BİZ MÜESSESEYİZ PARAYI SATTIĞIMIZ ÜRÜNDEN
KAZANIRIZ GÖREVİMİZ OLAN HİZMETTEN PARA ALAMAYIZ
1982’de
Kastamonu ilinde çalışırken Burdur ilköğretim müfettişliğine atandım. Evi taşıdık.
Çocukları okullarına yerleştirdik. Eşimle konuştuk bir araba almayı
planlıyoruz. İkinci el arabaya yetecek kadar bir birikimimiz var. Birkaç araba
haberi geldi. Biraz anlayan arkadaşlarla birlikte gidip bakıyoruz.
Beğenmiyoruz. Bir köyden bir araba haberi daha geldi. Anadol marka bir araba.
Temiz duruyor. Arkadaş da baktı. Fiyatı da uygun geldi. Kaporamızı verdik.
Muhayyer olarak el sıkıştık. Burdur’a doğru hareket ettik. Arabayı bir arkadaş
kullanıyor. Biraz yol aldıktan sonra, arkadaş terlemeye başladı. Bana hitaben,
-Hocam bu arabanın freni yok ya.
-Nasıl, nasıl freni yok ya?
-Valla yok. Bak basıyorum 150 metrede zor
duruyor, deyince ikimizde soğuk soğuk terlemeye başladık. Çok düşük viteslerde
ağır ağır Burdur’a ulaştık. Sabah oldu. Arkadaş da geldi. Burdur sanayisine
gidip arabayı tanıdık bir tamirciye göstereceğiz.
Tamirci arkadaşın yanına vardık. Arkadaş:
-Ya usta bu arabanın frenleri tutmuyor.
Frensiz araba mı olur?
-Hııım evet, evet bu arabaların frenleri
sorunludur. Buna mestan haus takmak gerekecek. Kaporta zaten güzel, motor da
fena değil.
-Peki bu mestan abi bize kaça mal olacak?
O günün parası ile epeyce yüksek
sayılabilecek bir bedel söyledi. Arabadan soğudum. Arkadaşla beraber akşamüzeri
tekrar arabayı aldığımız köye vardık. Arabayı aldığımız arkadaşa durumu
anlattık. O da,
-Ya sizden sonra bir arkadaş daha geldi.
Arabaya o da talip. Hatta size söylediğim miktardan on bin lira fazla dedim.
Cayma olursa haberim olsun dediydi. Tamam, ben arabamı alırım. Şu da verdiğiniz
kaparo. Haydin olan akşam Ben sizi de Burdur asfaltına kadar indireyim, dedi.
Bizi Burdur asfaltına (yol) indirdi. Helalleştik.
Burdur’a döndük. Artık iyiden iyiye aile boyu araba sevdamız depreşti. Bordo
renkli gerçek deri bir el çantam var. El çantama bir zarf içerisinde yeni
çıkmış on binliklerden 12 tane koydum. Altı yüz bin liramız var ama beş yüz elli
bin lira civarında olan ikinci el bir araba alacağız. Günlük harcayacağım
harçlığım ayrıca cüzdanımda. Tercihim de netleşmeye başladı. Murat 124 mümkünse
yetmiş iki model orijinal olsun diyorum. Yetmiş iki modellerin özelliği
üzerlerinde fiat motor var. Kaportada İtalyan. Müze bahçesi diye
adlandırdığımız bir kıraathane var. Müfettiş ve öğretmen arkadaşlarla orada
buluşup iddialı briç müsabakalarımız oluyor. Oraya uğradım. Başka bir arkadaş:
-Hocam Isparta’dan bir iki araba haberi
geldi. Ben yarın kelle halılarım var onları götüreceğim. Bana da yoldaş olursun.
İstersen sabah saat sekiz gibi burada buluşup gidelim, dedi. Ben de,
-Ya iyiden iyiye artık ailece odaklandık. Alıp
geçelim şu arabayı diyorum, dedim. İmleştik.
Akşam evde eşime de söyledim. Çocuklar küçük
ama her akşam eve geldiğimde sanki bakkaldan çay almamışım gibi. Hepsi birden:
-Baba bugün de almadın mı arabayı, diyorlar.
Gülüşüyoruz.
- Yarın bir arkadaş Isparta’ya gidiyormuş.
Onunla Ben de gideceğim. Bu kez alırım herhalde. Dedikten sonra içinde o gün
teftiş kurulu başkanlığından verilen soruşturma görevi ile ilgili evraklarında
bulunduğu bordo renkli el çantamı gözümün önüne koydum. Akşam yattık, sabah
erken kalktım. 149 evler’den dolmuşla şehir merkezine ulaştım. Arkadaş da
geldi. Arabasının tavanına yerleştirilmiş bagaja iki tane halı bağlı olarak
Isparta’ya hareket ettik. Isparta’ya varınca önce halıları bir yere götürdük.
Orada halıların ilmek sayılarını, renk ve yün kontrollerini yaptıktan sonra
arkadaşa:
-Akşamüzeri uğra, dediler.
Belli ki halıları beğenmişlerdi. Halıları
bıraktıktan sonra 1982’ nin Burdur’undan çok farklı olmayan Isparta’sının şehir
merkezine geldik. Haber verilen arabalardan birisini gördük. İkimiz de beğenmedik.
Bir hayli yer gezdik. Gül suyu, gül yağı, gül lokumu falan satan yerlerden
alışverişler yaptık. Öğlen vakti lokantanın birisinde güzel ve çok lezzetli bir
yemek yedikten sonra. Arkadaşın halıları bıraktığı yere uğradık. Oradan tekrar şehir
merkezine geldiğimiz de gözüme çok temiz bir pastane çarptı. Arkadaşa:
-Gel şurada birer “yaş pasta” yiyelim
önerisinde bulundum. O da,
-Bak yemekleri Sen ödedin. Pastalar Benden
olursa tamam dedi. Hayır desemde inatlaştı.
-Kabul dedim. Pastaneye girdik. “Yaş
pastalarımızı” söyledik. Pastalarımız bitince çaylarımız da geldi. Çaylarımızı
da içtik. Arkadaş erken bitirdi. Hemen kalktı hesabı ödemek için kasaya
yöneldi.
-Ben arabadayım, diyerek çıktı. Ben de
arkadaşı bekletmemek için biraz acele ederek pastaneciye de
-Elinize sağlık, diyerek çıktım.
Arkadaşla biraz Burdur- Isparta karşılaştırması
yaparak Burdur’a doğru hareket ettik. Gün boyu epeyde yorulmuştuk. Burdur’a
geldiğimizde arabadan inerken. Aaa! Benim bordo çanta yok. Arkadaş:
-Dönelim, dedi.
- Ya akşam oldu. Dönsek kimi bulacağız. Üstelik
nerede unuttuğuma dairde en küçük bir fikrim yok. Derken çok kötü olmuştum. Çanta
ve içindeki paradan ziyade çanta içerisinde dörde katlanmış birkaç sayfadan
ibaret bir soruşturma evrakı ve şikâyet dilekçesi vardı. O nedenle biraz panik
yaptıysam da… içimden ”Ya memur arkadaşlar bu evrakın suretini çıkarmışlardır.”
Diye düşünerek biraz rahatladım. Pazar gününü eşimde Ben de endişe ile geçirdik.
Pazartesi sabah erkenden kalktım. O yıllarda
fotokopi makinası henüz resmi dairelerde kullanılmıyor. Resmi yazılar pelur (çok
ince kağıt) kağıtların arasına karbon kağıtları konularak daktilo ile de yazılarak
iki üç suret çıkarılıyordu. Sabah o binada görev yapan memur arkadaşlarla
birlikte o yıllarda özel idare binasında olan Milli Eğitim Müdürlüğüne girerken
teftişin şef memuru Orhan Bey ile karşılaştık.
-Orhan Bey günaydın. Ya cuma günü bana
verdiğin soruşturma evrakını çanta ile birlikte Isparta’da kaybettim. Kaybettiğim
yeri de bilmiyorum. Evrakın suretleri vardır inşallah.
-Müfettiş Bey emir ve olurun suretleri
mutlaka var ama şikâyet dilekçesinin suretini çıkardık mıydı? hatırlamıyorum. Neyse
geçmiş olsun daireye çıkınca bakalım. Amaan hocam telaşe etme ya! Bakarız
çaresine.
Milli Eğitime çıktık. Orhan Bey odasına Ben
de İstanbul pedagojiden okul arkadaşım olan Başkanımız İsmet Sert Bey
tarafından her grup için ayrı bir masa ve daktilo ile donatılmış o yılların
olanakları içerisinde çok donanımlı sayılan müfettişler odasına girdim. Odada
grubumuza ayrılan masaya oturdum. Yüzüm odanın kapısına dönük ve kapı açık Orhan
Bey’den müjde beklerken… Kapının önünden elinde Benim bordo renkli çantanın
aynısı olan bir genç geçti. Koridorda rastladığı İlköğretim Müdürü Bayram Bey’e
Müfettiş Hıfzı Yetgin’i soruyor.
Bayram bey deneyimli idareci… Genci müzakere
etmeye başladı. Ben de hızla kalktım kapıdan baktım. Elindeki çanta Benim
çanta. Dahada hızlanarak gence doğru yürüdüm.
-Hıfzı Yetgin benim çantada Benim diyerek bir
taraftan da hemen gencin elindeki çantayı aldım. Hızla içini açtım. Baktım
soruşturma evrakı içinde derin bir ohhh çektiğimi unutamam.
-Efendim içinde Yüz yirmi bin lira da para var,
deyince rahmetli Bayram Bey’in gözleri iyice açılmış olarak…
-Müfettiş bey o kadar para ile dolaşılır mı
allasen ya, demiş hemen elimden çantayı alarak parayı saymış. Çantayı getiren gence
de,
-Aferin tam getirmişsin. Demişti.
Ben
soruşturma evrakının orijinallerine ulaşmış olmanın verdiği rahatlıkla. Gencin
koluna girerek bizim müfettişler odasına götürdüm. O sırada çay servisi yapan
arkadaşa da rastlayınca,
-Bize hemen acele beş çay dedim. İki bizim
odaya, ikisi teftiş yazı işleri yazan odaya, birisi de İlköğretim Müdürü Bayram
Bey’e dedim. Çantayı getiren arkadaşa da,
-Teşekkür ederim. Şimdi bak Ben bu parayı
gözden çıkarmıştım. Benim için önemli olan şu kâğıtlardı. Onları getirdin.
Şimdi şu paradan ne kadar istersen al, dedim. Genç:
- Efendim. Ben Isparta’da çantayı unuttuğunuz
pastanede çalışıyorum. Siz acele ile çıkarken masada sizin çanta kalmış. Patronumuzda
akşam dükkânı kapatırken çantayı orada görünce komşu dükkânın sahibini çağırdı.
Birlikte çantayı açtılar. Sizin çantadaki önemli dediğiniz kâğıdın üzerinde
Hıfzı Yetgin İlköğretim müfettişi yazdığını kağıdın en üstünde de Burdur Milli
Eğitim Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı yazdığını gördüler. Sonra da zarfı
açıp içindeki parayı saydılar. Yüz yirmi bin lira var, dediler. Patronumuz bana
dönerek:
-Bak bu beyefendi bize geldi. Müşterimiz oldu.
Çantasını da bir dalgınlıkla burada unuttu. Belli ki Burdur’da müfettiş olarak
çalışıyor. Yarın git desem devlet daireleri kapalı. O nedenle pazartesi ilk
dolmuşla Burdur’a gideceksin. Kimseye bir şey anlatmadan yalnızca Burdur Milli
Eğitim Müdürlüğünü soracaksın. Orada da bu beyefendiyi bulup çantayı teslim
edeceksin. Sakın ha para falan vermek isterse de almayacaksın. Masrafların
içinde gidiş geliş yol paranı sana verdiğim paradan harcarsın. Diye bana sıkı
sıkı tembih etti. O nedenle ben para alamam, dedi.
Çok ısrar ettim.
-Patronunun ne haberi olacak. Ben veriyorum.
Falan dediysem de asla kabul etmedi. Yol masraflarını da veremedim. Bir çay
içer içmez,
- Ben Isparta’ya dönmeliyim, diyerek yanımdan
ayrıldı.
O sırada sabahın erken saatlerinde bu olaya
tanıklık eden herkes “Bravo pastaneciye” diyerek yüksek sesle takdirlerini
bildirmişlerdi. Orhan Bey’de,
-Ya müfettiş bey valla dilekçenin sureti
yokmuş iyi ki geldi evraklar demişti.
Sabah evden bir haftalığına çıktığımız için
çanta, soruşturma evrakı ve paranın geldiği haberini eşimi ev telefonundan
arayarak ona da vermiş, onunda sevindiğini ve mutlu olduğunu bilerek göreve
huzurla çıkmıştım.
Grubun haftalık çalışması gereği hafta boyu
görevli olduğumuz ilçe ve köylerindeki okullarda çalıştıktan sonra cuma günleri
Burdur merkeze dönerdik. Yine o şekilde oldu.
Cuma akşamı Burdur’a geldik. Ben sabah
erkenden kalkarak Isparta’nın yolunu tuttum. Çantamı bana kadar ulaştıran
pastaneyi buldum. Kendimi tanıttım. Patron ile uzun bir sohbetimiz oldu. Sonunda
pastane sahibine:
-Arkadaş! Ben ısrar ediyorum. Bir miktar, hiç
olmazsa masrafları karşılamak istiyorum, dediğimde pastane sahibi çok kararlı
bir şekilde:
-Hocam siz bize geldiniz. Müşterimiz oldunuz.
Buradan alışveriş yaptınız ve az ya da çok miktarın önemi yok, bize para
kazandırdınız. Bundan sonrası bize aittir. Biz müesseseyiz. Parayı sattığımız
üründen kazanırız. Müşterimiz bizim mekânımızda bir eşyasını unuttuğunda onu
güvenli bir şekilde sahibine ulaştırmak bizim zaten görevimizdir. Görevimiz
olan bir işi yaptık diye de ek para alamayız. Lütfen ısrar etmeyin. Bizim bir
katkımız olmuşsa helal ediyoruz. Siz de hakkınızı helal edin, demişti.
Yitikleri ulaştıran iyi insanlar hep varlar. İyi
ki varlar. Çoğalarak var olsunlar.
19.10.2026 Hıfzı Yetgin
19.10.26
yetginhoca1


0 yorum:
Yorum Gönder