TEŞEKKÜR EDERİM SAYIN İBRAHİM OKUMAMIŞ.
ANLAT ANLAT ANLAYANIM OLMUYOR
Karadeniz’in kıyıcığından bir inançlı hemşerim
Antalya’ya konuğum olarak geldi. Evde evin kıblesini sordu. Söyledim. Namazını
kıbleye dönüp kıldı. Dün sahile indik. Bir büfeye oturduk, çay içtik. Hemşerim,
bana iki dakika müsaade, dedi. Sahile, iri taşlı kumlara yöneldi. Ceketini
çıkarıp yere serdi. Sırtını denize verdi. Başladı namaza. Koşarak gittim.
Kıbleye dönsene, dedim. Hiç oralı olmadı. Namaz bitti. Geldi yanıma. “Ola ışak
babam 90 yaşında ölene kadar sırtını denize verdi, namazını o şekil kıldı, bana
da o şekil öğretti. Ben 30 yıldır sırtımı denize verip namazımı öyle kılarım.
30 yıldan sonra bana kıbleyi mi öğretirsin?” Çok uğraştım. “Karadeniz’e sırtını
verince kıbleye dönersin. Ama sırtını Akdeniz’e verirsen kıbleye sırtını
dönersin.” Dedim, durdum. Hep gülerek “He hee konuş, konuş.” diye
cevapladı.
Bizim bakanlık yüzünü nereye döndü anlayamıyorum. Ama sırtını öğretmene döndüğü kesin. Öğretmeni, öğretmenlik mesleğini mesleğin ne olduğunu ne olamayacağını hiç düşünmeden bence kimselere de sormadan bazı uygulamalar işleme konuluyor. Eğitimde geldiğimiz nokta da tam bir dağınıklık ve adeta bozgun yaşanıyor. Baş meselemiz uzman öğretmenlikmiş gibi savunanı olmayan bir uygulama ile insanlara yaz tatili zehir edildi. Bu yorgunluk ve ikilem içinde okulları açtık. Kutlu olsun, dediğim her öğretmen “Neyi kutluyor acaba?” diye biraz da kızgın bir ifade ile anlamsız anlamsız yüzünüze bakıyor. Bu moralsizlik ve yok sayılma ruhu içindeki öğretmenle bir yere varamazsınız.
Özellikle üst yönetimin aklına ilk gelen çözüm, öğretmeni zapturapt altına almak oluyor. Oluyor da bunu bugüne kadar başarabilen oldu mu diye bakan da yok. Bakan olarak görevli var da soruna çözüm odaklı bakan yok. Aslında yeni keşiflere de ihtiyaç yok. Dünya neler yapmış diye bir bakılabilse çok yol alınacak. İskandinav ülkelerini Finlandiya’yı falan geçelim. Daha dünkü devlet, eğitimde ve kalkınmışlık düzeyi açısından çok gerilerde yer alan Estonya’ya bir bakalım mesela. Estonya son on yılda neler yapmış, on yıl önce nerede imiş, şimdi dünyanın ilk 5’inde gelişmişlik ve mutluluk ölçümlerinde ise ilk 20 içerisine nasıl ulaşmış, bu sonuca ulaşmak için neler yapılmış?
Cevap basit: Yüzlerini öğretmene döndüler. Öğretmenlere yatırım yaptılar.
Öğretmenin itibarını, mesleğinin niteliğini yükselten uygulamaları planladılar, programladılar ve uyguladılar.
Bugün dil bayramı aklıma geliverdi, eskiden
Türkçe derslerini okuma, anlama, anlatım/sözlü/yazılı, dilbilgisi diye dört ana
bölümde işlerdik. Ders kaldı ama bu uygulamaları kaldırdık. Sonrasında sonuç;
okuyanımız, anlayanımız kalmadı. Öyle olunca da hatırlayamaz olduk.
Hatırlanmayan şeyin anlatılması mümkün olamadığı için de artık aynı zamanda
anlatamaz bir nesli yaratmış olduk. Sahi kim yaptı bütün bunları?
Benimde
kaderim, konuş konuş, anlat anlat anlayanım olmuyor.
26.09.2022
Hıfzı Yetgin
SAYIN DUYGUNUR ŞAHİN'DEN ALDIĞIMIZ "YARATICILIK" TEMALI EĞİTİM MUHTEŞEMDİ
İLKOKULLARDA MEVSİM ŞERİTLERİ VE KULLANMA ŞEKLİ
İlköğretim okullarımızın
1.2.3 sınıflarında öğrencilerimize zaman ve yıl kavramı kazandırma amacıyla
kullanmakta olduğumuz araçların en önemlilerinden birisi, “ Mevsim Şeritleridir”.
Okullarımızın büyük çoğunluğunda mevsim şeridi kullanılmadığı, kullananların
çoğunda da eylül ayında başlayıp ağustos ayında biten düz mevsim şeritlerinin
kullanıldığı görülmektedir.
1-
“
Mevsim Şeritleri” ile çalışırken öğrencilerimize birinci ayın ocak ayı olduğunu
söylediğimizde işitme organı kulak, ocak ayını birinci ay olarak algılamakta iken,
görme duygusu organı olan göz eylül ayını birinci ay olarak algılamaktadır. 6-9
yaş grubundaki öğrencilerin bu farklılığı sezebilmeleri ve doğru algılayabilmelerinde
doğal olarak güçlükler yaşanmaktadır. Duyu organlarının dışarıdan gelen
uyarıcıları birbirlerini destekler biçimde ve aynı şekilde algılayıp, aynı
nitelikte duyum olarak beyine iletmelerinin sağlanması gerekmektedir. Konuya bu
yüzü ile baktığımızda hâlihazırda kullanmakta olduğumuz düz “Mevsim Şeritleri”
öğretmen ve eğitimcilerimizce de bilindiği üzere “ ayanilik” yeni adıyla “
açıklık” ilkesine uygun düşmemektedir. Oysaki diyagram şeklinde yapılacak olan “
Mevsim Şeritleri” nde ise birinci ay olarak ocak ayı söylendiğinde duyu
organlarınca ( hem göz hem kulak) aynı şekilde ocak ayı birinci ay olarak
algılanacak öğrenme daha sağlıklı gerçekleşecek.
2-
Düz
mevsim şeritleri ile mevsimlerin birbirini izlemesi ve mevsimlerdeki münavebeyi
de 6-9 yaş grubundaki öğrencilerimize sağlıklı kavratmada güçlüklerin olduğu
konuya duyarlı öğretmenlerimizin pek çoğunun yakındığı bir husustur. Mevsimlerdeki
münavebenin kavratılmasındaki güçlüğü önlemek açısından da, diyagram şeklindeki
şeritler daha öğretici olmaktadır.
3-
Düz mevsim şeritlerinde “gün dönümleri” olarak
adlandırılan (21 Mart-21 Haziran-23 Eylül -21 Aralık ) tarihlerinin ve mevsim
geçişlerinin belirtilmesi de çok sağlıklı yapılamamaktadır. Bu sakıncaları
önlemek ve 1.2.3 Sınıf öğrencilerinin özelliklerine uygun ders aracı
kullanmaları hususlarında, tüm yönetici ve öğretmenlerimize gerekli rehberlik
yapılmalı, ilköğretim okullarımızda mevsim şeritlerinin daire çapı en az 90 cm.
olacak şekilde yapılması sağlanmalı önemli gün, olay ve haftaların öğrencilerle
birlikte, öğrencilerde “ hatıra bilgi” bırakıcı nitelikte işlenmesi yoluna
gidilmelidir.
4-
Son söz olarak; Ders aracı olarak mevsim şeridi
önemli bir ders aracıdır. Gün, hafta, ay, mevsim ve yıl kavramı bu araç
kullanılarak öğretilmelidir. Bilginin yapılanıp içselleşebilmesi için
öğretmenimizin bu aracın yanına giderek şerit üzerinde ilk zamanlar her gün giderek
önemli gün ve haftalarda ; “ Çocuklar bugün 2022 yılının yaz mevsiminin, eylül ayının, ikinci haftasında 9 eylül
günündeyiz. 9 eylül tarihimiz açısından da önemli bir gündür. Çünkü İzmir 9
eylül günü düşman işgalinden kurtulmuştur.” şeklinde bütünden parçaya inecek
şekilde bir söylemle güne dikkat çekilmeli ve önceden hazırladığımız “ İzmir 9 eylül 1922 tarihinde düşman
işgalinden kurtarılmıştır” cümlesi 9 eylül gününün karşısına sonradan
çıkarılabilecek şekilde yapıştırılmalıdır. 01.eylül 1979 Hıfzı YETGİN
19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK VE
SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!
15 Mayıs 1919 gecesi Bandırma Vapuru,
Kız Kulesi açıklarında demir atmış beklemektedir. Aynı gün İzmir de “15 Mayıs 1919 sabahı
saat yedi buçuk sıralarında Yunan gemilerinde askerler karaya çıktı. Binlerce
yerli Rum ellerindeki Yunan bayrakları ve çiçekler ile Kordonboyu’nu
kaplamışlardı. Gemilerden inen Yunan askerlerine alkış tutuyorlardı. İlk Yunan
taburu buradan yaya olarak Hükumet konağı, kışla, kokaryalı istikametinden
Karantina’ya doğru yürüyüşe geçmişti.
Hasan Tahsin Konak Meydanı
Kordonboyu’nda koyu renkli takım elbisesi ile bekliyordu. Yürüyüş kolu, Hasan
Tahsin e yaklaşınca Hasan Tahsin öne fırladı..“Olamaz, olamaz, bu yurda hiç
kimse ellerini sallaya sallaya giremez” diye bağırdı rovelveri çıkardığında
yanında bir sesin kendisine sen başlatacaksın ama kim tamamlayacak dediğini
duydu. Hasan Tahsin diğer adı Osman Nevres “ tamamlayacak birileri de
çıkacaktır” diye cevap vererek sancağı taşıyan efzon askerine ateş etti. 31
yaşında ilk kurşunu sıktı ve şehit edildi.
Olay tüm Ege’ye yayılmıştı. Demirci
Mehmet Efe ayağa kalkarak kızanlarına; “Bir genç. düşmana ilk kurşunu sıkmıştır,
bundan sonrası bize düşer!” dedi.
Hasan
Tahsin’in başlattığı mücadeleyi tamamlayacak OLAN KAHRAMAN, YANİ ÖNDER, YANİ
MİLLETİN KADERİNİ BELİRLEYECEK OLAN KİŞİ, YANİ MUSTAFA KEMAL 15 Mayıs 1919
gecesini annesinin evinde geçirmişti. Sabah Rauf Orbay kendisine geminin
İngilizlerce batırılacağına dair bilgi aldığını söyledi. Mustafa Kemal: ”Rauf
Paşam kalmak zaten ölüm demek. Değil mi ? diyerek kararını değiştirmedi. 16
Mayıs sabahı bir kayıkla Bandırma vapuruna ulaştı. Odasında yolculukla ilgili
durumu planlamaya başladı...
O
sabah, Samsun‘a gidecek olan 23 subay ve 1 takım askerde birer ikişer kayıklarla
gemiye gelmeye başlamışlardı. Görevli subayların geldikleri bilgisi Mustafa
Kemal’e bildirilince, kaptana demir alması emrini verdi. 16 Mayıs 1919 günü
yolculuk başladı… Gemi boğazda ilerlerken İngiliz işgal kuvvetleri gemiyi
durdurdular. Gemide silah ve mühimmat araması yaparlar. Yaptıkları aramada bir
şey bulamamışlardır. İngilizler gemiyi terk ederlerken, Mustafa Kemal yüksek
sesle arkadaşlarına: “Bunlar kurtuluş uğruna ölümü göze almış yüreklerden
daha güçlü bir silah olamayacağını nereden bilecekler? ” dedi...
Kaptana kıyıya yakın bir rota izlemesini
söyledi. Meşakkatli yolculuk böylece başladı.
19 Mayıs 1919 günü sabah saat: 8.00 de
karaya çıkıldı. Grup İskeleden şehre doğru yürürlerken yırtık elbiseler
içerisinde bir askerin duvar dibinde ağladığını gördüler. Mustafa Kemal Askeri
ayağa kaldırdı ve …
-Asker
neden ağlıyorsun?
-Ordumuz
terhis edildi. Elimizdeki silahlar alındı. Bu vatan nasıl savunulacak?
Atatürk askeri yanlarına aldı askeri depoya
götürdü. Orada yeni asker giysileri giydirdi ve eline silah verdi. Bu kişi Milli
Mücadelede görevlendirilen ilk askerdi.
Atatürk aldığı bilgilerden sahil
şeridinde İngilizlerin kendilerini rahat bırakmayacaklarını hisseder, iç kesimlere gitme kararı alır. Bir otomobil
bulunmasını ister. Başyaver Cevat Abbas Bey, Benz marka bir otomobil bulur. Ama
otomobil sağlam değildir. Bunu Paşa’ya söylediklerinde Paşa: “Daha iyisi var
mı?” diye sorar. “Yok” cevabını alınca: ”O zaman bununla yola çıkacağız” der.
Havza’ya doğru yola çıkılır. Ortalama 14
km. hız yapabiliyorlardı. Otomobil sağlam değil, yol da düzgün değildir.
Nitekim bir dönemeçte araba istop eder. Şoför ne yaptıysa da otomobili
çalıştırmak mümkün olmaz.
Şoför: “Paşam yarım saat ileride bir köy
var, o köyden at veya at arabası bulabiliriz” der.
Köye doğru yürüyüş başlar. Mustafa
Kemal gür bir sesle Dağ Başını Duman Almış marşını söylemeye başlar.
Arkadaşları da bir iki kez dinledikten sonra onlarda marşı söylemeye başlarlar.
Bundan sonra bildiğimiz süreçler yaşanır. Kongreler gerçekleştirilir. TBMM toplanır. Dünya’nın ilk antiemperyalist
savaşı verilir. Milli Kurtuluş Savaşı kazanılır. Cumhuriyet ilan edilir.
1932 yılına gelinir. Aydın ilinde
Halkevleri yöneticileri Atatürk’ün doğum gününde bir ”GAZİ ‘’günü kutlamak
isterler. Aydın ilinde Atatürk’ün doğum tarihini bilen insan bulamazlar. Tam o
günlerde Ankara ‘da 1.Tarih Kongresi toplanacaktır. Bu kongreye de Aydın
Ortaokulu Tarih Öğretmeni Hulusi AKSUDOĞAN da davetlidir. Hulusi Bey Ankara’ya
geldiğinde, kongreye katılacaklara ve Atatürk’ün yakın arkadaşlarına da
Atatürk’ün doğum gününü sorar. Kimseden cevap alamaz. Kongrenin 1. günü
Atatürk’ün kongre üyelerine çiftlikte bir çay partisi verecektir.
Orada konuyu doğrudan Atatürk’e sorar.
Atatürk: ‘’Çocuk benim doğum günüm Samsun’a çıktığım gündür .‘’ O gün kutlayın,
der.
1938 Mayıs ayına kadar muhtelif illerde Gazi
Günü olarak kutlanan 19 Mayıs, 1938 yılında ilk kez tüm yurtta bayram olarak
kutlanır. Atatürk de kutlamaları sonradan adı 19 Mayıs olarak
değiştirilecek olan Ankara Stadyumunda izler. Haziran 1938’de çıkarılan bir
kanunla da 19 Mayıs’ın Gençlik Ve Spor Bayramı olarak kutlanması
kanunlaşır. Daha sonraki yıllarda da bayramın adı ‘’ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK
ve SPOR BAYRAMI ‘’olarak değiştirilir.
Kurtuluş savaşımızın başladığı gün
olarak kabul ettiğimiz 19 Mayıs sonsuza kadar bayram olarak kutlanacaktır. Bize
bağımsızlığımızı kazandıran başta Büyük Atatürk ve silah arkadaşları olmak
üzere tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi şükranla anıyor, anıları önünde
saygıyla eğiliyorum. ‘’ATATÜRK’Ü ANMA VE GENÇLİK ve SPOR BAYRAMIMIZ” kutlu
olsun. 19.05.2022 Hıfzı Yetgin
SEKİZ ALIP BÜTÜNLEMEYE KALMAK
Sevgili öğretmenimiz Sayın Lütfü ÖZTABAĞI'IN anısına saygıyla...
1974 yılı Pedagoji eğitimimiz başladı. Öğretmenlerimizin akademik kariyerleri yok ama her biri alanlarında çok donanımlı. Bu öğretmenlerimizden birisi de Sayın Lütfü Öztabağ. ‘’Psikolojiye Giriş’’ kitabının da yazarı. Bizim de psikoloji ve ruh sağlığı derslerimiz giriyor. Dersler çok keyifli ve çoğu deneysel geçiyor. Birinci dönem sonu sınavları yapılıyor. Ruh sağlığı dersini de çok seviyorum. Sevdiğim bir ders ve hocaya da çok saygı duyuyoruz. Lütfü Hoca, Turgay Renklikurt’un da çabalarıyla futbol milli takımını motive etme çalışmalarını da yürütüyor. Bizim nezdimizde çok saygın ve işini iyi yapan bir hocaydı. İşte böyle bir hocanın ruh sağlığı dersinin 1. dönem sınavını malum ülke sorunları ile ilgili bir çalışma nedeniyle kaçırdım.
Arkadaşlar
da sınavı kaçırmama ciddi bir şekilde üzüldüler. Hemen her arkadaş Lütfü Bey’e
benimle ilgili olumlu şeyler söylüyorlar. Nihat Hocam da sınav günü benim nerede
olduğumu sorunca “ Hocam dedesi öldü.” gibi bir mazeret söylemişler. Lütfü Bey
de üzülmüş ama adam çok kuralcı. Beni ek bir sınava almadı. Saati ile oynayarak
bana “Yok yok , ek sınav olmaz. Ama sene sonu sınavında 6 al 9 vereceğim. Söz!’’ dedi. Neyse o duruma
da sevindim. Dersi zaten seviyorum. ’’Biraz da çalışırsam elmam kızarır, sınıfı
geçerim.’’ diye düşünüyordum.
Bu
şekilde yıl sonu geldi. Ben her fırsatta Lütfü Bey’e durumu hatırlatıyordum. Sınav zamanı geldi ve ilk
olarak psikoloji sınavına girdik. Sınav çok kolay değildi ama beş ya da altı
gelir, birinci dönem notum da beş zaten geçeriz, diyordum. Diğer sınavlara
girip çıkıyor, sınavlar fena geçmiyordu. Ardından ruh sağlığı sınavına da
girdik. Sorular fena değil , zaten en çok ruh sağlığı dersi çalışıyordum.
Epeyce yazdım. Genelde uzun cevaplı olmazdı soruları. Alttan üstten
hesaplıyorum. ‘’Altı kesin gelir.’’ diye düşünüyordum. Sınav bitti. Ertesi gün
psikoloji sonuçları açıklandı. Listeye baktım, dokuz almışım ki mümkün değil.
Aklıma ‘’Acaba hoca karıştırmış olabilir mi?’’ diye gelip duruyor ama bu durumu hoca ile paylaşmak mümkün olmadı. Adeta
basiretim bağlandı. Neyse…Artık ruh sağlığı dersi sınav sonuçlarını bekliyoruz. Açıklandı.
Hıfzı Yetgin. Sınav notum: 8 ve karşısında ‘’bütünleme’’ yazıyor. Bir panik havası ile o gün -adını
hatırlayamıyorum- gece bölümünden bir arkadaşla birlikte hocanın moda ya da Fenerbahçe
taraflarındaki evine gittik. Kapıyı açtı. Ropdöşambırı ile bizi karşıladı. Ben durumu
bir kez daha özetledim. “Hocam sene sonu sınavında altı al; dokuz vereceğim.’’ demiştiniz. Sözüm
bitmeden ‘’Verdim, verdim. Dokuz verdim.’’ dedi. ‘’Hocam, dokuzu psikolojiye vermişsiniz.
Benim ruh sağlığından ihtiyacım vardı.’’ dedim. ‘’O kaç?’’ dedi. Sekiz, dedim.
Hoca da ‘’Tü tü tü!’’yaptı. ‘’Ama notları idareye verdim. Bundan sonra artık
eylülde gel , zaten sekiz almışsın. Geçersin.’’ dedi. Kolum kanadım kırık
durumdaydım. Kendi kendimle “Ulan! Psikolojiden dokuz gelmeyeceğini sen
bilmiyor musun? O gün hocaya gidip durumu anlatsana!” diye kavga ede ede geri döndük. Gececi
arkadaşın da bir sorunu vardı. Ona da “Yahu bu şimdi mi söylenir?” gibi şeyler
söyledi. Oradan ayrıldık.
Ben
hemen ruh sağlığından kimler kalmış, onları araştırmaya başladım. İsrafil hem
psikoloji hem ruh sağlığından kalmıştı. Ama ondan umudum yok. Çünkü adama
baştan bir cümle söylemezsen donup kalıyor. Baştan bir cümleyi söyle, kitabı
aynısının tıpkısıyla yazıyor. Neyse, ben esas yararlanacağım kaynak kişiyi
buldum. Servet de ruh sağlığından kalmış. O da sürekli söyleniyor. ‘’Yahu daha
nasıl yazacağız? Oğlum benim çok iyi geçtiydi. Nasıl bütünlemeye kalırım?’’ diye
hocaya kızıp duruyor. ‘’Servetçiğim takma kafana eylülde buluşuruz. Benim
halime bak asıl , ben sekiz aldığım halde kaldım.’’ diye Servet’i
yatıştırıyorum. Hülasa eylülde geldik. Göztepe’de camlı bir lokal vardı. Sanki Göztepe Kültür Derneğinin
lokali gibiydi. Servet sabahtan oraya
geliyor, başlıyor çalışmaya. O yıllarda Bülent Ersoy Hanım da -o zaman “erkek”- arada oraya takılıyordu. Ben de Servet’in
masraflarına seve seve ortak oluyordum. Fakat o her seferinde itiraz
ediyordu. Ama ben ‘’Yok arkadaş , bak sınavda önümde oturacaksın. Ben de senden
yazacağım. Hoca zaten göz yumar. Sonuçta sekiz alıp kaldım.’’ diyordum. Servet’e
arada bir soru soruyordum. Adam Lütfü Hoca gibi anlatıyor. Artık rahat bir uyku
çekmeye başlamıştık. Derken sınav günü geldi , çattı. Bizi sınava ana binada
bir derslikte aldılar. Sınıfta beş kişi falan var. Lütfü Bey geldi. Baktı, beş
kişi var. ‘’Bir kişi fazla. Bütünlemeye kalan dört kişi.’’ dedi. Ben hemen
kalktım : “ Hocam o benimdir. Sekiz alıp kalınır mı?” dedim. ‘’Yok, yok. Sen
otur. Sen varsın.’’dedi. Herkes birbirine bakıyor. Servet önümde oturuyor.
Lütfü Hoca” Yahu birisi muziplik ediyor. Beni idareye yormayın.“ diyor. Ama
herkes oturuyor. Neyse sınıftan çıktı. Yan taraftan birisine bir şeyler
söyledi. Sonra ‘’Dur dur, benim dolapta da var.’’ dedi. Bir kağıtla geldi. Elindeki listede Servet’in adı yok. Meğer
adam ‘’yedi’’ almış ama idareye verilen
listeyi çoğaltıp duvara asan şahıs ‘’iki’’
yazmış. İki olunca da ‘’bütünleme’’ demiş. Bütün hayallerim uçup gidiyor. Lütfü
Hoca Servet’e ‘’sen çık.’’ dedi. Servet başladı toparlanmaya. Ben “ Oğlum, gidemezsin.
Otur yerine!“ diyorum. O sırada ben “Hocam, adam bir yaz boyu ruh sağlığı
çalıştı. Kendisini denesin sınav sonunda kağıdı yırtarsınız.” deyince Lütfü Bey
‘’Olur olur.’’ dedi. Sınav başladı. Servet kalem oynatmıyor. ‘’Oğlum, yazsana!’’
diyorum. “Oğlum aklımda tek kelime yok hepsi silindi.” diyor. Ben tabii “Aklına
çarpayım!” diye bir yandan Servet’e sayıyorum. Baktım, umut yok. Ben de kendi
çapımda bir şeyler karalamaya başladım. Lütfü Bey de Servet’e “Hani sınava
gireyim diye ısrar ediyordun ya, yazsana!” diyor. Halbuki onun ısrarı falan
yok. Ben onun yerine talep ettim. O da ‘’Hocam, aklımda tek kelime yok.’’
diyor. Ben “Senin aklına çarpayım! Yaktın oğlum bizi!” diye yakına yakına bir şeyler yazıyorum.
Sınav bitti. Herkes dağıldı. Lütfü Bey’e ‘’Hocam,
sekiz aldım kaldım.’’ şeklinde acizlenerek hocayı son kez taciz ettim. Birazdan
açıklayacağım, dedi. Listede adımın
karşısında ‘’Geçti.’’ yazısını gördüğümü hatırlıyorum. Bide kendime Hıfzı
pedagojiyi bitti say dediğimi.
Zor ama çok güzel yıllardı.
Hocalarımızdan Namık Kemal Bey’le Rafet Bey’in hayatta olduklarını biliyoruz. Onlara
ve hayatta olan tüm arkadaşlarıma sevdikleriyle birlikte sağlık içinde uzun bir
ömür diliyorum. Aramızdan ayrılan hocalarımıza ve arkadaşlarımıza da rahmet
diliyorum. Toprakları bol olsun, ışıklarda uyusunlar.
Uzun zaman tekrarlanmayınca unutmalar
olabiliyor. Halbuki o yıllarda ne kadar canlı anlatırdım. İlgi ile de
dinlenilirdi. Umarım yaşadığım heyecanı satırlarıma ve sizlere
yansıtabilmişimdir.
Hıfzı Yetgin
Mustafa Koç beyi kutluyorum. Sohbetimizden anladığım yeni eserler yolda.