19 Ekim 2026 Pazartesi

BİZ MÜESSESEYİZ PARAYI SATTIĞIMIZ ÜRÜNDEN KAZANIRIZ GÖREVİMİZ OLAN HİZMETTEN PARA ALAMAYIZ

 

BİZ MÜESSESEYİZ PARAYI SATTIĞIMIZ ÜRÜNDEN KAZANIRIZ GÖREVİMİZ OLAN HİZMETTEN PARA ALAMAYIZ

 1982’de Kastamonu ilinde çalışırken Burdur ilköğretim müfettişliğine atandım. Evi taşıdık. Çocukları okullarına yerleştirdik. Eşimle konuştuk bir araba almayı planlıyoruz. İkinci el arabaya yetecek kadar bir birikimimiz var. Birkaç araba haberi geldi. Biraz anlayan arkadaşlarla birlikte gidip bakıyoruz. Beğenmiyoruz. Bir köyden bir araba haberi daha geldi. Anadol marka bir araba. Temiz duruyor. Arkadaş da baktı. Fiyatı da uygun geldi. Kaporamızı verdik. Muhayyer olarak el sıkıştık. Burdur’a doğru hareket ettik. Arabayı bir arkadaş kullanıyor. Biraz yol aldıktan sonra, arkadaş terlemeye başladı. Bana hitaben,

-Hocam bu arabanın freni yok ya.

-Nasıl, nasıl freni yok ya?

-Valla yok. Bak basıyorum 150 metrede zor duruyor, deyince ikimizde soğuk soğuk terlemeye başladık. Çok düşük viteslerde ağır ağır Burdur’a ulaştık. Sabah oldu. Arkadaş da geldi. Burdur sanayisine gidip arabayı tanıdık bir tamirciye göstereceğiz.

Tamirci arkadaşın yanına vardık. Arkadaş:

-Ya usta bu arabanın frenleri tutmuyor. Frensiz araba mı olur?

-Hııım evet, evet bu arabaların frenleri sorunludur. Buna mestan haus takmak gerekecek. Kaporta zaten güzel, motor da fena değil.

-Peki bu mestan abi bize kaça mal olacak?

O günün parası ile epeyce yüksek sayılabilecek bir bedel söyledi. Arabadan soğudum. Arkadaşla beraber akşamüzeri tekrar arabayı aldığımız köye vardık. Arabayı aldığımız arkadaşa durumu anlattık. O da,

-Ya sizden sonra bir arkadaş daha geldi. Arabaya o da talip. Hatta size söylediğim miktardan on bin lira fazla dedim. Cayma olursa haberim olsun dediydi. Tamam, ben arabamı alırım. Şu da verdiğiniz kaparo. Haydin olan akşam Ben sizi de Burdur asfaltına kadar indireyim, dedi.

Bizi Burdur asfaltına (yol) indirdi. Helalleştik. Burdur’a döndük. Artık iyiden iyiye aile boyu araba sevdamız depreşti. Bordo renkli gerçek deri bir el çantam var. El çantama bir zarf içerisinde yeni çıkmış on binliklerden 12 tane koydum. Altı yüz bin liramız var ama beş yüz elli bin lira civarında olan ikinci el bir araba alacağız. Günlük harcayacağım harçlığım ayrıca cüzdanımda. Tercihim de netleşmeye başladı. Murat 124 mümkünse yetmiş iki model orijinal olsun diyorum. Yetmiş iki modellerin özelliği üzerlerinde fiat motor var. Kaportada İtalyan. Müze bahçesi diye adlandırdığımız bir kıraathane var. Müfettiş ve öğretmen arkadaşlarla orada buluşup iddialı briç müsabakalarımız oluyor. Oraya uğradım. Başka bir arkadaş:

-Hocam Isparta’dan bir iki araba haberi geldi. Ben yarın kelle halılarım var onları götüreceğim. Bana da yoldaş olursun. İstersen sabah saat sekiz gibi burada buluşup gidelim, dedi. Ben de,

-Ya iyiden iyiye artık ailece odaklandık. Alıp geçelim şu arabayı diyorum, dedim. İmleştik.

Akşam evde eşime de söyledim. Çocuklar küçük ama her akşam eve geldiğimde sanki bakkaldan çay almamışım gibi. Hepsi birden:

-Baba bugün de almadın mı arabayı, diyorlar. Gülüşüyoruz.

- Yarın bir arkadaş Isparta’ya gidiyormuş. Onunla Ben de gideceğim. Bu kez alırım herhalde. Dedikten sonra içinde o gün teftiş kurulu başkanlığından verilen soruşturma görevi ile ilgili evraklarında bulunduğu bordo renkli el çantamı gözümün önüne koydum. Akşam yattık, sabah erken kalktım. 149 evler’den dolmuşla şehir merkezine ulaştım. Arkadaş da geldi. Arabasının tavanına yerleştirilmiş bagaja iki tane halı bağlı olarak Isparta’ya hareket ettik. Isparta’ya varınca önce halıları bir yere götürdük. Orada halıların ilmek sayılarını, renk ve yün kontrollerini yaptıktan sonra arkadaşa:

-Akşamüzeri uğra, dediler.

Belli ki halıları beğenmişlerdi. Halıları bıraktıktan sonra 1982’ nin Burdur’undan çok farklı olmayan Isparta’sının şehir merkezine geldik. Haber verilen arabalardan birisini gördük. İkimiz de beğenmedik. Bir hayli yer gezdik. Gül suyu, gül yağı, gül lokumu falan satan yerlerden alışverişler yaptık. Öğlen vakti lokantanın birisinde güzel ve çok lezzetli bir yemek yedikten sonra. Arkadaşın halıları bıraktığı yere uğradık. Oradan tekrar şehir merkezine geldiğimiz de gözüme çok temiz bir pastane çarptı. Arkadaşa:

-Gel şurada birer “yaş pasta” yiyelim önerisinde bulundum. O da,

-Bak yemekleri Sen ödedin. Pastalar Benden olursa tamam dedi. Hayır desemde inatlaştı.

-Kabul dedim. Pastaneye girdik. “Yaş pastalarımızı” söyledik. Pastalarımız bitince çaylarımız da geldi. Çaylarımızı da içtik. Arkadaş erken bitirdi. Hemen kalktı hesabı ödemek için kasaya yöneldi.

-Ben arabadayım, diyerek çıktı. Ben de arkadaşı bekletmemek için biraz acele ederek pastaneciye de

-Elinize sağlık, diyerek çıktım.

Arkadaşla biraz Burdur- Isparta karşılaştırması yaparak Burdur’a doğru hareket ettik. Gün boyu epeyde yorulmuştuk. Burdur’a geldiğimizde arabadan inerken. Aaa! Benim bordo çanta yok. Arkadaş:

-Dönelim, dedi.

- Ya akşam oldu. Dönsek kimi bulacağız. Üstelik nerede unuttuğuma dairde en küçük bir fikrim yok. Derken çok kötü olmuştum. Çanta ve içindeki paradan ziyade çanta içerisinde dörde katlanmış birkaç sayfadan ibaret bir soruşturma evrakı ve şikâyet dilekçesi vardı. O nedenle biraz panik yaptıysam da… içimden ”Ya memur arkadaşlar bu evrakın suretini çıkarmışlardır.” Diye düşünerek biraz rahatladım. Pazar gününü eşimde Ben de endişe ile geçirdik.

Pazartesi sabah erkenden kalktım. O yıllarda fotokopi makinası henüz resmi dairelerde kullanılmıyor. Resmi yazılar pelur (çok ince kağıt) kağıtların arasına karbon kağıtları konularak daktilo ile de yazılarak iki üç suret çıkarılıyordu. Sabah o binada görev yapan memur arkadaşlarla birlikte o yıllarda özel idare binasında olan Milli Eğitim Müdürlüğüne girerken teftişin şef memuru Orhan Bey ile karşılaştık.

-Orhan Bey günaydın. Ya cuma günü bana verdiğin soruşturma evrakını çanta ile birlikte Isparta’da kaybettim. Kaybettiğim yeri de bilmiyorum. Evrakın suretleri vardır inşallah.

-Müfettiş Bey emir ve olurun suretleri mutlaka var ama şikâyet dilekçesinin suretini çıkardık mıydı? hatırlamıyorum. Neyse geçmiş olsun daireye çıkınca bakalım. Amaan hocam telaşe etme ya! Bakarız çaresine.

Milli Eğitime çıktık. Orhan Bey odasına Ben de İstanbul pedagojiden okul arkadaşım olan Başkanımız İsmet Sert Bey tarafından her grup için ayrı bir masa ve daktilo ile donatılmış o yılların olanakları içerisinde çok donanımlı sayılan müfettişler odasına girdim. Odada grubumuza ayrılan masaya oturdum. Yüzüm odanın kapısına dönük ve kapı açık Orhan Bey’den müjde beklerken… Kapının önünden elinde Benim bordo renkli çantanın aynısı olan bir genç geçti. Koridorda rastladığı İlköğretim Müdürü Bayram Bey’e Müfettiş Hıfzı Yetgin’i soruyor.

Bayram bey deneyimli idareci… Genci müzakere etmeye başladı. Ben de hızla kalktım kapıdan baktım. Elindeki çanta Benim çanta. Dahada hızlanarak gence doğru yürüdüm.

-Hıfzı Yetgin benim çantada Benim diyerek bir taraftan da hemen gencin elindeki çantayı aldım. Hızla içini açtım. Baktım soruşturma evrakı içinde derin bir ohhh çektiğimi unutamam.

-Efendim içinde Yüz yirmi bin lira da para var, deyince rahmetli Bayram Bey’in gözleri iyice açılmış olarak…

-Müfettiş bey o kadar para ile dolaşılır mı allasen ya, demiş hemen elimden çantayı alarak parayı saymış. Çantayı getiren gence de,

-Aferin tam getirmişsin. Demişti.

 Ben soruşturma evrakının orijinallerine ulaşmış olmanın verdiği rahatlıkla. Gencin koluna girerek bizim müfettişler odasına götürdüm. O sırada çay servisi yapan arkadaşa da rastlayınca,

-Bize hemen acele beş çay dedim. İki bizim odaya, ikisi teftiş yazı işleri yazan odaya, birisi de İlköğretim Müdürü Bayram Bey’e dedim. Çantayı getiren arkadaşa da,

-Teşekkür ederim. Şimdi bak Ben bu parayı gözden çıkarmıştım. Benim için önemli olan şu kâğıtlardı. Onları getirdin. Şimdi şu paradan ne kadar istersen al, dedim. Genç:

- Efendim. Ben Isparta’da çantayı unuttuğunuz pastanede çalışıyorum. Siz acele ile çıkarken masada sizin çanta kalmış. Patronumuzda akşam dükkânı kapatırken çantayı orada görünce komşu dükkânın sahibini çağırdı. Birlikte çantayı açtılar. Sizin çantadaki önemli dediğiniz kâğıdın üzerinde Hıfzı Yetgin İlköğretim müfettişi yazdığını kağıdın en üstünde de Burdur Milli Eğitim Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı yazdığını gördüler. Sonra da zarfı açıp içindeki parayı saydılar. Yüz yirmi bin lira var, dediler. Patronumuz bana dönerek:

-Bak bu beyefendi bize geldi. Müşterimiz oldu. Çantasını da bir dalgınlıkla burada unuttu. Belli ki Burdur’da müfettiş olarak çalışıyor. Yarın git desem devlet daireleri kapalı. O nedenle pazartesi ilk dolmuşla Burdur’a gideceksin. Kimseye bir şey anlatmadan yalnızca Burdur Milli Eğitim Müdürlüğünü soracaksın. Orada da bu beyefendiyi bulup çantayı teslim edeceksin. Sakın ha para falan vermek isterse de almayacaksın. Masrafların içinde gidiş geliş yol paranı sana verdiğim paradan harcarsın. Diye bana sıkı sıkı tembih etti. O nedenle ben para alamam, dedi.

Çok ısrar ettim.

-Patronunun ne haberi olacak. Ben veriyorum. Falan dediysem de asla kabul etmedi. Yol masraflarını da veremedim. Bir çay içer içmez,

- Ben Isparta’ya dönmeliyim, diyerek yanımdan ayrıldı.

O sırada sabahın erken saatlerinde bu olaya tanıklık eden herkes “Bravo pastaneciye” diyerek yüksek sesle takdirlerini bildirmişlerdi. Orhan Bey’de,

-Ya müfettiş bey valla dilekçenin sureti yokmuş iyi ki geldi evraklar demişti.

Sabah evden bir haftalığına çıktığımız için çanta, soruşturma evrakı ve paranın geldiği haberini eşimi ev telefonundan arayarak ona da vermiş, onunda sevindiğini ve mutlu olduğunu bilerek göreve huzurla çıkmıştım.

Grubun haftalık çalışması gereği hafta boyu görevli olduğumuz ilçe ve köylerindeki okullarda çalıştıktan sonra cuma günleri Burdur merkeze dönerdik. Yine o şekilde oldu.

Cuma akşamı Burdur’a geldik. Ben sabah erkenden kalkarak Isparta’nın yolunu tuttum. Çantamı bana kadar ulaştıran pastaneyi buldum. Kendimi tanıttım. Patron ile uzun bir sohbetimiz oldu. Sonunda pastane sahibine:

-Arkadaş! Ben ısrar ediyorum. Bir miktar, hiç olmazsa masrafları karşılamak istiyorum, dediğimde pastane sahibi çok kararlı bir şekilde:

-Hocam siz bize geldiniz. Müşterimiz oldunuz. Buradan alışveriş yaptınız ve az ya da çok miktarın önemi yok, bize para kazandırdınız. Bundan sonrası bize aittir. Biz müesseseyiz. Parayı sattığımız üründen kazanırız. Müşterimiz bizim mekânımızda bir eşyasını unuttuğunda onu güvenli bir şekilde sahibine ulaştırmak bizim zaten görevimizdir. Görevimiz olan bir işi yaptık diye de ek para alamayız. Lütfen ısrar etmeyin. Bizim bir katkımız olmuşsa helal ediyoruz. Siz de hakkınızı helal edin, demişti.

Yitikleri ulaştıran iyi insanlar hep varlar. İyi ki varlar. Çoğalarak var olsunlar.  19.10.2026 Hıfzı Yetgin

 

0 yorum:

Yorum Gönder

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Premium Wordpress Themes