yapılan bu çalıştayın; Ülkemiz eğitim tarihi açısından önemli bir çalışma olarak anılacağını düşünüyorum.Düzenleyenleri kutluyorum.
İşin ilkgünden buyana bürokratik kısmını bilemem beni 1. derecede eğitimsel boyutu ilgilendiriyor.İşin bu yanı ile ilgili gördüğümüz kişiler olarak da en başta Adnan YAZGI hocam ve Levent Sağıroğlu bey ve tabi önceki eğitimlerdeki katkılarından dolayı da Harun hoca olmak üzere emeği geçenlere de hürmet ediyor,onları elleri öpülecek kişiler olarak değerlendiriyorum. Yüze yakın inançlı ve kararlı liderler grubu ülkenin temel meselesi olarak tespit edilen; eğitimde teknoloji kullanımı ve bunun yaygınlaştırılıp geliştirilmesi konusunda tam 9 grupta emek harcadılar ,tartıştılar, görüşler ortaya koydular. Katılımcıların hepsinede saygı iletiyorum.
Seminerin değerlendirilmesi olarak da; 1. gün Değerli, Mersin İl Milli Eğitim Müdürü'nün konuşmaları etkileyici ve öğreticiydi. Özellikle açık okul projesi beynimizde iz bıraktı. Eğitim Teknolojileri Genel Müdür Yardımcımız'ın risk alma konusundaki yaşanmış örnek olayları ders niteliğindeydi. Geldiği yeri hakederek gelmiş olduğu kendisine güveninden ve konuşmalarındaki rahat hitabetinden anlaşılıyordu. Hele Fatih projesini anlatırken kendimi bir an hayalmi görüyorum, rüyada mıyım diye çimdiklemeden edemedim. Bu projeye pahalı ve maliyeti yüksek diye karşı çıkışlar duyuyorum. Sayın Genel Müdür Yardımcısını dinlerken projeye karşı çıkanlara " Eğitimin maliyetini yüksek buluyorsanız, cehaletin faturasını hesaplamanız mümkün olmaz " demek istiyorum. Tabi Çalıştayın tek lider kişisi, öğretmen duruşu, çalışkanlığı, sabrı, dobralığı ve yerine göre "bu da benim kusurumdur" demek sureti ile dile getirdiği yüksek öz güveni ile Sayın Adnan YAZGI hocamdı." alet kullanan toplum" tespiti, "Ken Robinson'la bizi tanıştırması,"bilginin kontrolü ile ilgili söyledikleri" Çalıştayı baştan sona kurgusu, ekiplerin sevk ve idaresi ve ekiplerin kendi kendi,lerine çalışmalarını sağlaması,özetle Hem konuşmaları ve hemde zaman zaman izlettiği videolarla düşünürken öğrenmemizi, öğrendiklerimizi de içselleştirmemizi sağladı. Sayın Levent SAĞIROĞLU hoca'yı Ankara’daki ilk kursta çok kısa dinlemiştim. Ve yasak savma babından konuştu diye değerlendirmiştim. Bu çalıştay da oda klasını konuşturdu. "gözlerinizi kapatınız ve bana bir ev resmi çiziniz" etkinliği,"nobel alan kişi örneği","ilk adımı attırabilirseniz peşi gelir" tespiti," etkili soru sorma becerisi" üzerine söyledikleri kelimenin tam anlamı harikaydı. Hele şu "horon oynamayı öğretme" örneği çok müthişti. Orada bu örneğine teşekkür edemeden ayrıldığını öğrendim. Teşekkürler Levent hocam. İzmir bu çalıştayın önemli ekibi idi. Bu ekibi tanımamızı sağlaması bile Adnan hocamın eğitimci öngörüsü hakkındaki doğru yargılarımızı pekiştirdi. Evet İzmiri o gün çok içten alkışladım. Tebrikler İzmir liderleri.Tebrikler hepinize de Hülya Mahmutoğlu öğretmenim emeğinizi lider arkadaşlarınız anlattı. Bizde tanık olduk. Teşekkürler. Bu yönde; Hatay, Mersin, Trabzon ekiplerinin de çalışmalar yaptıklarını öğrendik. Ankara koordinatörü Pervin öğretmen sessiz duranlardandı ama çalıştayın sessiz arıları olarak değerlendirildi.Mersin temsilcisi yol arkadaşımızda bu kategoride değerlendirildi.Tüm Gruplar çok özverili çalıştılar. Hepsini de kutluyorum. Tüm Grupların sunumları da yapılan tanıma uygun oldu. Tabii bu arada 9. Grup. Benim grubum başta değerli başkanımız Fehimdar ÇİFTÇİ hocam olmak üzere, Sivas temsilcisi Adem Yıldırım hocam, Şanlıurfa temsilcisi Turgut Karadağ hocam, Kars temsilcisi Murat Kurşun hocam, çanakkale temsilcisi Murat Erdem hocam, Samsun'dan gelen değerli hocam çok katkı sağladılar. Herbirisini ayrı ayrı yakından tanımış olmak bana onur verdi. Fehimdar hocamın birikimi bizlere de yansıdı. Bektaş Gülnar hocam, Isparta temsilcisi Tülay Ateş hocam, Erzurumdan gelen Serkan Karaaslan hocam, Tokat'tan gelen Ahmet Tutar hocam, Artvinli Fatih hocam, Bursanın değerli temsilcisi lider müdürüm Alaattin Sarı. Çalıştay dönüşü aynı otobüste Alanya'ya kadar birlikte yolculuk ettiğimiz ve sohbetlerimizle çok şey öğrendiğim Değerli lider İsmail Saracoğlu, Değerli Hemşerim ve meslektaşım Doğan Malakoğlu her zamanki aktif duruşu ile dikkat çekti.Kastamonu temsilcisi Kenan Özdemir'in sunumdaki perfomansı diğer sunuları yapan arkadaşlarımız gibi beğenildi.Adana'nın değerli Başkanı Ömer Şimşek bey'in ve Kütahyadan gelen Ahmet Göç hocamın duruşları temsil yetenekleri, ve mütevazililikleri her türlü taktirin üzerinde idi. Katkı sağlayan tüm çalıştay katılımcıları iyiki varsınız. Bu arada Mersin'in değerli Eğitim Müfettişleri başkanını ziyaretimle tanıdım. Nezaket birikim ve kendine güveni yansıtıyordu. İlgisi için teşekkür ediyorum.
Mersin Hizmet-İçi Eğitim Enstitüsünün mutfak ve yemekhanede görevli tüm personel için; bu kadar özverili, güler yüzlü ve işini benimsemiş insan az bulunur hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Hizmet-İçi eğitimin değerli yöneticileri için de: acaba sabah kahvaltısı dışında da zaman zaman gruplar çalışırken yemekhane de veya TV. izlerken lobide çay içilmesini, sağlayabilirler mi,
Zaman zaman internet krizi yaşandı. Elbette dışımızdaki etkenlerden kaynaklanmıştır. Ama acaba başka önlemler alınabilir mi. Diye geçti içimden.
Çok uzattım. Saygı iletiyorum. Hıfzı Yetgin

12 Aralık 2010 Pazar

7 Haziran 2010 Pazartesi

ÖNEMSERSEK-ÖNEMSENİRİZ

Eğitim Müfettişi Değerli Meslektaşlarım,
Son yıllarda tam anlamıyla bir dibe vurdurulmuşluk, sözü fazla dikkate alınmaz oldurulmuşluk süreci yaşanırken, sürecin başlangıcından itibaren bu mesleğin mensuplarıda süreci tersine nasıl çevirebilirizin çabası içerisine girdiler. Bireysel çabalarda çoktu. Örgütlü çabalarda çoktu. Ama sonucu örgütlü çaba belirledi. Süreç uzadıkça, verilen sözler sahiplerince yerine getirilmedikçe hoşgörüyü ıskalayan tavır ve davranışlar içerisinde olanlarımız da oldu. Ama bu meslek 150 yıllık geçmişi olan birikimi deneyimi olan insanların çoğunlukta olduğu bir meslek grubu idi . 1980 yılına kadar her siyasi partinin içerisinde bu mesleğin mensuplarından birkaç tane milletvekili olurdu. Şimdi uzunca bir zamandan sonra dibe vurmuşluktan kurtulabilmenin, çaresizliği aşmanın mümkün olabileceğini gördük. Şu an elde edilen sonuç çok önemli, ancak; İzlediğim kadarı ile geldiğimiz noktayı amaç olarak kabullenen, var olanla yetinelim diyen meslektaşlarımız da yok. En temel çerçevede bu tespitleri yaptıktan sonra;
1-Son yıllarda yürütülen tüm çabalar mesleğin sahiplenilmesi konusunda meslek bilincimizi geliştirmiştir. Dışımızda olanlara da bu çabaların olumlu yansımaları hissettirilmiştir. Son yıllarda Ulusal konularda bile birlik sağlanamazken TBMM'nin ittifakı sağlanmıştır. Bu da çok önemsenmelidir.
2-Şu son yasa ,"orası eksiktir", " burası unutulmuştur " ama; müfettişimsilikten müfettişliğe geçişi sağlamıştır. Bu kazanım önemlidir. Hariç yazıları sildirilmiştir. Adımız yaptığımız işle uyumlu duruma getirilmiş ve müfettiş unvanlıların yazıldığı yere nakledilmiştir. Bunların önemi yok diyen olursa şu ana kadar verilen mücadelelere, destek sağlayanlara, emek harcayanlara, mücadele edenlere haksızlık edilmiş olur. Kazanım önemlidir.
3-Tek tek çaba gösteren her arkadaşın adını sıralamak bilemediğimiz, duyamadığımız yüzlerce meslektaşımıza haksızlık olabilir. Ama herkesin kendi bildiğine teşekkür etmesinde de bir sakınca görülmemelidir. Hiç olmazsa teşekkür konusunda cimri olunmamalıdır. bu cümleden olarak başta, proaktif bir yönetim anlayışı sergileyen TEMSEN'in değerli yöneticilerine,Yargı süreçleri ile katkı sağlayan meslektaşlarıma, İstanbul'un Değerli Başkanına, gazete ve televizyonlarda konuyu Türkiye kamuoyuna anlatan değerli meslektaşlarımız olmak üzere emeği geçen tüm meslektaşlarımıza teşekkür edilmelidir. Önemsersek önemseniriz.
4-Bu süreci ve gelinen noktayı çok iyi tahlil eden ve bölünmüşlüğün giderilmesi yönünde çağırılar yapan değerli meslektaşlarımız oldu. Bu değerlendirmeler yeni bir süreci başlatmalı, güçler yeniden birleştirilmeli ve iki üç parçalılık giderilmelidir.
5- Çalışmalara ara vermeksizin,Öncelikle sayın Taşar olmak üzere Mecliste tek milletvekili olan parti bile dışlanmadan Sendikamızca tamamı ayrı ayrı ziyaret edilmeli, bu ziyaretlerde diğer taleplerimizle ilgili olarakda bilgilendirme notları bırakılmalıdır.
6- Sayın Bakan bilgilendirildikten sonra, Sayın Meclis Başkanı, Sayın Başbakan, Sayın Maliye Bakanı ve Komisyon Başkanı Sayın Sağlam sırası ile ziyaret edilmeli, Uygun görmeleri halinde Sayın İlköğretim Genel Müdürünün de katılımı ile MEB üst düzey bürokratları da ihmal edilmemelidir.
6- Basın unutulmamalıdır. Hakkımızda olumlu görüşleri olan ve zaman zaman meslektaşlarımızı ağırlayan görsel ve yazılı medya mensuplarına mutlaka teşekkür edilmelidir.
7- Sloganımız yine aynı; ayrıcalık değil, adımızın taşındığı yerde olanlara hangi haklar tanınmışsa bizede sadece o kadarı verilsin.
Sözü uzattım. Selam ve saygı iletiyorum. Hıfzı Yetgin-Antalya

2 Mayıs 2010 Pazar

Araç,Gereç,Etkinlik

1 Ekim 2009 Perşembe

Newton Renk Çarkı

(Teknolojiyi kullan, öğretirken öğren),

Yıl 1970. O yıllarda şimdiki Fen ve teknoloji dersi,Fen ve Tabiat Bilgileri adıyla anılıyordu . Öğrenciler de İlgi Grupları ile Çalışma yöntemine yer vererek dersleri kendileri aktif olarak işlemekteydiler. Öğretmen de; öğrenci sunumlarından sonra eksik kalan ya da gelen sorulardan anlaşılmadığı düşünülen konular olduğunda küme çalışması sonunda o konuya değinirdi.
Küme konusunu aktardı. Ünite konuları arasında Newton Çarkı da vardı. Konuyu hazırlayan öğrenci (ders kitabını esas alarak) yaklaşık olarak : Öğretmenim “… Işık, prizmadan geçirildiğinde yedi renk gözlenir. Dönen bir çarkın üzerine renkler uygun şekilde yerleştirildiğinde çark belli bir hızla döndürülürse bu yedi rengi beyaz olarak algılar ve öyle görürüz. Bunları Newton söylemiş ve ispat etmiştir.” Şeklinde bir sunum yaptı.
Sınıfın bir üyesi olarak derse –dinleyerek- katılıyordu. Öğrencisi anlatırken, içinden ; ‘’Tamam anladım da? Hadi açık mavi, açık pembe vb. renkler beyaz gibi görünebilir. Ama ya bu kırmızı, mavi, mor nasıl beyaz görünür?’’ diye geçirdi. Sınıfa bir göz attı. Herkesin gözünden: “beyaz olur” sözüne “Hadi canım sende?” itirazlarının geldiğini okudu. Birden konuyu aktaran öğrencisine destek olmak ihtiyacı hissetti. Konuya:
—Ne olurmuş? Sorusu ile girdi.
— Beyaz olurmuş, öğretmenim!
—Nereden biliyorsunuz?
Öğrenciler şaşkın:
— Eee! Sen dedin, öğretmenim.
— Başka?
— Newton dedi.
— Başka?
— Hatice dedi.
— Başka?
— Kitap da yazıyor.
— Aferin.
— Demek ki ne olurmuş?
—Beyaz olurmuş, öğretmenim! (Bu ses koro halinde geldi).
Ders bitti, huzursuz. Bu renkler gerçekten beyaz olur mu? Diye kendi kendisi ile tartıştı. Tamam, açık renkler olabilir canım da ya koyular kırmızı yeşil nasıl beyaz görünür diyordu. O güne kadar ne ilkokul öğretmeni; ne ortaokuldaki öğretmenleri ne de öğretmen okulunda bu konunun deneyini yapmamışlardı. Ona da öğretmenleri onun şimdi yaptığı gibi, Newton beyaz olduğunu kanıtlamış demişlerdi. Ama bu söylem tereddütlerini giderememişti. Bu kuşku öğrencilerinde de vardı. Hem kendi kuşkusunu hem de öğrencilerinin kuşkusunu gidermeliydi. Ama 1970 yılı koşullarında Newton çarkını deney veya gözlem yoluyla öğrencilerine anlatabileceği araç ve gereci yoktu. Ya da onu ispatlayacak bir düzenek aklına gelmiyordu.
—Beyaz olur, dedi. O günlük, orada bıraktı.
Aradan birkaç gün geçti. Hafta sonu, komşu köylerden birinin düğüne okudular (davet ettiler). Olur, dedi. Hediyesini aldı. Yanında köylülerle vardı düğün yerine. 32 köyden iki tanesinde okul; bu iki okulda da birer öğretmen vardı. Düğüne diğer köydeki öğretmen arkadaşı da gelmişti. Selamlaşıp sohbete başladılar. 32 köyden gelen tüm konuklar neredeyse düğünü bırakmış, iki öğretmenin sohbetine dalmışlardı. Herkes bu iki öğretmenle ilgili iken düğüne gelen tüm çocuklar da köylülerden birisi ile (Horhorcu Recep) ilgiliydiler. Recep’in elinde, içinden ip çıkan bir ceviz ve üzerindeki tek kanat pervaneye benzer bir oyuncak vardı. İpi çekip bıraktıkça, pervane bir sağa bir sola hızla dönüyor; dönerken de hooooor hooor diye bir ses çıkarıyordu.
Beyninde yüzlerce sinir ucu birbirleriyle iletişim kurdu. Bunu Newton çarkı olarak kullanabilirdi. Yanındakilerden özür diledi. Hızlıca ayağa kalktı. Horhorcunun yanına vardı. Recep’i kısaca övdü. İncelemek için bir horhor istedi. Oracıkta dikkatlice inceledi. Aradığı, düşünüp düşünüp çıkış yolu bulamadığı; kendisine gerekli olan teknolojik araç en gerekli olduğu zamanda, bir dağ köyünde karşısına çıkmıştı.

Horhorcuya;
—Satsana bana da bir tane!
Horhorcu şaşkın ve biraz da önemsendiğinin farkında.... Tüm konukların gözü de üzerlerinde:
—Ne yapacan, öğretmen?
—Gerekli usta ! Ver bir tane de bana ver.
—Valla! Öğretmenler çocuklarla uğraşa çığrışa çocuk olur derlerdi. Baak doğruymuş!
— Uzatma, kaç liraysa söyle bir tane ver. Recep cebinden iki horhor çıkardı.
— Yaa bu Güzelkaya’nın öğretmeni iyi adam be! Diyerek verdi. Israr fayda etmedi. Para falan da almadı. Osman öğretmen de meraklandı.
— Ne işe yarayacak bu? Diye sordu.
— Newton çarkı olacak; onu anlatacağım çocuklara.
— Harikasın! Denedikten sonra benimle de paylaş.
— Hay hay öğretmenim! Elbette.
O gün, akşam zor oldu. Gün bitmek bilmedi. Güneş batana kadar, düğün sahibine ve düğüne birlikte gittiği arkadaşlarına ayıp olur düşüncesi ile düğün evinden ayrılamadı. Güneş Akkaya’nın arkasına dolanınca, düğün sahiplerine hem kendi hem de köylüleri adına:
—Hayırlı olsun! Mesut yaşasınlar! Dileğinde bulundu. Ve:
—Bize izin, dedi.
Osman öğretmenle de karşılıklı;
—Birgün bizi de onurlandır. Bekleriz. Diye vedalaşıp, Güzelkaya yoluna dizildiler. En önde kendisi koşar adım… Köylüler:
—Öğretmen! Evde bekleyenin, köyde yol gözleyenin mi var? Bekâr adamsın. Ağırdan al Allah aşkına!
Takılmalarına cevap vermedi. Horhoru nasıl Newton çarkına dönüştürecek onu tasarlıyordu.

—İyi geceler öğretmen! Seslenişleri ile iki saatlik yolu doksan dakikada bitirerek köye geldiklerini anladı. Tüm yol arkadaşlarının ayrı ayrı ellerini sıktı.
—İyi geceler! Diledi.
Birkaç köylünün eve konuk olarak davet etmelerini de teşekkür ederek kabul etmedi. Kestane ağacından; hiç metal çivi kullanılmadan, geçmeli olarak yapılmış ve kendisine tahsis edilmiş; tek odalı, petrol lambalı, gazocaklı evine geldi. Karanlığı, “muhtar çakmağı’’ ile aydınlatmaya çalıştı. 12 Numara şişeli petrol lambasını buldu; ıslattığı bezle iyice sildi, kuruladı ve yaktı. Köylülerin kendisine hediye ettikleri açılır-kapanır, ağaç sandalyesine minderini yerleştirdi. Yine kestane ağacından yapılmış masasının biraz yükseğindeki -tahta duvardaki- ağaç çiviye lambayı astı. İspirtoyu gövdesindeki minik çanağına dökerek gazocağını yaktı. Çaydanlığı üzerine koydu. Horhorun ipini çekip bıraktıkça bir sağa bir sola dönüşünü büyük bir keyif içinde izledi. Horhoru inceledi. İrice bir cevizin enlemesine ortasından aşağıya doğru 4mm.lik bir delik ile bu 4 mm’lik delik ile dik açı oluşturacak şekilde 2 mm.lik bir delik daha delindiğini, 4mm’lik deliğe pervanenin delik kalınlığındaki çubuğunun takıldığını, bu çubuğa da yan delikten gelen ipin bağlandığını gördü. Halkın yaratıcılığı umudunu artırdı.

Birinci hamur beyaz kâğıdın çok zor bulunduğu günlerdi. Kitaplarına baktı. Kıyamazdı ama beyaz kâğıt gerekliydi. Öğretmen okulunda okudukları sosyoloji kitabının arka kapağı en beyaz olanıydı. Eline aldı; birkaç kez evirdi, çevirdi. ‘’Yaralı portakal’’ hikâyesi geldi aklına. Kıyamadı, kitabı elinden bıraktı. Bir süre gazocağı ve çay ile ilgilendi. Ama keşfetme isteği içini kemiriyordu. ‘’Sosyoloji kitabım seni ciltleyeceğim’’ Sözünü verdi. Bu diyalog hoşuna gitti. Kitabında mutlu olacağını düşündü. Hatta şöyle algıladı. Sosyoloji kitabı: ‘’Hadi başla!’’ diyordu. Başladı. Kitabın arka kapağını özenle kesti. Pergel ile dairesini çizdi. İletki (açıölçer)yi kullanarak renklerin dilimlerini belirledi. Çok önceden gazoz kapakları içine kendi hazırladığı suluboyalarını çıkardı. Atın kuyruğundan yaptığı fırçalar ile çarkı renklerine boyadı. Doğal olarak kurumasını bekleyemedi. Petrol lambası ısısından yararlanarak kuruttu. Hafif buruşmayı gidermek içinde kömür ütüsünü gazocağında ısıtarak, boyadığı kartonu iki kâğıt arasında ütüledi. Tutkal ile horhorun (ceviz çark) üzerindeki pervaneye yapıştırdı. Bir süre kurumasını bekledi.

Ama dakikalar geçmek, tutkal da kurumak bilmiyordu. Yelkenli marka küçük yuvarlak aynayı masaya yerleştirdi. Horhorun ipini çekip bırakarak kısa bir deneme yaptı. Hızlandırmaya başladı. Çarkın hızı artıp beyaza yakın rengi yakaladığı anda kalbi duracak gibi oldu. Hiç kilitlemediği oda kapısını o gece kilitledi. Bu renk algısını sanki Newton değil de kendisi icat etmiş gibi sabaha kadar uyuyamadı.

O gecenin sabahında, güneşin sandığından daha parlak doğduğunu gözledi.Tıraşını oldu. Sarı bakır musluk taktırdığı tenekedeki su ile elini yüzünü yıkadı. Koşar adım okula gitti. O güne kadar hep öğrenciler önce gelir, kendisi sonra giderdi. O gün öğrencilerini o karşıladı:
—Günaydın Ramazan! Hoş geldin!
—Hatice günaydın! Hoş geldin! Diye hepsini selamladı. Daha sonra sıra olup andımızı okudular. Sınıfa girdiklerinde kısaca Dünyadan, ülkeden, köyden günlük olayları konuştular.
İçi içine sığmıyordu:
—Çocuklar geçen gün Newton çarkı üzerinde konuşmuştuk.
—Eveeeet öğretmenim!
— Peki, Newton ne demişti, kim tekrarlayacak bize? Bir iki parmak havaya kalktı, birisi Ramazan.
— Ramazan söyle bakalım!
—Öğretmenim “… Işık, prizmadan geçirildiğinde yedi renk gözlenir. Dönen bir çarkın üzerine renkler uygun şekilde yerleştirildiğinde çark belli bir hızla döndürülürse bu yedi rengi beyaz olarak algılar ve öyle görürüz. Bunları Newton söylemiş ve ispat etmiştir.”
—Ama siz pek inanmamıştınız değil mi? Ben de öyle diyemedi. Sınıfta gülüşmeler oldu.
—Peki, herkes arkasına yaslansın bakalım!
Meraklı gözler eşliğinde, masanın üzerindeki torbadan gece hazırladığı ceviz çarkı çıkardı. Çarktaki renkleri izletti. Tek tek renklerin adlarını sordu. Cevaplarını aldı. Ve çarkı döndürmeye başladı. Beyaza yakın rengi yakaladıklarında tüm öğrencilerinin gözlerinin yuvalarından fırlayacakmış gibi olduklarını gördü. Sanki öğretmenleri sihirbazlık yapıyordu. İzledikçe, bir daha öğretmenim, bir daha diye talepler yükselmeye başladı. Bir daha, bir daha… Birkaç kez daha hep birlikte denediler. Eğitim çalışmalarında araç kullanmanın değerini ve teknolojinin kıymetini o gün keşfetti. Yeni öğrenmelere yelken açabilmenin çok önemli bir sırrına ermişti. O günün teknolojisi horhoru Newton çarkı olarak kullanabilmekti. Ama bugün, o konuda sınırsız ve uçsuz bucaksız okyanuslar var elimizde. Bilgisayar var. İnternet var. Ne olur teknoloji kullanmanın cimrisi olmasın öğretmenlerim.

30 Eylül 2009 Çarşamba


31 Temmuz 2009 Cuma

NÜFUS İDARESİNDE MEMUR OLSANIZ…

NÜFUS İDARESİNDE MEMUR OLSANIZ…

Yetginhoca müfettiş olarak çalışmaktadır. Öğretmenlerin kendilerini yenilemelerini önemsemektedir. Yaptığı her toplantıda bu hususa vurgu yapmakta ve çoğu zaman sözlerini; ” Sözgelimi nüfus idaresinde memur olsanız kendinizi çok da fazla geliştirmek zorunda hissetmeyebilirsiniz” diyerek bitirmektedir. Nüfus İşleri Genel Müdürlüğünce yapılmış olan MERNİS projesi hakkında bilgi sahibi değildir. TC kimlik numarası yazılı olmayan nüfus cüzdanlarının değiştirilmesi zorunluluğu da yeni getirilmiştir. 2002 yılının On Nisan günü sabahı teftiş bürosunun bulunduğu Antalya Valilik binasına girerken, polis memurları kimlik yoklaması yapmaktadırlar. Yetginhocada her sorumlu yurttaş gibi nüfus cüzdanını polis memuruna uzatır. Nüfus cüzdanına bakan polis memuru:
—Beyefendi TC kimlik numaranız yazılmamış der.
Yetginhoca, nüfus idaresindeki memurların nüfus cüzdanı bilgilerini yanlış doldurdukları Hüseyin adının “ Seyin” Rıza adının “Irza” vb. şekillerde yazıldığı konusunda sayısız anı dinlemiş birisidir. Polis memuruna hitaben:
—Ne yapabilirim adamlar yazmamış der. Polis memurundan:
—Nüfus cüzdanınızı değiştirmeniz gerekiyor. Uyarısının gelmesi üzerine, kendi kendisine sesli düşünmeye; “…haydi bakalım muhtardan ilmühaber alacak, Kastamonu/Araç Nüfus idaresinden kayıt örneği getirteceksin, bu işleri de hem Araç hem de Antalya’da takip edeceksin. Hemen başlarsan üç aya kadar belki bitirebilirsin. Diye söylene söylene yinede yapılması gerekenleri tam olarak öğrenmek üzere Nüfus İl Müdürüne gider.
—Hıfzı Yetgin Antalya Eğitim Müfettişi diye kendisini tanıtır ve kısaca sorununu anlatır. Nasıl bir yol izlemesi gerektiğini sorar. Nüfus İl Müdürü;
— Hoş geldiniz! Buyurun oturun, der.
—Müdür bey teşekkür ederim, oturmayayım vaktinizi de almak istemiyorum. Sorumun cevabını alıp gideyim. Müdür:
—Hocam buyurun oturun hem size bir şeyler ikram edeyim diye ısrar edince,
—Zamanınızı almak istemiyorum teşekkür ederim. Müdür,
— Eski nüfus cüzdanınız ile İki fotoğraf ve 2 Lira veriniz der. Nüfus idaresi hakkında farklı paradigmaya (değerler dizisi) sahip… İstenenlere bir anlam verememekle birlikte söyleneni yapar. İstediklerini müdüre verirken, müdür de zile basmış gelen memura;
— Müfettiş beyin nüfus cüzdanı için. Deyip, aldıklarını memura vermiş ve Yetginhoca’ya da buyurun oturun demiş bu arada emrivaki yapıp çayını da söylemiştir. Önce çaylar ve henüz içmeye başladıkları sırada da ; TC kimlik numarası yazılı yeni nüfus cüzdanı gelince, Yetginhoca şaşkın bir şekilde;
— Müdür bey, ilmühaber (yer, hal, medeni durumu ve benzerini gösteren resmi belge, hal kâğıdı), kayıt örneği falan gibi sözcükleri tekrarlarken, il müdürü kurumu ile gururlanarak
— Teknoloji Müfettiş Bey, teknoloji! Sözcüklerini kullandığında Hıfzı Yetgin’in kulaklarında; ”… Sözgelimi nüfus idaresinde memur olsanız, kendinizi çok da fazla geliştirmek zorunda hissetmeyebilirsiniz” sözleri uğuldamaya başlamıştır. Biraz mahcup Nüfus Müdürüne; geçmişte yaptığı konuşmaları özetle anlatıp, özür dileyip, teşekkür ederek yeni nüfus cüzdanı ile oradan ayrılırken nüfus idaresi ile ilgili paradigması da değişmiştir.
11.07.2009

YETGİNHOCA

YETGİNHOCA
Yıl 1969 Yeniortam gazetesi vardı o yıllarda. Emil Galip Sandalcı orada yazardı. İlçede tek gazete bayisi vardı. Öğretmen de aylık abone olmuştu. Her ayın ilk Cumartesi günü köy öğretmenlerinin maaşlarını alabilmeleri ve duyuruların iletilebilmesi için öğretmenler toplantısı yapılırdı. Toplantı sabah saat: 9.00 da başlar, kısa bir konuşma ve duyuruların iletilmesinden sonra biterdi.
Öğretmen bir ay boyunca birikmiş gazeteleri köye götürürdü. Köyde çoğu zaman domino oynanıp radyo dinlenilen bir kahve vardı. Kahvede de gazyağı ile yanan kuvvetli ışık veren lüks lambası vardı. Her gün köylülere lüks lambası ışığında geçmiş aya ait gazetenin iki sayısının önemli haberlerini okurdu. Sadece gazete dinlemek için epeyce köylü kahveye gelirdi. Gazete ve sohbet bitince iddialı domino bazen de iki kişinin ustalık yaptığı 6 kol iskambil oynanırdı.
Böyle bir akşam sohbeti sonrasında köylülerden birisi,
—Öğretmen! Sana ‘Öğretmen’ deyip geçiyoruz.
— Ne demek istersiniz?
—Yok, yok adın zor senin. Geçen cuma Cumayanı pazarına gittim. Orada senin adını sordular diyemedim. Soyadını bildim. Adına da ‘’Yetgin Hoca deriz biz’’ dedim.
— Neden? Adımı kaç kere söyledim size.
— Sen dedin de… Ben yine diyemedim adını. Adın biraz el (yabancı).
— Adım H. Y.
— İşte diyemedim. Ama soyadın kolay. Adına da yetginhoca dedik mi oda kolay.
—Ama adım Hıfzı Yetgin
Ertesi gün her gören,
—Merhaba … Hoca. Günaydın … Hoca. Öğretmen adın da kolaymış.
Demeye başladı. Öğretmen de sakınca görmedi. Bir süre sonra adı da soyadı da … Hoca oldu.

STATÜKOYU (VAR OLAN DURUMU) TERK ETMEK ZOR İŞMİŞ MEĞER.

STATÜKOYU (VAR OLAN DURUMU) TERK ETMEK ZOR İŞMİŞ MEĞER.

Köy içinde gezici öğretmenlik günlerinde okul nöbeti olan ev öğretmene öğlen yemeğini de hazırlardı. İlk başta öğretmen çok itiraz etmiş kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemişti. Ama ilk gün okul nöbeti olan ev:
—Öğretmen! Belki sen bizim yediğimizden yemezsin. Ama onca hazırlık yaptık. Valla tenezzül etmezsen güceniriz. Köylü bizi kınar.
Deyince kabul etti öğretmen. Çok emek verilmiş, lezzeti tartışılmaz yemekler hazırlanmıştı.
—Teşekkür ederim. Yengenin de ellerine sağlık dedi. Artık üç ay boyunca yıkılması zor bir geleneğinde başlamasına yol açtığını ertesi günü anladı. İkinci günkü ev sahibi de;
— Öğretmen sofra hazır! Dediğinde…
— Hayır hayır. Artık kendi başımın çaresine bakmalıyım.
Dedi demesine ama… İkinci evin sahibi de;
—Öğretmen, Muhammed’in yemeğini beğenmiş, bizim yemeği beğenmemiş, demez mi konu komşu?
Diye söyleyince gelenek başladı artık. Üç ay boyunca bu hep böyle devam etti. Her ev sahibi hiç erinmeden (yakınmadan), her gün yiyecek olarak kıymetli neleri varsa öğretmenle paylaştılar.
Geçici okul binasına taşındıkları günün ertesi öğlen saati geldiğinde, öğretmen köyde öğlen yemeğinin ciddi sorun olduğunu hissetti. İçinden ‘’Ne rahatmış benim için’’ diye geçirdi. Sonra böyle düşündüğü için kendisinden utandı. ‘’Ama demek ki; değişime direnmek, var olan durumu korumaya çalışmak, birazda çıkarcılıktanmış’’ diye düşündü. Bir yandan da biliyordu ki, köyde hangi evin kapısını çalsa ona severek en iyi ikramlarını yapmaya, ya da evlerinde ne varsa yedirmeye çalışırlardı. Ama bunu asla yapmazdı. Gaz ocağını yaktı. Çayı demledi. Ne olur ne olmaz diye aldığı bisküvi kutusundan çıkardıklarıyla bastırdı açlığını. Diğer günler hazırlıklıydı artık.

Kaymakçı İkna Edilmeli

GÖREV: KAYMAKÇININ AHMET İKNA EDİLMELİ.
Hayrettin 4. sınıfa nakil gelmişti ve okul başkanıydı. Öğrenciler seçmişti O’nu. Köyde okul yokken babası ‘’Oğlum cahil kalmasın’’ diye başka bir köydeki akrabalarının yanına, ‘’Okusun’’ diye göndermişti. O da, dördüncü sınıfa kadar orada okumuş, köye okul açılınca da, ‘’Bu yıl köyde okusun’’ düşüncesiyle, anne babasının yanına gelmişti. Çabuk kavrayan; biraz da koşulların yönlendirmesi sonucu, liderlik özellikleri de olan bir çocuktu. Sabah öğretmen gelmeden sınıfın ön bakımını yapar, yazı tahtasını nöbetçilere sildirir; tebeşir kutusunun bir önceki evden gelip gelmediğini kontrol ederdi. Bir görev de öğretmen vermişti ona. Uzun teneffüste öğretmenin gaz ocağını yakar üzerine çaydanlığı koyardı. Gazocağına çaydanlığı koyduktan sonra da Kaymakçının Ahmet köyün neresinde ise onu bulur;
—Ahmet Gaga! (amca) Öğretmen çay içmeye çağırıyor, der. Kaymakçı’yı o günkü okula getirirdi.
Öğretmen:
—Günaydın Ahmet amca! Hoş geldin!
Kaymakçı:
—Öğretmen, hoş bulduk! Beni yine bu Hayrettin bulup getirdi.
Öğretmen:
—Aferin Hayrettin’e, akıllı çocuk! Bir de, her gün ev ev gezmeleri olmasa… Bu köyden çok akıllı çocuklar çıkacak.
Kaymakçı:
—Köy iyi… Sen iyi… Çocuklar iyi de… Emme(ama) bu muhtar işe yaramazın teki
Öğretmen:
—Yaa! Muhtar da iyi be, Ahmet Amca! Mesela bir tek gün senin hakkında olumsuz söz etmedi bana. Hâlbuki seni ‘okulu geri aldı’ diye şikâyet bile edebilirdi. Ama etmemiş baksana.
Kaymakçı:
—Suçlu ya! O yüzden şikâyet edemez. İnsanlığından değil... Suçunu bildiğinden. Anladın mı?
— Neyse Ahmet amca, bu köyde kötü adam yok. Herkes çok iyi de biraz inat edenler var tabii.
— Bu lafı bana dersin öğretmen, anlarım. Ama bu muhtar, muhtar olduğu sürece sen söylemekten, ben de anlamazlıktan gelmeye bıkmayacağız.
Çay içme faslı ve uzun teneffüs biter.
—Neyse, Ahmet amca bak, Hayrettin zili çaldırdı. Biz derse…
—Sağ ol Öğretmen! Koca köyde benden başka adam yokmuş gibi her gün beni çağırırsın. Hoşuma gider bak. Bir gün de ben seni çağıracağım. Haberin olsun.
—Canın sağolsun. Yarın yine beklerim bak.
Vedalaşırlar. Ertesi gün yine aynı senaryo uygulanır. Her gün, alışılagelmiş merhabalaşmalarını yaparlar; ikisi de birbirlerine kısaca dünden bu yana yaptıklarını aktarırlar; her ikisi de asıl konu olan, okul binası konusuna girmezlerdi.
Derken bir gün Kaymakçı uzun teneffüse yakın o günkü okul sırası olan eve elinde çaydanlık ve bir tas delibal (kimine göre kestane, kimine göre orman gülünden olan bal) ile çıkageldi.
Hayrettin zili çalarken ‘’Öğretmenim, Kaymakçı!’’ diyecekti ki; Öğretmen de gördü Kaymakçı’yı. Koştu, Kaymakçı’nın elinden tası aldı. Kaymakçı’ya:
—Hoş geldin! Ya! Ben alışmıştım senin çaysız gelmene. Diye takıldı. Kaymakçı:
— Öğretmen! Sen adam evladısın bunu anladım. Bu köylü de iyi. Düşündüm de… Muhtar da iyi adammış demek ki. Baksana o kadar iş geçti aramızda sana hakkımda tek kötü laf dememiş. Ee canım, bu kadar iyinin içinde bir kötü ben olmayam gayrı.
Sözün gerisinden bir şeylerin geleceği belliydi sanki.
Bu konuşma ikisini de duygusallaştırdı.
—Estağfurullah! Ahmet Amca, zaten kötü değilsin ki. Ne diyeceğini kestiremedim.
—Dedim ya! Adam olsam hemen kestirirdin. Bak adama (muhtar) ne laflar söyledim. O tek kötü laf etmemiş hakkımda. “ Kem söz sahibine ait” derler. Kim şimdi kem sözün sahabı? Bak öğretmen şu anahtarı al, çocukları götür. Otursunlar sıralarına, okullarında okusunlar. Çayı da Hayretin’le sen iç, diyebildi. Kalktı, yürüyüp gitti.
Çocuklar koşarak geldiler yukarıya;
—Öğretmenim! Kaymakçı ağlıyor koşsana!
Öğretmenin de düğümlendi dili, boğazı… Öylece kaldı ayakta. Göstermek istemedi çocuklara, ama gözlerinden akan yaşa engel olamadı. Sevinçle hüznü bir arada yaşadı.
—Hayrettin zili çal! Diye seslendi.
O gün akşama kadar temizlik yapıldı. Akşam yazı tahtası ile tabela Kaymakçı’nın geçici olarak verdiği tek odalı eve (okul) yerleştirildi.

Okulunu Yap Çevreni Işıtıp Aydınlat

OKULUN YOKSA YAPACAK, ÖĞRENCİNİ BULACAK, ÇEVRENİ IŞITACAKSIN

Çorum İlköğretmen Okulu’nu bitirdi. Anadolu’da bir köy ilkokuluna stajyer Müdür Yetkili Öğretmen olarak atandı. Atandığı köy, ilçeye 37 km. uzaklıkta; o günün koşullarında otomobil yolu olmayan, yüzlerce Anadolu köyünden birisiydi. Heyecanlıydı. Yepyeni bir dünyaya adım atıyordu. 31 Temmuz 1969 günü sabahı İlköğretim Müdürlüğü’nde göreve başlama işlemleri yapıldı. İlköğretim Müdürü atandığı köye yakın bir köye giden birini buldu. Genç öğretmeni köyüne kadar götürmesini söyledi. Tipik Anadolu köylüsü isteği sevinerek kabul etti; ‘’Atım da var müdür bey yürütmem Öğretmen beyi’’ dedi. Bir saat sonrası için Partalcı’nın Hanı’nda buluşmak için sözleştiler. Sözleştikleri yerde buluşup yola çıktılar. Yol uzundu. Altın sarısı başak yığınları ile dolu tarla kenarlarından geçerken insanlarla selamlaştılar. Yeni çevresi, dostları bu insanlar olacaktı. Yedi köy geride bırakıp; sekiz saat sonra, gecenin bir vakti Güzelkaya’ya ulaştılar. Rehber köylü bir evin önünde durdu. Ve elindeki sopa ile kapıya birkaç kez vurarak ‘’Muhtar! Muhtaaaar!’’ diye bağırdı. Kapısı çalınan evden
— Hooop! Diye bir ses geldi. Köylü;
— Muhtar aşağı gel. Öğretmen getirdim.
Muhtarın aşağıya inmesi bir iki dakika sürmedi. Hem öğretmeni hem köylüyü çok sıcak karşıladı. İkisini de hemen eve davet etti. Köylü:
Muhtar, öğretmen sana teslim. Yolum uzun bana müsaade. Dese de, Muhtar akşam yemeği yedirmeden köylüyü bırakmadı. Yemekten sonra köylü hemen gitti. Yol yorgunudur diye öğretmene de yatak serildi ve herkes odasına çekildi.
Öğretmen dinlenmiş olarak uyandı. Birkaç dakika yatakta öylece yattı. Dışarıda insan sesi yoktu ama bir süre hayvan seslerini dinledi. Tavuklar, kuzular, inekler… ‘’Güzel bir gün olacak diye düşündü.’’ Ve dışarıya çıktı. Bir iki kez;
—Muhtar! Muhtar! Diye seslendi. Cevap alamayınca ibriğe hazırlanmış su ile elini yüzünü yıkadı. Belli ki ev halkı tarladaydı. Sofa (oda kapılarının açıldığı bölüm, salon) olarak adlandırılan bölümde yer sofrasına hazırlanmış süt, bal, mısır ekmeği, yoğurt ve çorbadan oluşmuş kahvaltısını yaptı. Dış kapının önüne indi. Gözü okulu aradı. Birkaç yöne baktı. Ama okul binasına benzer bina göremedi. Karşıdan gelen bir köylü;
— Hoş geldin Öğretmen! Öğretmen misin?
— Evet. Okul nerede acaba?
— Muhtar anlatmadı mı?
— Muhtar evde yok. Neyi anlatması gerekiyor?
— Öğretmen bey, muhtar hasat için tarlaya gitti. Gelince anlatır sana. Dedi uzaklaştı.
Öğretmen iyice meraklandı. Giden köylü ‘’Öğretmen uyanmış’’ demiş olmalı ki, kısa süre sonra muhtar koşarak geldi.
— Kusura bakma öğretmen. Bizim buralar böyle. Şimdi çalışmazsak, kışın çalamayız saz. Kahvaltı hazırlatmıştım. Çorba soğumuştur ama… Diye biraz espri ve mahcubiyet karışımı bir tavır içinde birlikte eve çıkarlarken. Öğretmen;
— Muhtar okulu göremedim?
— Boş ver şimdi okulu Öğretmen bey!
— Nasıl boş ver?
—Sana devlet maaşını verir. Bizde bir çare düşünürüz acele etme.
— Anlayamadım.
— Bak okul binası Kaymakçı’nındı. Geçtiğimiz yıl açıldı. Osman Öğretmen bir yıl okuttu. Bu yılda sen geldin. Ama Kaymakçı binasını geri aldı. Anlayacağın okul yok şimdi.
18 yaşındaki stajyer Müdür Yetkili Öğretmenin Gözleri bulanıklaştı. Sersemledi.
— Okul yok. Okul yoksa burada işim ne? Beni okulu olan bir yere vermeliler. Diye söylenirken. Muhtar da;
— Senin suçun yok ki maaşını devlet nasılsa öder. Öğretmen;
— İlçeye gitmeli, yetkilileri haberdar etmeliyim.
Bir gün önce atla 8 saatte geldiği yola bu kez yayan girdi. Muhtar endişelendi. Köy bekçisine:
— Düş öğretmenin peşine. Yol uzundur, patikadır. Ama kimi yerde biter. Kimi yerde de çatallaşır(ikiye ayrılır). Bilemez yolu, dedi.
Arada bekçinin sağdaki yol, soldaki yol uyarıları dışında Öğretmen önde bekçi arkada uzun süre konuşmadan yürüdüler. ‘Hiç de güzel bir gün olmamıştı. Daha ilk günden okulsuz bir öğretmendi’. Bir süre sonra sessizliği bekçi bozdu.
— Öğretmen yavaşsana.(ağır yürü) Bak, sen beni dinle. Geri dönelim.
— Benimle gelmen gerekmiyor.
— Ben bekçiyim Öğretmen, bu benim vazifem.
Yine yaklaşık sekiz saatlik bir yol sonucu gecenin karanlığında ilçeye vardılar. İlçede de sokaklar karanlıktı. O yıllarda akşamları birkaç saat benzin veya mazotla çalışan jeneratörler vardı. Belediye onu çalıştırarak evlere elektrik verirdi. O nedenle ilçede, gecenin geç vaktinde elektrik yoktu. Arada bir gece bekçilerinin düdük sesleri duyuluyordu. Bazı evlerde petrol lambası yanıyordu. İlçenin bu görüntüsü hem köy bekçisini hem onsekizindeki öğretmeni ürpertti. Partalcı’nın hanına vardılar. Hancı kısık sesle gösterdi yatacak yerlerini. Bitişik nizam tanımadıkları başka insanların yanlarındaki dar yataklara yattılar. Uyumak mümkün değildi. Sabah erkenden kalktılar. Öğretmen horoz resimli küçük aynası ve joop marka jileti ile tıraşını oldu. Yan taraftaki lokantada çorbalarını içtiler.
İlköğretim Müdürünün yolu üzerindeki dar beton yolda müdürü beklemeye başladılar. İlköğretim Müdürü karşıdan göründü. Beyaz saçlı sevecen, güven duygusu veren, ütülü pantolonu dikkat çeken temiz giyimli bir adamdı. Yaklaşınca, öğretmen;
— H.Y. Güzelkaya Öğretmeni. Günaydın efendim.
— Günaydın Öğretmen bey!
— Efendim, atandığım köyde okul yok.
İlköğretim Müdürü hiç şaşırmadı. Sadece işaret parmağını dudaklarına götürerek (sus işareti) öğretmenden susmasını istedi. İlköğretim Müdürü önde, öğretmen onun solunda yarım adım geride, bekçi 10m arkalarında sessiz yürümeye başladılar. Bekçi bahçede kaldı. İlköğretim Müdürü cebinden çıkardığı anahtarı ile bürosunun kapısını açtı. Öğretmeni odasına davet etti. Çekmecesinden aldığı temizliği dikkat çeken bir bezle masasını ve manyetolu telefonunun tozunu aldıktan sonra. Ayağı ile bir düğmeye bastı. Gündüz vakti zil çaldı. Hizmetli kapıyı çalarak içeriye girdi.
—Günaydın Müdür bey buyurun.
—Günaydın kalfa (hizmetliye hitap şekli) bize birer kahve yap. Sor bakalım öğretmen beye kahvesini nasıl emrediyor?
O güne kadar çok sık olmamakla birlikte öğretmen zaman zaman kahve içmişti. Ama hiç kimse ona kahve ısmarlamamıştı. Hiç kimse nasıl emrettiğini sormamıştı. Sor bakalım nasıl emrediyor seslenişi birden onsekiz yaşındaki öğretmene yirmi sekiz yaşındaki insan gibi davranması gerektiğini hatırlattı. İçinden düşündü; “ Ben öğretmenim. Öğretmen gibi davranmalıyım.” Cümlelerini tekrarladı. Ama kahvesini nasıl emredeceğini bilemiyordu. İlköğretim Müdürü deneyimli. Öğretmendeki bu eksikliği hissetti. Model olmayı düşünmüş olmalı ki,
— Kalfa benimki orta şekerli olsun. Dedi. Kalfa;
— Müdürüm sizin nasıl içtiğinizi biliyorum. Öğretmen modeli kavradı;
— Benimki de öyle olsun. Dedikten sonra; efendim diye söze girecek oldu. Müdür bey yine sus işareti ile öğretmenin konuşmasını durdurdu. Belli ki bir amacı vardı. Az sonra kahveler yanında birer bardak su ile tepsi içinde geldi. Müdür bey önce sudan ardından kahveden bir yudum aldı. Öğretmen de aynısını yaptı. Öğretmen kahvesinden bir yudum alıp fincanı sehpa üzerindeki tabağına koydu. Müdür:
— Buyurun Öğretmen bey, sizi dinliyorum.
— Efendim, ben Güzelkaya İlkokulu Öğretmeniyim.
— Orasını biliyorum.
— Efendim benim atandığım köyde okul yok.
—Yaaa!
— Evet efendim, yok.
— Öğretmen bey Devlet sizi oralara niçin gönderiyor?
— Niçin gönderiyor efendim?
Müdür genç öğretmenin gözlerinin içine dikkatlice baktı. Birkaç saniye bekledi.
— Okulun yoksa okulunu yapacaksın! Öğrencin yoksa öğrencini bulacaksın! Çevreni ışıtıp aydınlatacaksın!
Öğretmen kendisini bir anda su içinde hissetti. Ter tırnağından çıktı sandı. ‘’Nasıl bir akıl ki, okulum yok diye kaçarak geldin. Çocuk gibi yakınıyorsun. Yazık sana. Yazık ki bu devlet seni yatılı okullarda okuttu. Öğretmen olabileceğini düşündü. Bilemedi çocuk kalacağını. Yazık sana yazık. Sen öğretmen gibi davranacağına sekiz saatlik yolu ağlamak için geldin. Müdür de seni öğretmen sandı. Adam yerine koydu. Kahveni nasıl emredeceğini sordu. Yazık yazık! Birde kahvesini içtin adamın hemde orta şekerli…’’ diye kendi kendisi ile kavga ederken. Ağzı, dili, damağı yanarak orta şekerli kahveyi iki yudumda bitirdi. Utanç içindeydi. Kendisini dışarı zor attı. O güne kadar birkaç kez mahcup olduğu olmuştu. Ama kendisinden hiç bu kadar utanmamıştı.
‘’Yazık! İlk gün çuvalladın. Karşına çıkan ilk güçlükte sınıfta kaldın. Lidere bak, lidere! Hani köyüne lider olacaktın. Hani bulunduğun çevrenin eğitim, tarım, sağlık sorunlarını sen çözecektin. İnsanlar sana gelecekler sen çözüm bulacaktın. Hani onlara yol gösterecektin. Beceriksiz… Bırak insanların derdine çare olmayı, sen kendi sorununu başkalarına havale ettin’’.
Bir yandan sürekli kendisi ile kavga ediyor, İlköğretimin bahçesinden uzaklaşmak için de koşar adım yürüyordu. Kavgası içinden kendisi ile olsa da; zaman zaman utancın şiddeti hiddetinin dışa yansımasına engel olamıyordu. Bahçede bekleyen köy bekçisi de, öğretmenin ara ara kendi kendisi ile konuşmasına bir anlam veremiyordu.
— Ne oldu Öğretmen?
Sorularına da cevap alamıyordu. Öğretmenle birlikte o da koşar adım Güren yoluna doğru yürüyordu. Bir süre bekçi öğretmene seslenerek, öğretmen de kendi kendisi ile konuşarak yol aldılar. Nice sonra kavgayı bıraktı ve kendisi ile anlaşmaya karar verdi;
— Sorunum ne?
— Okulun yok.
— Ne yapmalıyım?
— Okul yapmalısın.
— Kimlerle?
— Köylüler… Köylüler… Kendi sordu kendisi cevapladı.
Takıldı orada biraz.
— Köylüler… Diyordu. Kimlerle yapmalıyım? Köylüler… Ben öğretmenim. Devlet gönderdi. Okulum yok. Yapmalıyım. Kimlerle köylülerle...
Öyle ya, kendisi yapacak değildi. Okulu köylüler yapmalıydı. Okul onların da okuluydu. Kararını kafasında netleştirdi. Köylüleri toplayacak ve okulu yapacağız diyecekti. Görünürde başka çözüm de yoktu. Derken sekiz saat daha geçmiş olmalı ki yine gecenin bir başka vakti Güzelkaya’ya vardılar. Muhtarın kapısı önünde durdular. Bekçinin tam karşısına geçti. Gözlerine bakarak, hiç ikirciklenmeden;
— Sabahleyin saat; 9.00 da tüm köy halkı muhtarın kapısı önünde toplanacak. Herkesi geceden haberdar et.! Bekçi:
—Yarın olsun muhtarla da bir konuşalım, diyecek oldu. Öğretmen hiç ödün vermeden tekrar;
—Sabahleyin, saat tam:9.00 da tüm köylü burada olacak. İyi geceler! Bekçi bu kararlılık karşısında sadece,
—Sabah saat dokuzda tüm köylü burada olacak. Herkes burada olacak, dedi. Öğretmen muhtarın kapısını çalarken; o da, hemen muhtarın evinin yanındaki kapıyı çalmaya başladı.
Muhtar öğretmeni köye geri gelmiş görünce büyük bir sevinç çığlığı ile karşıladı. Bir yandan öğretmeni kucaklarken evdekilere dönüp; eşi, kızları ve oğullarına;
—Dedim size, değil mi? Bu öğretmen adam evladı. Öyle bırakıp gitmez dedim, değil mi? Derken, bir yandan da hemen sofrayı hazırlamalarını söyledi. Öğretmen;
—Muhtar, sabahleyin saat 9.00 da köylülerle toplantı yapacağız. Ve hemen okul yapımına başlayacağız.
— Hoca! Acelemiz ne ya? Dur hele… Aramızda konuşalım, bir karar verelim.
— Muhtar kararı verdik. Okulu yapacağız. Sabah saat dokuzda toplantı var.
—Öğretmen bey, tam hasat zamanı, şimdi kimseye haber veremeyiz. Versek de gelen olmaz.
—Ben bekçiyi görevlendirdim. Haber vermeye başladı bile.
Muhtar giyotin pencereyi kaldırdı. Kafasını dışarı çıkardı. Bekçinin bir evi haberdar edişini dinledi. İşin ciddi olduğunu anladı.
—Neyse Öğretmen, iyi madem(öyleyse); sabah olsun bakarız. Ama okul yapamayız.
—Yapacağız muhtar! Bu konuda hiçbir mazeretimiz olamaz. Neredeyse yarım asırlık Cumhuriyet tarihinde köyümüzde okul yok. Sen hâlâ ‘bakarız’ diyorsun. Okul bu. Herkes üzerine düşeni yapacak.
Öğretmen, sanki evde özel aşçılar varmış gibi; kısa sürede birkaç çeşit yemek ile hazırlanan sofrada yemeğini yedi. Muhtarda ona yelteş (yoldaş, arkadaş) oldu. Öğretmen ayaklarını yıkadı, dişlerini fırçaladı. Dişler fırçalanırken, muhtarın küçük oğlu ısrarla su dökmek istedi. Bir yandan ibrikle su döküyor, bir yandan da öğretmenin dişlerini fırçalamasına;
—Valla biz yapsak (dişlerimizi fırçalasak) köylü bizi kınar. Senin ağzın filan da kokmaz, diyor. Öğretmenin bu davranışına da imreniyordu. Yattılar. Öğretmenin ayakları sızlıyordu. Bir kaç saat ara ile üç gün boyunca, sekiz saatlik yol yürümek iyice ayaklarını hırpalamıştı. Ayaklarının sızısından uyuyamadı. İşinin zor olduğunu biliyordu. Ama başarmalıydı. Sabah saat yedide kalktı. Muhtar da ayaktaydı. Hiç konuşmadan çorbalarını içtiler. Köylülerin gelmesini beklediler. Saat sekizde köylüler birer ikişer, muhtarın evinin önüne gelmeye başladılar. Gelen her köylü önce öğretmene hürmet ediyor, arkasından da muhtarla kavgaya başlıyordu. İstisnasız hepsi de ağız birliği etmiş gibiydi;
— Muhtar! Öğretmen bilmez buraların halini, ne diye anlatmazsın sen! Muhtar da:
— Canım, işte öğretmen(çenesi ile burada işareti yaparak)! Siz anlatın! Diyor. El hareketleri ve mimikleriyle ‘’Laf mı anlıyor bu (öğretmen)!’’ demeye çalışıyordu.
Gelen kırk kadar erkek birkaç da kadın vardı. Öğretmen, orada bulunan ve çoğu kez at binmekte kullanılan, yüksekçe bir taşın üzerine çıktı.
— Günaydın arkadaşlar! Ben bu köyün öğretmeniyim. Devlet size öğretmen gönderdi! Öğrendim ki; okul önceki yıl Kaymakçı’nın kullanmadığı yerde açılmış! Kaymakçı da ‘’bu yıl vermiyorum’’ demiş. Kaymakçı burada mı? Köylüler koro halinde:
— Yoook!
— Bu komşumuzla konuşmalıyız! Köylüler hep bir ağızdan:
— Boşa zahmet etme. Çok konuştuk. Vermiyor.
— Arkadaşlar, öyle ise okul yapacağız!
Herkes yorum yapmaya başladı. Uğultu içinde kimse kimsenin dediğini dinlemiyor ve duymuyordu. Anlaşılabilen tek söz ‘’Yapamayız!’’idi. Kalabalığın içinden birisi de ısrarla el kaldırarak söz istiyordu. El kaldırana öğretmen söz verdi. Söz alan köylü:
— Bizim bu köyde cami de yok!
Öğretmen sinirlendi:
— Şimdi camiyi değil, okulu koşuyoruz! Diye, kesti köylünün konuşmasını. Köylü ısrarla:
—Öğretmen Bey! Bir dinle hele! Bizim köyümüzde camide yoktur. Ama Ramazan ayında otuz günlüğüne imam tutarız. Teravih namazını her gün ayrı bir evde kılarız. Şimdi Ağustos ayı girdi. Tarla, harman, ırgatlık (hasat çalışması) işlerimizi bitiremedik. Zaten bu ay sonuna ancak biter. Eylül ayında da okullar açılır. Peşinden de zaten yağmurlar başlar. Ondan sonrası da kıştır. Senin dediğin zamana kulübe bile yapsak yetiştiremeyiz. Marangoz ustalar var bizim burada. Onlara da soralım yetişir mi? Kalabalığın içinden birisi bağırır:
—Yetişmez! Köylü devam eder:
—Bizim buranın evleri hep aynı şekil(plan)dir Bir tarafta iki oda, bitişiğinde tuvalet ve banyo bulunur. Diğer tarafı boş sofadır. En küçük sofa 60 metrekare gelir. Bir okul nöbeti listesi hazırlarız. Her ev, sıra kendisine gelmeden bir gün önce sofasını boşaltır. Temizliğini yapar. Sen de çocukları sıra ile her gün ayrı bir evde okutursun.
Bir anda başta muhtar olmak üzere, herkesin yüzünde çözüm bulmanın rahatlığı görülüverdi.
—Uygun! Doğrusu bu! Başka ne yapabiliriz ki? Sesleri yükseldi. Toplantı sürecinde öğretmen de bir iki aylık sürede okul yapılamayacağını kavramaya başlamıştı. Öğretmen öneriyi oyladı. Nihai(son) karar için kendilerine danışılması köylülerin hoşuna gitti. Çok büyük bir kısmı kabul yönünde oy kullandı. Kabul etmeme yönünde hiç el kalkmadı. Önerinin lehine de aleyhine de el kaldırmayan sadece birkaç kişi vardı. Onlar da çekimser kabul edildi.
Okul yoktu henüz. Ama en azından eğitim-öğretim olacaktı. Öğretmen için bu da bir aşamaydı.
Hemen marangoz Kemal çağırıldı. Kemal Usta bir torba içinde aletlerini getirdi. Geçici okulun ahşap duvarına çivilenmiş yazı tahtasını söktü. Çivi yerlerine el burgusu ile iki delik açtı. Bu arada öğretmen, muhtar, ihtiyar heyetinden iki kişi ile köyün ileri gelenleri olarak kabul görenler birlikte liste hazırladılar. Liste hazırlanırken evlerin yakınlıkları göz önünde bulunduruldu. Okulda çocuğu olmayan ailelerin evleri de liste dışı bırakıldı. Usta hemen çözüm geliştirdi. Köyde bütün evler, kestane ağacından çivi kullanılmadan birbirlerine geçme ile yapılmış ahşap binalardı. Yazı tahtası sıra ile evlere taşındı. Yazı tahtasına açılmış delikler kılavuz olarak kullanılarak, evlerin kimisine altıpatlar denilen demir çivi çakıldı. Demir çivisi olmayan evlerin duvarlarına da burgu ile delik açılarak kuru kiren (kızılcık) ya da kayın ağacından ağaç çiviler (kavela) yerleştirildi. Bu çalışma iki günde bitti. Öğretmen yumurta akı ve soba kurumu ile yaptığı boya ile yazı tahtasını boyadı. Ustanın testere ve burgusunu kullanarak kestiği tahta ile tabela hazırladı. Tabelaya hazırladığı tahta boyası ile ‘’Güzelkaya İlkokulu’’ yazdı. Tabelanın üst kenarının ortasına, ustanın burgusu ile bir delik deldi. Her evin cümle kapısı üzerine de tabelayı asmaya yarayan birer çivi çakıldı.
Öğretim yılı açıldı. Listedeki ilk eve yazı tahtası ile tabela asıldı. Eylül ayının ikinci pazartesi günü İstiklal Marşı ve Andımız ile dersler başladı. Okulda, altmış öğrenci ikinci sınıfta; yeni kayıt kırkbeş öğrenci birinci sınıfta; nakil gelen bir öğrenci de dördüncü sınıfta olmak üzere toplam yüzaltı öğrenci vardı. Öğrencilerin çoğunluğu 11–12 yaşlarında çocuklardı. Kimi diz üstü, kimi bağdaş kurarak oturdular. Bu yüzden de deftere yazı yazarken epeyce zorlandılar. Ama hepsi sevinçliydi. Öğretmensiz, okulsuz kalma tehlikesi aşılmıştı. Yeni öğretmen okulun kurallarını anlatıyor, onların kurallar konusunda görüşlerini alıyordu. Ardından kurallar birlikte tekrar ediliyor ve karar olarak yazılıyordu. Hepsinin öğrenme açlığı gözlerinden okunuyordu. Öğleden sonraki ilk derste, dördüncü sınıfa naklen gelen Hayrettin’i oy birliği ile sınıf başkanı seçtiler. Tüm okul aynı dersliği(sofayı) paylaştığı için Hayrettin aynı zamanda okul başkanı oldu. Ayın her günü için beşer kişilik nöbetçi öğrenci listesi hazırlandı. Birlikte tartışarak, nöbetçi öğrencilerin görevleri belirlendi. Evlerin sınıf olarak kullanılan bölümü süpürülüp, temizlenecek, paydostan sonra yazı tahtası ile okul tabelası sıradaki eve taşınarak yerlerine asılacaktı. Beş nöbetçi öğrenciden dördünün görevi yazı tahtasını, bir nöbetçi öğrencinin görevi de tabela ile tebeşir kutusunu taşımaktı. Gezici derslik uygulaması üç ay sürdü. Bu süre içinde görev hiç aksamadı.

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes