DERİN KAR SENESİ VE KÖYÜMÜZE (BOZKÖY) İLK SOBANIN YAPILIŞI YA DA BENDEKİ ALGI.
DERİN KAR SENESİ VE KÖYÜMÜZE (BOZKÖY) İLK SOBANIN YAPILIŞI YA DA BENDEKİ ALGI.
https://www.marasgundem.com.tr/service/amp/yazarlar/paderevsky-ve-siyasilerimiz-1529450h
09 Ocak 2024 Salı 10:20
O, bir zamanlar Polonya'nın en ünlü piyanisti ve bestecisiydi. Hem de Chopin'i en iyi yorumlayanlardan biri... Sonra diplomat oldu. Dahası siyasete girdi ve Polonya'nın başbakanlığına seçildi.
Bir gün başbakan olarak Fransa gezisi sırasında Paris Üniversitesi müzik bölümünde okuyan bir genç yanına gelip;
"Siz o ünlü piyanist Jan Paderevsky değil misiniz? Diye sordu. Paderevsky;
"Evet, o benim" diye yanıtladı.
"Fakat şimdi?"
"Şimdi Polonya'nın başbakanıyım işte" deyince genç;
"Yaa öyle mi, ne büyük bir düşüş" diyerek, kinayeli bir cevap verir.
Paderevsky gencin bu sözünü hayatı boyunca kendine dert eder. Bir gün halka konuşurken şunları söyler;
"Piyanonun tuşlarına hükmetmek devlete hükmetmekten zormuş meğer..! Başbakan iken ırmak geçmeyen yere köprü vaat edersiniz herkes inanır. Halkı kandırarak devlete hükmedebilirsiniz, ama 7 oktavlı bir piyanoda, ‘’fa’’ sesine basıp ‘’do’’ diye yutturamazsınız.
Notalar sizi gerçeğe, yalnızca gerçeğe, matematiksel ölçüye, tartıya, armoniye, melodiye doğru sesi vermek için doğru tuşa basmaya mecbur eder. Müzik sizi yalandan, sahtelikten kurtarır. "Yani siyasetin işleyişi yalan üzerine, müziğin işleyişi doğru nota üzerine kuruludur.’’
Yanlış nota ile doğru müzik çalamazsınız ama güzel yalan ve vaatlerle iyi bir siyasetçi olabilirsiniz...
Yukarıda okuduğunuz Polonyalı Paderevsky meselesini Google’den okudum ve içinde yaşadığımız toplum yapısı ve siyasete bulaşan ülkemizde ki kimselerle ilişkilendirmeye çalıştım.
Bu açıdan meseleyi irdelediğimizde günümüzde siyasetin birçok değeri aşağılara çektiğine şahit oluyoruz. Bunu biz fark ediyoruz, keşke aşağıda işin lezzetinden kıvranan siyasilerde fark etseler.
Kaç cami imamı vaizi vardı, kürsüde cemaate güzel nasihatler, dualarla hutbelerle yararlı oluyorlardı, o hocaların ardında namaz kılmak için Cuma namazına cemaat erkenden gidiyordu yer bulamayız diye. Buna rağmen çoğu sefer camii dışına taşıyordu cemaat, cadde ve sokaklara halı serilip namaza duruluyordu.
Nice avukatlar vardı ferdi davalarda başarılı, hâkim karşısında mağduru yiğitçe savunuyor göz dolduruyorlardı. Doktorlarımız vardı marka değerleri yüksekti hayat kurtarıyorlardı, samimi davranışıyla daha dokunur dokunmaz vatandaşın ağrılarını dindiren sağlık camiasında değerlerimiz vardı. Bunları birçoğu bulundukları makamın yerin yüceliğini, güzelliğini göremedi; Çoğunun siyaset nefislerine hoş geldi; parti kapılarında, çapsız heyetlerin mülakatlarına muhatap olup, yalvar yakar kulislerle geldikleri makamlarda kendilerini yıprattılar, tükettiler.
Milletin gönlünde ve gözünde bir değerleri vardı, o krediyi de siyasi makamlarında yer ile yeksan ettiler. Sadece bir dönem belediye başkanı veya vekil oldular maaşları arttı fakat itibarları ayakaltına düştü.
Bölgemizin önemli yatırımcılarından Abdulkadir Konukoğlu isteseydi her zaman milletvekili olabilirdi, Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı olabilirdi. Hatta bakan bile olabilirdi, fakat o doğru olanı yaptı siyasetin her şey olmadığını bilip ‘’Taş yerinde ağırdır.’’ sözünü doğrulayan tavrıyla bu gün zirvede, her siyasinin de gıpta ile baktığı, her partiden vatandaşın görünce ceketini iliklediği saygı değer bir isim olarak hayatına devam ediyor.
Demem o ki; sizi siz yapan değerleri bırakıp başka şeylerin peşinde koşmak değerinize asla bir değer katmaz.
Vatanımız milletimiz için yapılacak en nadide görev, uzmanlaştığımız alanda topluma, kente, ülkeye ve dünya ya faydalı olmaktır.
Bu ülkenin iyi bir siyasetçiden çok iyi bir öğretmene, cesur ve bilgili bir Avukata, hayat veren şifa dağıtan Doktora, çalmayan müteahite/mühendise, ilaç üretecek farmakoloğa, kumaşa hayat verecek terziye, hakkı hakikati yazacak gazeteciye ihtiyacı var.
En iyi vatandaş kendi işini doğru şekilde yapan vatandaştır. En kötü meslek ise, uzman olduğun işi bırakıp, bilmediğin beceremediğin işle uğraşıp hem kendini hem de kentini aşağı çekmektir.
PEDAGOJİDE BİR PSİKOLOJİ DERSİ
Yıl:1974,Yer: İstanbul Atatürk Eğitim
Enstitüsü, Bölüm: Eğitim bilimleri o zamanki adıyla pedagoji, Ders Psikolojiye
giriş, Öğretmen: Lütfi Öztabağ
Lütfi bey sınıfa girdi herkesin ayağa
kalkmasını ısrarla bekledi herkesin ayağa kalması tamamlanınca
- “Günaydın”,
- “Sağol”.
-Arkadaşlar
bugün duyu organları ile ilgili görüşmelerimiz başlayacak.
-Başlasın
hocam.
-Bir
arkadaş masaya gelsin. (Medeni cesaret gösterip bir kız arkadaş tahtaya doğru
yürüdü.) Tamam şimdi üzerindekileri çıkar. Arkadaş kazağını çıkardı. İçinde
gönmlek var. üzerindekileri çıkarsana evladım.
-nasıl
hocam ya? Gömleği de çıkarınca sütyenim var sadece.
-Tamam
tamam çıkar.
-Hayır
hocam soyun diyorsunuz. Soyunamam.
-Tamam
tamam başkası gelsin ya. (Bir erkek arkadaş çıktı. Üzerini gömlek ve atlet
dahil çıkardı. Lütfü hoca, Cebinden bir bez çıkardı.
- Şimdi
gözlerini bağlayacağım dedi. Arkadaşın gözlerini bağladı.Başka bir arkadaş daha
gelsin.
-Oda soyunacak mı hocam.
-Muzipliği
bırak o soyunmayacak.
Başka bir arkadaş daha çıktı. Sınıfa ve
arkadaşa sus işareti yaparak kendi cebinden 3 tane ucu sivri açılmış kurşun
kalemi çıkardı. Gözü kapalı vücudu açık arkadaşa.
-Bak
şimdi vücuduna ucu sivri bir şeyler değdireceğiz. Vücununa değen kaç obje hissediyorsan sayılarını söyleyeceksin. Tamam
mı? Hepimiz pür dikkat.Arkadaş,
-Tamam
hocam. Lütfü hoca arkadaşın sırt derisine bir kurşun kalemi değdirdi. Ardından
sordu.
-Kaç kalem
değdi? Arkadaş.
-Bir
kalem hocam. Hoca bu kez 3 kalemi birden değdirdi.Sordu? Arkadaş,
-Bir
kalem hocam. Hoca iki kalem değdirdi ve sordu.
-Kaç
kalem değdi?
-Bir kalem. Hoca kaç kalem değdirdiyse de hep bir kalem cevabını aldık. Sonra hoca bize döndü .
Sırt derisine 7 cm. çapında bir dairenin içerisine kaç kalem değdirirseniz değidirin. Hep bir olarak algılar. Hepimiz hayretlerdeyiz. Ve sonra aynı deneyi biribirimize yapmaya başladık. Derimiz gerçekten bir kalem algılıyordu. Diğer kalemleri algılamıyordu.
Peki
şimdi başka bir arkadaş gelsin. Bu kez soyunmayacak. Onunda gözlerini bağladı.
İki kurşun kalemi ensesinde birbirine vurdu.ve sordu
-
Ses hangi taraftan geldi? Arkadaş.
-Arka
taraftan hocam. Hoca sağ elinin altında
tıklattı. Arkadaş yine ensesini söyledi. Sol tarafta tıklattı. Arkadaş yine
ensesini söyledi.Hoca ayaklarına yakın yerde kalemleri birbirine vurdu arkadaş
yine sesin arka taraftan geldiğini söyleyince…Hoca sınıfa döndü.
-
Evet arkadaşlar insan görmediği zamanlarda sesi hep arka taraftan duyar. Çünkü
işitme merkezi Kafanın arka
tarafındadır. Mahkemelerde de tanık dinlenirken. Hakim önce gördün mü? Diye
sorar. Görmediyse sesin geldiği yönle ilgili yapılan tanıklıklar geçersizdir.Dedi.
Ders giderek ilginç duruma gelmeye başladı. Lütfü hoca,
-Nazar
nedir nazar?
- Hocam
nazar değdi falan denir de onu sormuyorsun herhalde?
- Evet
evet onu soruyorum, nedir nazar?
- Hurafe,
batıl inanç….halkın cahilliğinden faydalanıp, cahilliği paraya dönüştürme
hali…vs.vs.
Gazetelerden
birisinde o günlerde çıkan bir haber…” Sovyetler Birliğinde…. Adındaki adam
belli bir mesafeden bakınca 75 BG. Motoru istop ettiriyor…” “İsrailde bir adam
gözleriyle metali eğebiliyor…” bu haberler doğru olabilir mi? Sınıfta arkadaşlardan şiddetli itirazlar, gürültü,
uğultu özet… olmaz öyle şey hocam…74 yılında konuştuğumuz şeylere bakar mısın?
Pedagojide miyiz… yanlış yer valla… Lütfü bey sağ eliyle sol bileğindeki saati
düzeltip. Sınıfın durulmasını bekledikten sonra.
-Peki
Alfa ışını diye bir şey duydunuz mu?
-Evet
duyduk sanki…
-Nedir o?
-Işın
dediniz ya hocam. Işın ışık gibi bir şey.
-Peki
Beta….? Peki Gama?
-Onlarda
alfa gibi ufak şeyler…ışın… parçacık, görülmez şeyler hocam.
-Arkadaşlar
görme olayı ışığın yansıması ve kırılması ile alakalı durumdur. Gözden de bu
alfa, beta, gama ışınları çıkar. Bu ışınlar bir tür radyoaktiftir. Her kişide
değil ama bazı kişilerin gözlerinden çıkan bu ışınların kesişim noktasına denk geldiğinizde
denk geleni etkileyebilir…
-Hadi hocam
ya valla dalga geçiyorsun… Gülüşmeler gürültü, uğultu.
-Devam
edelim arkadaşlar… Röntgenle ilgilenen hastane personeli kurşun yelek giyer
neden?
-Çelik
pahalı da ondan mı hocam?
-Muzipliği
bırakın da mevzuya eğilin biraz.
-Eğiliyoruz….Eğil.
- Kurşun
radyoaktif ışınları “mas eder”
- Mas
değil hocam o 2 mars bir oyun derler … gülüşmeler.
- Mas
mas, mas etmek emmek soğurmak kurşun bu ışınları emer.
- Eee iyi
emerse emsin hocam…bizimle ilgisi hocam.
-Kurşun
neyi” mas” ediyordu, kime dökülüyordu?
öbür dersimizde bu soruların cevaplarını sizden alayım. Görüşmek üzere
arkadaşlar.
-Nazar
değdiği düşünülene dökülüyordu hocam…
-Evet
arkadaşlar halk bir şekilde kurşunun ışınları emdiğini onbinlerce yıl tecrübe ederek
keşfetmiş demek ki?...
-Paradigmamız sarsıldı…Hadi ya… Gerçekten de kurşun yelek giyiyormuş röntgenciler.
-Röntgenci
değil çocuk…Röntgen birimi çalışanları. Gülüşmeler.
-Olaya
hiç bu şekilde bakmamıştık konuyu hep hurafe olarak değerlendirmiştik…Halkın
tecrübesi..Teşekkür ederiz hocam. Renkli bir dersimiz daha düşünerek ufkumuzu
geliştiren bir kazanım ile sona erdi. 1974/ Hıfzı Yetgin