BİR HOLLANDALI TURİST ÜLKEMİZİN HER ŞEHRİNİ DOLAŞMIŞ VE ÇEKTİĞİ;
FOTOĞRAFLAR İÇİN BİR SİTE KURMUŞ HER ŞEHRİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ VE ADIM ADIM GEZİNİZ. http://www.pbase.com/dosseman/root&page=1.
BİR HOLLANDALI TURİST ÜLKEMİZİN HER ŞEHRİNİ DOLAŞMIŞ VE ÇEKTİĞİ;
FOTOĞRAFLAR İÇİN BİR SİTE KURMUŞ HER ŞEHRİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ VE ADIM ADIM GEZİNİZ. http://www.pbase.com/dosseman/root&page=1.
Eğitim, eğitim, eğitim. Eğitimi ıskalarsak deprem x 1in sağına sayılamayacak kadar sıfır koysanız da tahribatı tanımlayamazsınız. yetginhoca
BU SON OLSUN BU SON
Cem Karaca'nın şarkısıydı "
doğarken ağladı insan. Bu son olsun bu son." İnsanlar ağlamaya
doğarken başladılar. Son olmadı genellikle. Üç gündür elim yazmaya dilim
konuşmaya varmıyor.
Ömrümüz mesleğimiz gereği eğitimle
insanları, öğrencilerimizi aydınlatmakla geçti. Vara vara karşımıza hep
değirmenler çıktı. Bu değirmenler İnsan öğütüyor. Ne yeteneklerimizin
yitirilişlerine bakakaldık. Hammurabi çürük ev yapan usta cezalandırılacak
demiş. Çürük ev yapan ustalar bakmışlar ki işin şakası yok. Örgütlenmişler,
çalışa çalışa düşüne düşüne vazgeçmemişler her yolu mubah sayan düşünürlerini
de yaratarak, halkın onayını da alacakları bütünsel sistemleri de icat ederek
gücü ele geçirmişler. Bu gücü eline alan "güçlüler” sonrasında her şeyden
Allah’ı sorumlu tutmaya başlamışlar. "her şey Allahtan" yazılarını
gördüğüm her yerde bu haksızlık değil mi ? “Bizde de bir eksiklik, noksanlık
olamaz mı?”, “ Allah aklı, düşünme becerisini niye verdi?” der dururum.
Doğal afeti, insanların kontrolü
dışında gerçekleşen, mal ve can kaybına neden olabilen, büyük oranda önlenemez
insanüstü ölçeğe sahip bir tehlike olarak tanımlarlar. Öğrencilerimize de bu
tanımları örnekleriyle hep anlattık. Ama, akıl erdiremeden yıllarca duyarım ki
Japonya'da 9 şiddetinde deprem olurmuş 12. kattaki Japon masaya tutunur çayını
içmeye devam edermiş. Peki, madem becerim var o zaman şimdi düşünüyorum... bu
yaşadıklarımızın daha şiddetlisini Japon yaşıyor hiçbir Japon bunu doğal afet
saymıyor. Sıradan ve yaşantısının bir parçası kabul ediyor. Japon çayını içmeye
devam ediyorken… Bir başka coğrafyada yaşayan insan daha az şiddette bir deprem
yaşayınca sonuçları katlanılamaz tarihin en ağır doğal afeti oluyor. Burada bir
çelişki yok mu? Düşünmeye devam ediyorum. Koca Sinan'ın yaptığı köprüler, camiler
sapasağlam ayakta kalırken birkaç yıl önce yapılan binalar neden ayakta
kalamayıp insanlara mezar oluyor. Başkalarına sözüm olmaz da biz bunları
aşabilmeliydik. Koca Sinan 1588 yılında öldü. O yıldan sonra bu işi daha da
geliştirmemiz gerekiyordu. Yapamadık. Neden yapamadığımızı işin uzmanları
söylesin. Ben bir eğitimci olarak söylüyorum. Çoğu zaman pandemi, deprem vb.
kriz durumlarında sayın yetkililerimizin ilk aklına gelen şey okulların tatil
edilmesi geliyor. Atatürk Kurtuluş Savaşımız yıllarında bile öğretmenler
kongresini toplamış, eğitimin önemine işaret etmiştir. İkinci paylaşım savaşı
sonrasında Amerikalı bir yetkilinin bir Alman generale hitaben “ Ülkenizde taş
üstünde taş kalmadı. Artık ayağa kalkamazsınız” denildiğinde Alman generalin,
“Ülkemizde taş üstünde taş kalmadı ama üniversitelerimiz ayakta” dediği
söylenir. Bu cevap anlamlıdır. Eğitimi ıskaladığınızda eğitim x 1 in sağına
sınırsız sayıda sıfır koyun ortaya çıkacak tahribatı hesaplayamazsınız. O nedenle
okulların kapatılması eğitime ara verilmesi gibi uygulamalar eğitimin hiçbir
kademesinde hiç akla getirilmemelidir. Bu insanların en çok ihtiyaç duydukları
psiko sosyal tedavi açısından ve elbette eğitimin gücünün aşamayacağı zorluk
olamayacağı bilincini ayakta tutmak açılarından da çok önemlidir.
Sevgili Öğrencilerim,
Her şey bir çift mavi gözle başladı.
Türkiye'nin kurtuluşunun dönüm noktası... Mustafa Kemal Atatürk gibi bir
öndere sahip olmasıdır. İşte bugün bu Büyük Önderi anmak amacıyla buradayız.
Hindistan'ın kurtarıcı lideri Mahatma Gandi, 1919 Eylül'ünde :
"Mustafa Kemal'in utkusu, Dünya için özgürlük ve bağımsızlık simgesidir.
Türkiye orduları bir devri kapatmıştır. Şimdi mazlum ve tutsak devletler ve
uluslar artık vazgeçilmez bir reçeteye sahiptir..."demiştir.
Aynı
yıl Ali Cinnah da şöyle söylüyordu. Hem de Londra'da... "Mustafa Kemal ve
Türkler, kendileri için hazırlanan tabutu yayılmacıların başına geçirmişlerdir.
Şimdi dünyada başlarına tabutlar geçirilecek başka milletler de benzer savaşlara
hazırlanmalıdırlar. Ne bizi ne de her kıtada yaşamakta olan tutsak ve mazlum
ulusları bundan sonra tutamayacaksınız..."
İşte
Mustafa Kemal Atatürk dünya için böyle bir ışık yakmış önemli insandı.
Dünya
için bu kadar önemli bir kişi olan Atatürk bizim için kimdir? Bir anımla
anlatmaya çalışayım. Her şey bir çift mavi gözle başladı.
Daha
ilkokula başlamamıştım. Beş yaşındaydım. Nenemle ilçeye indik. Sokakta yürürken
üzerinde Atatürk’ün bir çift mavi gözü görünen yırtılmış bir gazete parçası gördük.
Nenem oğlum yerde gördüğün kâğıdı al tozunu sil koynuna koy dedi. Ama tozlanmış
dedim. Yere eğildi. Kollarımdan tuttu.
-Bu mavi gözler kimin biliyor musun dedi.
-Yok
dedim.
Birden
gözleri doldu.
- Oğlum, oğulcuğum bu Atatürk dedi. Nenemin
gözlerindeki kararlılığı görünce hemen eğildim. Yerdeki gazete parçasını
aldım.
Tozunu
silkeledim. Katlayıp gömleğimin içine koydum. Nenem başımı okşadı.
-”aferin sarı bey “ dedi. Nenemi bu kadar
duygulandıran Atatürk kimdi? Atatürk Ne
demekti? Sorular beynimde uçuşup duruyordu.
-Nene Atatürk ne demek, diye sordum.
Durdu. Yine çömeldi. Yine iki kolumdan tuttu
yine gözleri nemlendi. Bana hitaben;
-Atatürk demek gündüz çalışmak, gece yatağa tok
yatmaktır…
-Atatürk demek, kadında olsan bu sokaklarda korkmadan yürümek demektir...
-Atatürk demek, dünyada hiç kimseye muhtaç olmamak demektir...
-Atatürk demek kız erkek aynı okullarda ayrımsız
okumak demektir…
-Atatürk demek kimsesizlerin sahipsiz olmaması
demektir…
-Oğlum, Atatürk demek bir Vatanının
olması demektir. Anladın mı? Demişti…
-"Anladım" demiştim...
Öylesine anlamıştım ki, aradan 65 yıl geçti her gün
yeniden yeniden daha iyi anlıyorum.
Sevgili öğrencilerim şimdi görev
sizde.
-Atatürk’ü anlamayanlar
olabilir. Anlatacağız.
-Anlamak
istemeyenler olacaktır. Israr edeceğiz.
-Küçümseyenler de olacaktır. İşte onlara asla boş vermeyeceğiz.
Yalnız
Türkiye için değil. Tüm mazlum milletler için... Sömürgeciliğe, emperyalizme,
açlığa, yoksulluğa karşı bağımsızlık ve kurtuluşun simgesi Aziz Atatürk!
-Sen
bilimsin!
-Sen
kimsesizlerin sahibisin!
-Sen
Cumhuriyetsin!
- Sen
ışıksın!
-Sen 20
yy. 21.yy bağlayan Dünya’nın en önemli liderisin!
Hıfzı Yetgin
TÜRKÇEMİZE SAHİP
ÇIKALIM
Dedem Korkut'u,
Atam Bilge Kağan'ı, Kaşgarlı Mahmut'u, Şeyh Edebali'yi, Kadı Bedrettin'i, Yunus'u, Köroğlu'nu, Hoca Nasrettin'i, Evliya Çelebi’yi, Dadaloğlu'nu, Pir
Sultan'ı, Karacaoğlan'ı, Karamanoğlu Mehmet
beyi ne söyledilerse çevirmen olmadan anlıyorum.
Azerbaycanlı, Kazakistanlı, Kırgızistanlı, Özbekistanlı, Türkmenistanlı, KKTC.li, Uyguristanlı, Salarlı, Altaylı, Balkarlı, Başkurtistanlı, Çuvaşistanlı, Gagavuzyalı, Kırımlı, Tataristanlı,
Moğolistanlı, Macaristanlı, Bulgaristanlı kişiler tanıdım. Hepsiyle
de tane tane de olsa konuşunca anlaştım. Herkes söylediğimi anladı. Herkesin
söylediğini de Ben
anladım. Ama
Osmanlıca diye bir dilim, Osmanlıca diye yine bir alfabem olmadığı halde farsça
ve Arapça karışık bir alfabe ile sarayda konuşulan bir dil yaratılmaya
başlandı. Halk bu dile de, bu alfabeye de hiç ısınamadı. Israrla Türkçe
konuşmayı sürdürdü. Bu nedenle olsa ki; Osmanlı'nın yazdığını hiç, konuştuğunu da neredeyse
sıfıra yakın anlamıyorum.
Keşke
köklerimden ve kültürümden kopmasaydım. Alfabem Uygur olsaydı ya da Göktürk
olarak kalsaydı. Mustafa Kemal Atatürk de zaten değiştirmezdi.
Bu durumda Beni kökümden kültürümden kim
koparmış oluyor...
Bazı insanlarımızdan Cumhuriyete karşı zaman zaman Çin devrimi Çin alfabesine, Fransız Devrimi Fransız alfabesine
dokunmadı şeklinde eleştiriler geliyor. Cumhuriyet’in değiştirdiği alfabe uydurulmuş bir alfabe
idi, bizim alfabemiz değildi. Osmanlıca diye de bir dil zaten yoktu.
Dünyanın en mantıklı ve
matematiksel örüntüsüne sahip dili olan Türkçemize sahip çıkalım. Hıfzı Yetgin
AŞAĞIDA VERDİĞİM LİNKLERDEN YÜZLERCE e-kitaba ULAŞABİLİRSİNİZ. Öncelikle başlığa tıklayınız. Başlık altında verilen linkleri göreceksiniz. Hangi lini açmak istiyorsanız. O linki kopyala/yapıştır şeklinde arama çubuğuna yapıştırınız. İyi okumalar.
https://tr1lib.org/
https://openculture.com/
http://www.altkitap.net/
https://www.free-ebooks.net/
https://librivox.org/
https://www.scribd.com/
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.FarmWord
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.gametime.kelimebulmacaoyunu
ANLAT ANLAT ANLAYANIM OLMUYOR
Karadeniz’in kıyıcığından bir inançlı hemşerim
Antalya’ya konuğum olarak geldi. Evde evin kıblesini sordu. Söyledim. Namazını
kıbleye dönüp kıldı. Dün sahile indik. Bir büfeye oturduk, çay içtik. Hemşerim,
bana iki dakika müsaade, dedi. Sahile, iri taşlı kumlara yöneldi. Ceketini
çıkarıp yere serdi. Sırtını denize verdi. Başladı namaza. Koşarak gittim.
Kıbleye dönsene, dedim. Hiç oralı olmadı. Namaz bitti. Geldi yanıma. “Ola ışak
babam 90 yaşında ölene kadar sırtını denize verdi, namazını o şekil kıldı, bana
da o şekil öğretti. Ben 30 yıldır sırtımı denize verip namazımı öyle kılarım.
30 yıldan sonra bana kıbleyi mi öğretirsin?” Çok uğraştım. “Karadeniz’e sırtını
verince kıbleye dönersin. Ama sırtını Akdeniz’e verirsen kıbleye sırtını
dönersin.” Dedim, durdum. Hep gülerek “He hee konuş, konuş.” diye
cevapladı.
Bizim bakanlık yüzünü nereye döndü anlayamıyorum. Ama sırtını öğretmene döndüğü kesin. Öğretmeni, öğretmenlik mesleğini mesleğin ne olduğunu ne olamayacağını hiç düşünmeden bence kimselere de sormadan bazı uygulamalar işleme konuluyor. Eğitimde geldiğimiz nokta da tam bir dağınıklık ve adeta bozgun yaşanıyor. Baş meselemiz uzman öğretmenlikmiş gibi savunanı olmayan bir uygulama ile insanlara yaz tatili zehir edildi. Bu yorgunluk ve ikilem içinde okulları açtık. Kutlu olsun, dediğim her öğretmen “Neyi kutluyor acaba?” diye biraz da kızgın bir ifade ile anlamsız anlamsız yüzünüze bakıyor. Bu moralsizlik ve yok sayılma ruhu içindeki öğretmenle bir yere varamazsınız.
Özellikle üst yönetimin aklına ilk gelen çözüm, öğretmeni zapturapt altına almak oluyor. Oluyor da bunu bugüne kadar başarabilen oldu mu diye bakan da yok. Bakan olarak görevli var da soruna çözüm odaklı bakan yok. Aslında yeni keşiflere de ihtiyaç yok. Dünya neler yapmış diye bir bakılabilse çok yol alınacak. İskandinav ülkelerini Finlandiya’yı falan geçelim. Daha dünkü devlet, eğitimde ve kalkınmışlık düzeyi açısından çok gerilerde yer alan Estonya’ya bir bakalım mesela. Estonya son on yılda neler yapmış, on yıl önce nerede imiş, şimdi dünyanın ilk 5’inde gelişmişlik ve mutluluk ölçümlerinde ise ilk 20 içerisine nasıl ulaşmış, bu sonuca ulaşmak için neler yapılmış?
Cevap basit: Yüzlerini öğretmene döndüler. Öğretmenlere yatırım yaptılar.
Öğretmenin itibarını, mesleğinin niteliğini yükselten uygulamaları planladılar, programladılar ve uyguladılar.
Bugün dil bayramı aklıma geliverdi, eskiden
Türkçe derslerini okuma, anlama, anlatım/sözlü/yazılı, dilbilgisi diye dört ana
bölümde işlerdik. Ders kaldı ama bu uygulamaları kaldırdık. Sonrasında sonuç;
okuyanımız, anlayanımız kalmadı. Öyle olunca da hatırlayamaz olduk.
Hatırlanmayan şeyin anlatılması mümkün olamadığı için de artık aynı zamanda
anlatamaz bir nesli yaratmış olduk. Sahi kim yaptı bütün bunları?
Benimde
kaderim, konuş konuş, anlat anlat anlayanım olmuyor.
26.09.2022
Hıfzı Yetgin
SAYIN DUYGUNUR ŞAHİN'DEN ALDIĞIMIZ "YARATICILIK" TEMALI EĞİTİM MUHTEŞEMDİ
İLKOKULLARDA MEVSİM ŞERİTLERİ VE KULLANMA ŞEKLİ
İlköğretim okullarımızın
1.2.3 sınıflarında öğrencilerimize zaman ve yıl kavramı kazandırma amacıyla
kullanmakta olduğumuz araçların en önemlilerinden birisi, “ Mevsim Şeritleridir”.
Okullarımızın büyük çoğunluğunda mevsim şeridi kullanılmadığı, kullananların
çoğunda da eylül ayında başlayıp ağustos ayında biten düz mevsim şeritlerinin
kullanıldığı görülmektedir.
1-
“
Mevsim Şeritleri” ile çalışırken öğrencilerimize birinci ayın ocak ayı olduğunu
söylediğimizde işitme organı kulak, ocak ayını birinci ay olarak algılamakta iken,
görme duygusu organı olan göz eylül ayını birinci ay olarak algılamaktadır. 6-9
yaş grubundaki öğrencilerin bu farklılığı sezebilmeleri ve doğru algılayabilmelerinde
doğal olarak güçlükler yaşanmaktadır. Duyu organlarının dışarıdan gelen
uyarıcıları birbirlerini destekler biçimde ve aynı şekilde algılayıp, aynı
nitelikte duyum olarak beyine iletmelerinin sağlanması gerekmektedir. Konuya bu
yüzü ile baktığımızda hâlihazırda kullanmakta olduğumuz düz “Mevsim Şeritleri”
öğretmen ve eğitimcilerimizce de bilindiği üzere “ ayanilik” yeni adıyla “
açıklık” ilkesine uygun düşmemektedir. Oysaki diyagram şeklinde yapılacak olan “
Mevsim Şeritleri” nde ise birinci ay olarak ocak ayı söylendiğinde duyu
organlarınca ( hem göz hem kulak) aynı şekilde ocak ayı birinci ay olarak
algılanacak öğrenme daha sağlıklı gerçekleşecek.
2-
Düz
mevsim şeritleri ile mevsimlerin birbirini izlemesi ve mevsimlerdeki münavebeyi
de 6-9 yaş grubundaki öğrencilerimize sağlıklı kavratmada güçlüklerin olduğu
konuya duyarlı öğretmenlerimizin pek çoğunun yakındığı bir husustur. Mevsimlerdeki
münavebenin kavratılmasındaki güçlüğü önlemek açısından da, diyagram şeklindeki
şeritler daha öğretici olmaktadır.
3-
Düz mevsim şeritlerinde “gün dönümleri” olarak
adlandırılan (21 Mart-21 Haziran-23 Eylül -21 Aralık ) tarihlerinin ve mevsim
geçişlerinin belirtilmesi de çok sağlıklı yapılamamaktadır. Bu sakıncaları
önlemek ve 1.2.3 Sınıf öğrencilerinin özelliklerine uygun ders aracı
kullanmaları hususlarında, tüm yönetici ve öğretmenlerimize gerekli rehberlik
yapılmalı, ilköğretim okullarımızda mevsim şeritlerinin daire çapı en az 90 cm.
olacak şekilde yapılması sağlanmalı önemli gün, olay ve haftaların öğrencilerle
birlikte, öğrencilerde “ hatıra bilgi” bırakıcı nitelikte işlenmesi yoluna
gidilmelidir.
4-
Son söz olarak; Ders aracı olarak mevsim şeridi
önemli bir ders aracıdır. Gün, hafta, ay, mevsim ve yıl kavramı bu araç
kullanılarak öğretilmelidir. Bilginin yapılanıp içselleşebilmesi için
öğretmenimizin bu aracın yanına giderek şerit üzerinde ilk zamanlar her gün giderek
önemli gün ve haftalarda ; “ Çocuklar bugün 2022 yılının yaz mevsiminin, eylül ayının, ikinci haftasında 9 eylül
günündeyiz. 9 eylül tarihimiz açısından da önemli bir gündür. Çünkü İzmir 9
eylül günü düşman işgalinden kurtulmuştur.” şeklinde bütünden parçaya inecek
şekilde bir söylemle güne dikkat çekilmeli ve önceden hazırladığımız “ İzmir 9 eylül 1922 tarihinde düşman
işgalinden kurtarılmıştır” cümlesi 9 eylül gününün karşısına sonradan
çıkarılabilecek şekilde yapıştırılmalıdır. 01.eylül 1979 Hıfzı YETGİN
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK VE
SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!
15 Mayıs 1919 gecesi Bandırma Vapuru,
Kız Kulesi açıklarında demir atmış beklemektedir. Aynı gün İzmir de “15 Mayıs 1919 sabahı
saat yedi buçuk sıralarında Yunan gemilerinde askerler karaya çıktı. Binlerce
yerli Rum ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu’nu
kaplamışlardı. Gemilerden inen Yunan askerlerine alkış tutuyorlardı. İlk Yunan
taburu buradan yaya olarak Hükumet konağı, kışla, kokaryalı istikametinden
Karantina’ya doğru yürüyüşe geçmişti.
Hasan Tahsin Konak Meydanı
Kordonboyu’nda koyu renkli takım elbisesi ile bekliyordu. Yürüyüş kolu, Hasan
Tahsin e yaklaşınca Hasan Tahsin öne fırladı..“Olamaz, olamaz, bu yurda hiç
kimse ellerini sallaya sallaya giremez” diye bağırdı rovelveri çıkardığında
yanında bir sesin kendisine sen başlatacaksın ama kim tamamlayacak dediğini
duydu. Hasan Tahsin diğer adı Osman Nevres “ tamamlayacak birileri de
çıkacaktır” diye cevap vererek sancağı taşıyan efzon askerine ateş etti. 31
yaşında ilk kurşunu sıktı ve şehit edildi.
Olay tüm Ege’ye yayılmıştı. Demirci
Mehmet Efe ayağa kalkarak kızanlarına; “Bir genç. düşmana ilk kurşunu sıkmıştır,
bundan sonrası bize düşer!” dedi.
Hasan
Tahsin’in başlattığı mücadeleyi tamamlayacak OLAN KAHRAMAN, YANİ ÖNDER, YANİ
MİLLETİN KADERİNİ BELİRLEYECEK OLAN KİŞİ, YANİ MUSTAFA KEMAL 15 Mayıs 1919
gecesini annesinin evinde geçirmişti. Sabah Rauf Orbay kendisine geminin
İngilizlerce batırılacağına dair bilgi aldığını söyledi. Mustafa Kemal: ”Rauf
Paşam kalmak zaten ölüm demek. Değil mi ? diyerek kararını değiştirmedi. 16
Mayıs sabahı bir kayıkla Bandırma vapuruna ulaştı. Odasında yolculukla ilgili
durumu planlamaya başladı...
O
sabah, Samsun‘a gidecek olan 23 subay ve 1 takım askerde birer ikişer kayıklarla
gemiye gelmeye başlamışlardı. Görevli subayların geldikleri bilgisi Mustafa
Kemal’e bildirilince, kaptana demir alması emrini verdi. 16 Mayıs 1919 günü
yolculuk başladı… Gemi boğazda ilerlerken İngiliz işgal kuvvetleri gemiyi
durdurdular. Gemide silah ve mühimmat araması yaparlar. Yaptıkları aramada bir
şey bulamamışlardır. İngilizler gemiyi terk ederlerken, Mustafa Kemal yüksek
sesle arkadaşlarına: “Bunlar kurtuluş uğruna ölümü göze almış yüreklerden
daha güçlü bir silah olamayacağını nereden bilecekler? ” dedi...
Kaptana kıyıya yakın bir rota izlemesini
söyledi. Meşakkatli yolculuk böylece başladı.
19 Mayıs 1919 günü sabah saat: 8.00 de
karaya çıkıldı. Grup İskeleden şehre doğru yürürlerken yırtık elbiseler
içerisinde bir askerin duvar dibinde ağladığını gördüler. Mustafa Kemal Askeri
ayağa kaldırdı ve …
-Asker
neden ağlıyorsun?
-Ordumuz
terhis edildi. Elimizdeki silahlar alındı. Bu vatan nasıl savunulacak?
Atatürk askeri yanlarına aldı askeri depoya
götürdü. Orada yeni asker giysileri giydirdi ve eline silah verdi. Bu kişi Milli
Mücadelede görevlendirilen ilk askerdi.
Atatürk aldığı bilgilerden sahil
şeridinde İngilizlerin kendilerini rahat bırakmayacaklarını hisseder, iç kesimlere gitme kararı alır. Bir otomobil
bulunmasını ister. Başyaver Cevat Abbas Bey, Benz marka bir otomobil bulur. Ama
otomobil sağlam değildir. Bunu Paşa’ya söylediklerinde Paşa: “Daha iyisi var
mı?” diye sorar. “Yok” cevabını alınca: ”O zaman bununla yola çıkacağız” der.
Havza’ya doğru yola çıkılır. Ortalama 14
km. hız yapabiliyorlardı. Otomobil sağlam değil, yol da düzgün değildir.
Nitekim bir dönemeçte araba istop eder. Şoför ne yaptıysa da otomobili
çalıştırmak mümkün olmaz.
Şoför: “Paşam yarım saat ileride bir köy
var, o köyden at veya at arabası bulabiliriz” der.
Köye doğru yürüyüş başlar. Mustafa
Kemal gür bir sesle Dağ Başını Duman Almış marşını söylemeye başlar.
Arkadaşları da bir iki kez dinledikten sonra onlarda marşı söylemeye başlarlar.
Bundan sonra bildiğimiz süreçler yaşanır. Kongreler gerçekleştirilir. TBMM toplanır. Dünya’nın ilk antiemperyalist
savaşı verilir. Milli Kurtuluş Savaşı kazanılır. Cumhuriyet ilan edilir.
1932 yılına gelinir. Aydın ilinde
Halkevleri yöneticileri Atatürk’ün doğum gününde bir ”GAZİ ‘’günü kutlamak
isterler. Aydın ilinde Atatürk’ün doğum tarihini bilen insan bulamazlar. Tam o
günlerde Ankara ‘da 1.Tarih Kongresi toplanacaktır. Bu kongreye de Aydın
Ortaokulu Tarih Öğretmeni Hulusi AKSUDOĞAN da davetlidir. Hulusi Bey Ankara’ya
geldiğinde, kongreye katılacaklara ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarına da
Atatürk’ün doğum gününü sorar. Kimseden cevap alamaz. Kongrenin 1. günü
Atatürk’ün kongre üyelerine çiftlikte bir çay partisi verecektir.
Orada konuyu doğrudan Atatürk’e sorar.
Atatürk: ‘’Çocuk benim doğum günüm Samsun’a çıktığım gündür .‘’ O gün kutlayın,
der.
1938 Mayıs ayına kadar muhtelif illerde Gazi
Günü olarak kutlanan 19 Mayıs, 1938 yılında ilk kez tüm yurtta bayram olarak
kutlanır. Atatürk de kutlamaları sonradan adı 19 Mayıs olarak
değiştirilecek olan Ankara Stadyumunda izler. Haziran 1938’de çıkarılan bir
kanunla da 19 Mayıs’ın Gençlik Ve Spor Bayramı olarak kutlanması
kanunlaşır. Daha sonraki yıllarda da bayramın adı ‘’ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK
ve SPOR BAYRAMI ‘’olarak değiştirilir.
Kurtuluş savaşımızın başladığı gün
olarak kabul ettiğimiz 19 Mayıs sonsuza kadar bayram olarak kutlanacaktır. Bize
bağımsızlığımızı kazandıran başta Büyük Atatürk ve silah arkadaşları olmak
üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi şükranla anıyor, anıları önünde
saygıyla eğiliyorum. ‘’ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK ve SPOR BAYRAMIMIZ” kutlu
olsun. 19.05.2022 Hıfzı Yetgin